31"Şehirdeki bazı kadınlar: "Azizin karısı, delikanlısının nefsinden murad almak istermiş. Sevgi, kalbinin zarına işlemiş. Görüyoruz ki o, muhakkak apaçık bir sapıklıktadır" dediler. Vakta ki (kadın), onların gizliden gizliye yaptıkları dedikoduları işitti, kendilerine davetçi yolladı. Onlar için yaslanacak bir yer, bir de sofra hazırladı. Onlardan her birine birer bıçak verdi. (Yûsuf'a), "Çık karşılarına" dedi; şimdi onlar bunu görünce, kendisini büyük gördüler. (hayranlıklarından) ellerini kestiler ve dediler ki:"Hâşa! Bu, bir beşer değildir.. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Cenâb-ı Hak niçin, buyurmamıştır? Birinci Mesele Nisve Kelimesi hakkında Biz deriz ki: Bu, şu iki sebepten dolayıdır: a) (......) kelimesi, kadınlar topluluğu için vazolunmuş müfret bir isim olup bunun müennesliği hakiki değildir. Bu sebepten dolayı, bu fiile müenneslik tâ'sı gelmemiştir. b) Vahidî şöyle demiştir. "Fiilin önce getirilmiş olması, tesniye ve cemî alametlerinin düşürülmesine kıyasta müenneslik alâmetinin düşürülmesi neticesine götürmüştür. İkinci Mesele Kelbî şöyle demiştir: "Bu kadınlar dört kişi idiler: Aziz'in sucusunun karısı; ekmekçisinin karısı; gardiyanın karısı ve çobanının karısı." Mukâtil, bunlara, bekçisinin karısını da ilâve edilmiştir. Akla en yakın olanı, bu hadisenin şehirde yayılması, her tarafta duyulması ve şehrin kadınlarının bunu konuşmuş olmasıdır. O malûm kadın olan, azizin karısı, uşağının nefsinden kâm almak istemiştir. Fetâ kelimesi genç, delikanlı anlamındadır. Fakat (......) ise genç kız demektir. Ayetteki cümlesiyle ilgili olarak iki mesele bulunmaktadır: Birinci Mesele Şeğale Fiilinin Mânası a) Bu kelime, kalbi kuşatan zar anlamına gelir. Buna, "kalbin kılıfı, zarı" da denilir. "Ciğerine isabet ettin, dokundun" manasında (......) denildiği gibi, "Kalbinin zarına dokundun" anlamında (......) de denilir. Buna göre, (......) ifâdesinin manası "sevgi, onun derisinin içine girdi, böylece de kalbine nüfuz etti" şeklinde olur. b) "Zann, kalbi sarıp bürümesi gibi, onun sevgisi de, onun kalbini sarıp bürüdü" anlamındadır. O sevginin kalbi sarmasının manası, o kadının, kendisiyle o sevginin dışında kalanlar arasına girip perde olabilecek, böylece de, başkasını düşünemeyeceği ve hatırına da ondan başkasını getiremiveceği bir biçimde, onu sevmekle meşgul olması demektir. c) Zeccâc şöyle demektedir: Şegaf, kalbin en iç noktası ve onun, gözbebeğidir. Buna göre mana, "Onun sevgisi, o kadının kalbinin ta içlerine, adeta gözbebeğine istemişti" şeklinde olur. Netice olarak diyebiliriz ki: Bütün bunlar, aşırı sevmek ve aşktan kinayedir. İkinci Mesele Bir grup sahabe ve tâbiûn bunu ayn ile (şeafeha) şeklinde okumuştur. İbnu's Sikkît şöyle demektedir: "Arapça da, sevgi yanıp tutuşma noktasına vardığı zaman yine, sürülmüş katranın acısı yanma derecesine vardığı zaman (......) denilir." Ebû Ubeyde'de, bu manayı açarak şöyle demiştir. "Ayn ile şeaf kelimesi, kalbin, hissettiği bir lezzetin yanında, sevginin kalbi yakıp tutuşturması demektir. bu tıpkı, deveye katran sürülüp, o katranın acısı işte böyle bir noktaya varıp, daha sonra ise devenin sükûnete erip rahatladığı hâlete benzer." İbnu'l-Enbarî ise şöyle demiştir: "Şeaf", "dağların zirveleri, en üst noktalan" anlamındadır. Buna göre, kişinin sevgisi, kalbin en yüce noktasına vardığında, denilir. Üçüncü Mesele Hubben kelimesi, temyiz olduğu için, mensuptur denilir Daha sonra "Görüyoruz ki, o, muhakkak apaçık bir sapıklıktadır" yani, "O kadının onu sevmesi sebebiyle, biz onu, doğru yoldan sapmış olarak görüyoruz" demektir. Bu tıpkı Yusuf'un kardeşlerinin "Babamız her halde açık bir yanlışlık içindedir. (Yusuf, 8) demeleri gibidir. Vezirin Karısının Kadınlara Ziyafet Hazırlaması Daha sonra Cenâb-ı Hak "Vakta ki (kadın), onların gizliden gizliye yaptıkları dedikoduları işitti, duydu, kendilerine davetçi yolladı. Onlar için yaslanacak bir yer, bir de sofra hazırladı" buyurmuştur. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele "Vakta ki (kadın), onların gizliden gizliye yaptıkları dedikoduları duydu" buyruğunun anlamı, "O kadın, şehirdeki kadınların sözlerini duyunca" şeklindedir.Onların sözlerine, şu sebeplerden dolayı mekr (hile, desise) ismi verilmiştir. a) O kadınlar, bu sözü, dedikoduyu Yusuf'u görmek ve onun yüzüne bakmak için söylemişlerdir. Çünkü onlar, kendileri böyle söyleyince, o kadının, özrünü anlayışla karşılayabilmeleri için, Yusuf'u kendilerine göstereceğini biliyorlardı. b) Azizin kana, o kadınlara Yûsuf'u sevdiğini bir sır olarak söylemiş ve onlardan bu sırrını saklamalarını talep etmişti. Binâenaleyh onlar, onun sırrını ifşa edince, bu adetâ bir tuzak ve desise olmuş olur. c) Onlar, o kadının gıybetini yapmışlardır. Gıybet ise, gizlice ve alçak sesle yapılır. İşte bu yönüyle bu gıybet, bir tuzağa benzemiştir. İkinci Mesele O kadın, şehirdeki kadınların, kendisini bu aşırı sevgiden dolayı kınadıklarını duyunca, mazeretini izhar etmek istedi, böylece de, bir sofra hazırlayarak, şehirdeki kadınların ileri gelenlerinden bir grubu çağırdı ve onlara oturup yaşlanacakları bir şeyler hazırladı. Müttekeen kelimesinin ne anlama geldiği hususunda da şu izahlar yapılmıştır: 1) Bu kelime, kendisine yaslanılan, dirsek, yan yastığı demektir. 2) Bu kelime, yiyecek anlamındadır. Utbî şöyle demiştir: "Bu hususta aslolan şudur: "Sen, yanında ziyafet vermek için birisini çağırdığında, ona, yiyeceğe de istiare yoluyla isim olarak verilen ve ismi "mütteke'un"olan bir yastık hazırlarsın." 3) Mütteke'en kelimesi "turunçgil" anlamındadır. Bu Vehb'in görüşüdür. Ebu Ubeyd, bunu kabul etmemiştir. Ancak ne varki bu, o kadının, şehirdeki kadınlara o mecliste çeşitli meyveler hazırlamış olduğuna hamledilmiştir. 4) "Mütteke' bıçak ile kesilmesi gereken bir yiyecektir. Çünkü yiyecek, her ne zaman böyle olursa, insan, keserken ona dayanma, bastırma ihtiyacı duyar. Sonra biz diyoruz ki: Bu söz de, o kadının şehirdeki kadınları çağırdığı, onlardan her birine hususi yerler hazırladığı ve her birine, o meyveleri yemeleri ve eti kesmeleri için birer bıçak verdiği, sonra da Yusuf'a, o kadınların huzuruna çıkıp açıklamada bulunmasını emrettiği; Yusuf'un da, kadından korktuğu için ona muhalefet edemediği neticesine varır. Cenâb-ı Hak "Şimdi onlar bunu görünce, kendisini büyük gördüler, (hayranlıklarından) ellerini kestiler" buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Ayetteki Ekbernenu Kısmı Hakkında Bu ayette geçen ekbernehu sözüyle ilgili iki açıklama yapılmıştır: a) Onlar onu, ta'zim ettiler. b) Onu görünce hayız oldular.Ezherî bu ikinci manaya göre ekbernehu fiilinin sonundaki "hâ"nın sekte için getirildiğini, Arapça'da kadın hayız olduğunda denildiğini, bunun hakikatinin de o kadının, büyümüş olması vakası olduğunu; zira, o kadın hayız olmak suretiyle çocukluk yaşından çıkarak büyüklük yaşına girmiş olduğunu söylemiştir. Bu husustaki diğer bir açıklama da şudur: Kadın korkup çığlık attığında çoğu kez çocuk düşürür ve böylece de hayız olur, kan gelir. Binâenaleyh şayet bu ayetteki ekbere fiilini, hayız olmak manasına almak doğru olursa, bunun sebebi, işte bahsettiğimiz şeydir. Cenâb-ı Hakk'ın, "ellerini kestiler" ifadesi, onların dehşete kapılarak hayrete düşmelerinden kinayedir. Bu kinayenin güzel olmasının sebebi şudur: O kadınlardan her biri dehşete kapılınca, kendi elini kestiği halde, meyveyi kesiyor zannına kapılmıştır. Yahut da şöyle denilebilir: Onlardan her biri dehşete kapılınca, bıçağın sapı ile kesen kısmını birbirinden ayırdedememiş, o bıçağın keskin tarafını avucunun almış ve böylece de onun avucunda bir yaralanma meydana gelmiştir. İkinci Mesele Alimlerin çoğu, o kadınların Hazret-i Yusuf'u, aşırı güzelliğinden ve mükemmel yakışıklılığından dolayı tazim etkileri hususunda ittifak etmişlerdir. Bu cümleden olarak Yusuf, fazilet ve güzellik bakımından diğer insanlara olan üstünlüğünün, tıpkı Dördüncü gecesinde ayın, diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibi olduğu ileri sürülmüştür. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Semaya yükseltildiğim gece, Yusuf'a tesadüf ettim. Bunun üzerine Cibril'e, "Bu kimdir?" "Bu Yusuf'dur" dedi. Bunun üzerine kendisine, "Ey Allah'ın Resulü, onu nasıl gördün?" dediğinde, Hazret-i Peygamber, "O tıpkı, ondördüncü geceki bir dolunay gibiydi" cevabını verdi. Yine, "tıpkı güneşin ışığının duvarlar üzerinde görülmesi gibi, Yusuf (aleyhisselâm), Mısır'ın sokaklarında yürüdüğünde, yüzünün parıltısının duvarlara vurduğu da" söylenilmiştir. Şu da ileri sürülmüştür: O, Allah'ın kendisini yarattığı gündeki Adem'e benziyordu. Bu görüş, üzerinde ittifak edilen görüştür. Buna göre bu hususta başka bir açıklama daha yapılabilir: O kadınlar, Yusuf'un nübüvvet nurunu, risâlet simasını ve huzû ve ihtişam izlerini görüp, onda nübûvvet azametini, krallık heybetini görüp müşahede ettikleri için onu ululamış ve tazim etmişlerdir ki, bu da yiyeceklere, kadınlara iltifat etmemek ve onlara değer vermemek demektir. Büyük bir güzelliğe, bu heybet ve mehabet de eklenince onlar, bu gördükleri durumdan hayrete kapılarak, şüphesiz onu tazim etmişlerdir. Böylece Yusuf'un azamet ve heybeti onların kalbine düşüvermiştir. Bana göre ayeti bu manaya hamletmek daha uygundur. İmdi eğer, "Durum böyle olunca, o açıklamaya göre daha nasıl o kadının, "İşte telisi hakkında ayıpladığınız, şu gördüğünüzdür" (Yusuf, 32) demiş olması uygun düşer ve bu durum, onun Yusuf'a olan aşırı sevgisi ve aşkının kuvveti hususunda kendisi için bir mazeret sayılabilir?" denilirse biz deriz ki: Yasak edilenin peşine düşüldüğü, zihinlere yerleşmiş olan husustur. Buna göre de o kadın sanki diğerlerine, "İşte bu acîb yaradılış ve pâk, tertemiz, meleklere yaraşır hareket tavrının yanında, bir de onun bu güzelliği, bu aşırı sevgiyi, onun meleklere yaraşacak olan tavrı da kendisine ulaşamama, onu elde edememe ümitsizliğini doğurmuştur. İşte bundan dolayı, sevmeye, hasrete, sıkıntıya ve uykusuzluğa düştüm" demiştir. Ayetin yorumuyla ilgili olarak yapmış olduğumuz bu izah en güzeldir. Allah en iyisini bilendir. Üçüncü Mesele Ebu Amr, şından sonra gelen elif ile (......) şeklinde okumuştur ki, bu aynı zamanda, Esmaî nın Nâfî'den yapmış olduğu bir rivayettir. Aslolan da budur; çünkü bu, uzaklaşma, bir tarafta tutma, beri kılma, kenarda tutma demek olan muhâşât kelimesindendir. Diğer kıraat imamları ise, hem hafiflik olsun, hem de Kur'ân'ın hattına muvafık olsun; bir de çokça kullanılması sebebiyle, elifi hazfederek hâşe şeklinde okumuşlardır. "Hâşâ" tenzih manasını ifâde eden bir kelimedir. Buna göre burada bu kelimenin manası, "Allah'ı, böylesi güzet bir mahlûku yaratmaya kadir olabilecek başka bir mu'ciz varlığın bulunmasından tenzih etmektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Haşa, dediler, Allah için onun üstünde bir kötülük (emaresi) görmedik" (Yusuf, 51) ifadesi de, onun böylesi iffetli bir kimseyi yaratması karşısında duyulan bir hayreti ifâde eder. Dördüncü Mesele Ayetteki "Bu bir beşer değildir Bu, çok şerefli melekten başkası olamaz ifadesine gelince, bu hususta da şu iki izah yapılmıştır: Birinci İzah: Meşhur olan bu izaha göre bundan maksat Yusuf'un son derece güzel olduğunu kabul etmektir. Ulemâ bu hususta şöyle demiştir: "Allahü teâlâ insanların aklına şeytanın en çirkin, en kötü canlı olmasıyla, meleğin de, en güzel varlık, canlı olduğu fikrini yerleştirmiştir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak cehennemi vasfederken, "Ki tomurcuklan şeytanların başları gibidir" (Saffât, 65) buyurmuştur. Bu böyledir. Zira biz, insanların kafalarına en çirkin varlık olarak şeytanın yerleşmiş olduğunu açıklamıştık. Binâenaleyh burada da, o kadınların kafalarına canlıların en güzelinin melek olduğu fikrinin yerleşmiş olduğunu görmekteyiz. Bu sebeple o kadınlar, Yusuf'un güzelliğini iyice anlatmak için, haliyle onu bir meleğe benzetmişlerdir. İkinci izah: Bana göre doğruya daha yakın olan bu görüşe göre, cumhur nezdinde yaygın olan, meleklerin, şehveti tahrik, gazabı cezbeden ve vehimler ile hayeller ortaya çıkaran sebeplerden münezzeh ve temiz oldukları, yiyeceklerinin, Allah'ı tevhîd, içeceklerinin ise Allah'ı sena olduğu hususudur. O kadınlar, Yusuf'u görünce o onlara kesinlikle iltifat etmemiş; o kadınlar ise onun üzerinde nübüvvet ve risâlet heybeti ile, temizlik ve taharet alametlerini, izlerini görünce, "Biz onda şehvet eseri, beşeriyete dair hiçbir şey ve insanla alâkalı bir sıfat görmedik" demişlerdir. Bu, beşerin mayasında bulunan bütün sıfatlardan tertemiz, insanlık sınırının dışına çıkıp son derece terakki etmiş ve böylece, melekleşmiş bir varlıktır" demişlerdir. Buna göre onlar şayet "Eğer bundan maksad sizin kastettiğiniz husus olursa, o takdirde o kadının mazur olduğu o kadınlar tarafından nasıl anlaşılabilir?" derlerse tiz deriz ki, bunun cevabı daha önce geçmişti. Allah en iyisini bilendir. Beşinci Mesele Meleklerin beşerden daha üstün olduğunu söyleyenler, bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "O kadınların bu sözü 'Yusuf'u ululama sadedinde söylemiş olduklarında şüphe yoktur. Binâenaleyh, onun durumunun yüceltilmesine ve mertebesinin yükseltilmesine bir vesile olsun onun beşeriyyet halinden çıkarılarak melekiyyet âlemine sokulması gerekir. Meleğin beşerden daha üstün olduğunun kabul edilmesi halinde, durum ancak böyle olabilir. Ayrıca biz diyoruz ki: Bundan maksat ya onun halinin, dış görünüşü demek güzellikteki mükemmelliğinin beyân edilmesidir; veyahut da, iç âlemi, sireti olan manevi güzelliğindeki halinin son derece mükemmel olduğunun beyan edilmesidir. Birincisi, şu iki sebepten dolayı batıldır: a) Onlar onu, "kerim" olmakla nitelemişlerdir. Kerim olmak ise ancak, zahirî ı ile değil, batını, manevî huylar sebebiyle olur. b) Biz, insanın yüzünün, meleklerin yüzüne kesinlikle benzemediğini bilmekteyiz. Onun şehevî ve gadabî duygulardan uzak olması, maddî lezzetlere iltifat etmemesi, Allah'a kulluk etmeye yönelmesi, kalbiyle, ruhuyla kendini buna vermesi gibi hususlara gelince: Bu insan-ı kâmil ile melekler arasında müşterek bir husustur. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: İnsanı, kendisiyle hakiki manada benzerliğin meydana geldiği bir şey hususunda meleğe benzetmek, onu kesinlikle bir benzerliğin bulunmadığı şey hususunda meleğe benzetmekten daha evlâdır. Yusuf'un, bu ayette, meleğe benzetilmesinin, zahirî şekli itibariyle değil, huyları bakımından olduğu kesinlik kazanmış olur. Durumun her ne zaman böyle olduğu sabit olursa, meleğin işte bu sayılan faziletler hususunda, hal itibariyle insandan daha üstün olması gerektiği sabit olmuş olur. Böylece de, meleğin, beşerden üstün olduğu sabit olmuş olur. Allah en iyisini bilir. Altıncı Mesele Hicazlıların lehçesine göre mâ tıpkı leyse gibi amel eder. Ayetteki (......) ifadesiyle "onlar, onların anneleri değildir" (Mücadele, 2) ayetlerinde de bu şekilde gelmiştir. Bu ifadeyi Temîm lehçesine göre okuyanlar, (......) şeklinde okumuşlardır ki, ki İbn Mesûd'un da kıraatidir. Bu kelime: (ma haza bişiren) şeklinde okumuştur ki, bu "Yusuf, bir beşerin mülkü olan bir köle değildir; bu olsa olsa, ancak kesin, şerefli bir melek olabilir" anlamındadır. Daha sonra biz diyoruz ki: Buna, "Bu satın almakla elde edilmiş, satın alınacak bir şey değildir" anlamında olmak üzere şeklinde de olabilir. Yine sen Bunu doğrudan mı elde ettin, yoksa satın almakla mı elde ettin?" dersin. Ne var ki muteber olan meşhur kıraat, hem Mushaf'ın hattına uyması, hem de "beşer" sözünün, "melek" sözünün mukabili olmasından dolayı, birincisidir. Dedikodu Eden Kadınların Mahcup Olmaları |
﴾ 31 ﴿