36"Sonra, bütün o delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu, bir zamana kadar zindana atmaları (görüşü), onlara zahir oldu. Onunla beraber zindana iki delikanlı daha girmişti. Bunlardan biri: "Ben rüyamda kendimi, şarap (için üzüm) sıkıyor gördüm" dedi. Öbürü de: "Ben de rüyamda, kendimi, başım üzerinde ekmek taşırken ve kuşlar da ondan yerken gördüm" dedi. Dedilerki: "Bize bu rüyaların tabirini haber ver. Çünkü biz seni, iyiliksever birisi olarak görüyoruz". Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Bil ki o kadının kocası tarafından, Yusuf tarafının temiz ve namuslu olduğu anlaşılınca, ona dokunmadı. Bunun üzerine o kadın, daha sonra Yusuf'u, kendi (kötü) arzusuna boyun eğmeye sevkedecek her hileye başvurdu. Ama Yusuf, ona ittifât etmedi. Kadın, Yusuf'dan ümidini kesince, bir başka yota (hileye) başvurarak kocasına şöyle dedi: "Bu ibranî köle, benim kendisinden murad almak istediğimi söyleyerek, insanlar içinde beni rezil rüsvay etti. Ben ise, mazur olduğumu kimseye anlatamıyorum. Binâenaleyh ya bana müsaade et, dışarı çıkayım ve insanlara suçsuz olduğumu anlatayım. Yahut da, beni evde tuttuğun gibi, onu da içerde tut." Tam bu esnada Aziz'in aklına en uygun olanın Hazret-i Yusuf'u hapsetmek olduğu geldi. Böylece bu işin dedikodusu insanların dilinden düşecek ve rüsvaylığın boyutları biraz küçülecekti. İşte ayetteki: "sonra bütün o dellileri görmelerinin ardından, mutlaka onu bir zamana kadar zindana atmaları (görüşü), onlara zahir oldu" buyruğu ile anlatılmak istenen budur. Çünkü "bedâ", daha evvel üzerinde olunan (karara varılan) görüşün değişmesi demektir. Burada geçen "ayetler"(deliller) den murad ise, onun gömleğinin arka tarafından yırtılmış olması, yüzünün tırmalanmış olması ve (o şâhid veya Aziz tarafından söylenen): "Şüphesiz ki bu, siz kadınların fendindendir. Çünkü sizin fendiniz müthiştir!" (Yûsuf, 28) ifâdesi ile, bu husustaki suçun o kadına verilmesidir.Biz, orada kesinlik derecesinde nice başka ayetlerin (delillerin) bulunduğunu, fakat bu insanların, kepazeliği gizlemeye aşırı gayret gösterdikleri için o delillerden bahsetmediklerini söylemiştik. İkinci Mesele Ayetteki bedâ (zahir oldu) fiil olup, faili zindana atmaları (görüşü) ifadesidir. Ayetin zahiri, fiilin, bir başka fiilin faili olmasını gerektirmektedir. Fakat nahivciler, bir fiilin, bir başka fiilin fâili olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh (mesela) dediğinde, bu söz, kesinlikle birşey ifâde etmez. İşte bu durumda nahivciler: "Bu ifadenin takdiri, "sonra onlara, onun hapsedilmesi (fikri) geldi" şeklindedir. Fakat burada fiil, bu ismin (masdarın) yerine getirilmiştir" demişlerdir. Ben derim ki: Zevk-i selim de fiilin, "muhberun-anh" (kendisinden haber verilen birşey-mübteda v.b.) olamayacağını göstermektedir. Birisinin, "Fiil haberdir" deyip de, "haber" kelimesini muhberun anh" yapması caiz değildir. Çünkü biz diyoruz ki: İsim bazan haber olur. Bu senin, demen gibidir. Burada, "Kâim" kelimesi isimdir ve haberdir. Böylece, birşeyin haber olmasının, onun "muhberun anh" olmasına ters düşmeyeceğini anlıyoruz. Hatta biz diyoruz ki: Bu konuda bazı şüpheler vardır: a) Biz, "darebe fiildir" dediğimizde, burada muhberun anh (mübteda olan ve fiil olduğu haber verilen, (darebe)dir. O halde fiil de muhberun anh olabilir. Buna göre şayet, onlar, "Muhberun anh olan, "Bu sîga" sözüdür. Bu söz ise, bir isimdir" derlerse, biz de deriz ki: "Böyle olması halinde, kendisinin fiil olduğu haber verilen şeyin, o fiil değil isim olması gerekir ki, bu da yalan ve yanlış olur. Aksine biz diyoruz ki: Kendisinin fiil olduğu haber verilen şey, eğer fiil olursa, fiilden haber vermenin (yani onun muhberun anh-mübteda olmasının) doğru olduğu sabit olur. Yok eğer o, isim olursa, bunun manası, "Biz, isimden, onun fiil olduğunu söyleyerek haber verdik" şeklinde olur. Bunun yanlış olduğu ise malumdur. Bu konuda, aklî ilimlere dair (mâ'kûlât) kitaplarında bahsettiğimiz, derin bahisler vardır. Üçüncü Mesele Dil alimleri şunu demişlerdir: "Hîn" muayyen olmayan bir zaman parçasıdır. Hem kısa, hem de uzun olan zaman parçasına denir. İbn Abbas şunu söylemiştir: "Buradaki müddet "dedikoduların veya şehirde yayılan kötü halin kesileceği müddet" manasınadır." Buradaki "hîn" kelimesinin 'beş yıl veya yedi yıl" olduğu da söylenilmiştir. Mukatil İbn Süleyman ise: "Yusuf (aleyhisselâm), oniki sene hapsolundu" demiştir. Doğru olan ise, bu miktarların malûm olmayışıdır. Bilinen miktar ise, onun, Cenâb-ı Hakk'ın "nice zaman sonra hatırladı" (Yusuf, 45) buyruğundan dolayı, uzun bir süre mahpus kaldığıdır. Onunla Beraber Hapsedilen İki Genç Cenâb-ı Hakk'ın, "Onunla berebar zindana iki delikanlı daha girdi" beyanına gelince burada mahzuf bir ifade bulunmaktadır. Bunun takdiri, "Onu hapsetmeyi istediklerinde, hapsettiler" şeklindedir. Bu kısım ifadesinin ona delalet etmesi sebebiyle hazfedilmiştir. Denildiğine göre bunlar, Mısır'daki en büyük kralın iki uşağı idiler. Birisi yiyeceğiyle ilgileniyor, diğeri de onun içeceğini getiriyordu. Krala, yemeğini hazırlayanın kendisini zehirlemek istediği bildirilince, kral, ötekinin de ona yardım ettiğini sandı ve her ikisinin de hapsolunmalarını emretti. Rüya İle İlgili Bazı Sorular Ayette geriye birkaç soru kalmıştır: Birinci Soru: Bu delikanlılar Hazret-i Yusuf'un rüya tabirinden anladığını nasıl bildiler? Cevap: Muhtemelen Yûsuf (aleyhisselâm) onlara niçin hüzünlenip gamlandıklarını sormuş, onlar da: "Biz uykumuzda şu rüyayı gördük" demiş olabilirler. Yine muhtemeldir ki onlar Yusuf (aleyhisselâm)'u rüya tabir etmenin de içinde bulunduğu pekçok meseleye dair bilgi ve marifetini izhar ederken görmüş, o zaman da bunu ona anlatmış olabilirler. İkinci Soru: Onların kralın hizmetçileri olduğu nasıl anlaşılır? Cevap: Onun, "Biriniz efendisine şarap içirecek" (Yusuf, 4) yani, (mevlâsına, efendisine, kralına) ve "Efendine benden bahset" (yusuf, 42) sözleri vasıtasıyla. Üçüncü Soru: Onlardan birinin ahçı, diğerinin de o kralın sucusu olduğu nasıl anlaşılmıştır? Cevap: Herbirinin gördüğü rüya, mesleğine uygun düşmektedir. Çünkü onlardan birisi, kendisini şarap sıkıyorken görmüş, diğeri de kendisini sanki, başının üzerinde ekmek taşırken... Dördüncü Soru: Uykudaki rüya nasıl vakî olmuştur? Cevap: Bu hususta iki görüş bulunmaktadır: Birinci Görüş: Yusuf (aleyhisselâm) zindana girince, oradakilere, "Ben rüya tabir etmesini bilirim" dedi. Bunun üzerine bu iki delikanlıdan birisi, "Şu İbranî asıllı delikanlıyı, uyduracağımız bir rüya ile bir sınayalım" dedi. Böylece onlar, hiçbir şey görmemiş oldukları halde ona rüya tabiri sordular. İbn Mesûd da şunu demiştir: "Onlar aslında hiçbir şeyi görmemişlerdi; onun bilgisini sınamak için, rüya görmüş gibi davrandılar." İkinci Görüş: Mücahid şunu demiştir: "Zindana girdikleri zaman onlar, bir rüya görmüş idiler. Bunun üzerine Yusuf'a geldiler ve bu rüyanın anlamını ona sordular. Saki dedi ki: "Ey bilgili kişi, rüyamda kendimi bir bahçede gördüm. Derken çok güzel bir asma üzerinde, üç üzüm salkımı bulunan üç dal. Onları kopardım. Sanki, kralın kadehi önümdeydi de bu üzümleri onun içine sıkarak, bunu krala sundum. O da bunu içti." Bu, ayetteki "Şarap (için üzüm) sıkıyorum" ifadesinin delâletidir. Aşçı ise şöyle dedi: "Ben de kendimi şöyle gördüm: Sanki başımın üzerinde üç tane sepet var. İçlerinde de ekmek ve çeşitli yiyecekler. Birden yırtıcı kuşlar, onları ısırıp koparmaya başlıyor!" Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Öbürü de, "Ben de, rüyamda kendimi, başım üzerinde ekmek taşırken ve kuşlar da ondan yerken gördüm " dedi" ayetinin ifade ettiği husustur. Beşinci Soru: Yusuf (aleyhisselâm), nasıl "Şarap (için üzüm) sıkıyorum" sözünden ııuradın, uykuda görülen rüya olduğunu nasıl anlamıştır? Buna birkaç bakımdan cevap verilebilir: 1) Şayet o uykusunu kastetmemiş olsaydı "kendimi.... gördüm" ifadesi zikredilmeyip "sıkıyorum" kelimesiyle yetinilirdi. 2) "Bize bu rüyaların tabirini haber ver" ifadesi de buna delâlet eder. Altıncı Soru: "Şarabın sıkılması" ifadesi nasıl anlaşılmalı? Cevap: Bu hususta üç görüş bulunmaktadır: 1) Mananın şeklinde olmasıdır. Yani, "Şırası içki olan üzümü sıkıyorum" şeklindedir. Böylece muzaf olan ıneb kelimesi hazfedilmiştir. 2) Araplar, manası açık olup, bir kapalılık bulunmadığında, bir şeyi o şeyin nihaî durumu ve hali ile isimlendiriyorlar. Meselâ, mayi ve sıvı olduğu halde (hurmanın kendisini kastederek), "Falanca, hurma şırası pişiriyor, kaynatıyor" diyorlardı. (Burada da böyledir) 3) Ebu Sâlih şunu söylemiştir: "Umanlılar, "üzüm"e hamr "İçki" adını veriyorlardı. İşte bu lafız, Mekkelilere de geçmiş; böylece onlar da bu kelimeyi bu manada kullanmışlardır." Dahhâk da: "Kur'ân, bütün Arapların lehçeleri üzere nazil olmuştur" demiştir. Yedinci Soru: (......) ifadesindeki (......) kelimesinin anlamı nedir? Cevap: Bir şeyin tevili "o şeyin neticede varıp döneceği yerdir." Bu da, o şeyin neticesinin kendisine vardığı durumdur, şeydir. Sekizinci Soru: Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü biz seni, muhsinlerden (birisi olarak) görüyoruz" ifadesinden ne murad edilmektedir? Buna birkaç yönden cevap verilebilir: 1) Bunun manası, "Şüphesiz biz senin ihsan ve ikramda bulunmayı tercih ettiğini, mekârim-i ahlâk ile güzel fiiller yaptığını görmekteyiz" şeklindedir. 2) Yûsuf (aleyhisselâm), oruç ve namaz gibi tâatlere son derece müdavim idi. Bunun üzerine onlar, "Sen dînî hususlarda muhsin olan, çok muti olan kimselerdensin. Böyle olana ise, hem rüya tabiri hem de diğer meselelerde söyledikleri şeyler hususunda itimat edilir ve güvenilir" demişlerdir. 3) Bundan maksat, "Çünkü biz seni tabir ilmi hususunda muhsin olan, bunu beceren kimselerden birisi olarak görmekteyiz" denilmek istenmesidir. Çünkü o "Sen bana (....) sözlerin tevilini öğrettin" (yûsuf, 101) buyruğunda olduğu üzere, rüyayı tabir ettiği zaman yanılmamıştır. Dokuzuncu Soru; Rüya tabirinin aslı esası nedir? Cevap: Kur'ân ve aklî deliller bunun doğru olduğuna delâlet etmektedirler. Kur'ân'dan delile gelince, bu, bu ayettir. Akli delillere gelince, bu da şudur: Şu kesindir ki, Allahü teâlâ nefs-i natıkanın cevherini (rûh), felekler âlemine çıkıp Levh-i Mahfuzu müşahede ve mütâlâa edecek bir biçimde yaratmıştır. Onu bundan alıkoyan ise, bu nefs-i natıkanın bedenin idaresiyle meşgul olmasıdır. Uyku zamanında ise, bu meşguliyet azalır, nefs-i natıka, bu müşahede ve mütâlâayı yapmaya daha muktedir hale gelir. İşte ruh, herhangi bir halde bulunduğunda, bu ruhî idrak ve algısından dolayı hayâl alemine uygun düşen özel izler bırakır. İşte rüya yorumcusu, bu hayâl alemine ait izler yardımıyla, o aklî idrak ve algılara dair istidlalde bulunmaktadır. Bu, söylediğimiz, özet, derli toplu bir açıklamadır. Bunun tafsilatı ise, aklî meselelerle alâkalı kitaplarda zikredilmiştir. Din de bunu tekîd etmektedir. Hazret-i Peygamber'den rivayet edildiğine göre, O şöyle buyurmuştur: "Rüya üç çeşittir.- İnsanın, kendisine telkini ile gördüğü rüya; şeytandan olan rüya ve sâdık hak olan rüya" Bu aklî tümlerce de sahîh kabul edilen bir taksimattır. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Salih bir kimsenin görmüş olduğu rüya, peygamberliğin kırkaltıda biridir! |
﴾ 36 ﴿