38

"Dedi ki: "Size, rızıklanacağınız bir taam gelecek oldu mu, ben muhakkak onun ne olduğunu size, daha gelmezden evvel haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben, Allah'a inanmayan bir kavmin dinini onlar âhireti inkâr edenlerin ta kendileridir- terkettim. Atalarım ibrahim'in, ishakın ve Yakûb'un dinine uydum. Allah'a herhangi bir şeyi ortak tutmamız bizim için doğru olmaz. Bu Allah'ın bize ve insanlara lütf-u inâyetindendir. Fakat insanların çoğu şükretmezler".

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Şunu bil ki, bu ayette zikredilen husus, onların sordukları şey hakkında bir cevap değildir. Binâenaleyh burada, cevabın zikredilmeyip de bu söze geçilmesinin sebebini beyân etmek gerekmektedir. Alimler bu hususta birçok açıklamada bulunmuşlardır:

1) Soru soranların birisine verilecek cevap onun asılacağı şeklinde olunca; hiç şüphesiz bu sözü duyduğunda onun hüznü çoğalıp bu söze karşı olan nefreti de atacağı için Yûsuf (aleyhisselâm) burada yapılması uygun olan şeyin, bundan önce, ilmi ve sözü sayesinde kendisiyle müessir ve etkili olacağı bir şeyler söylemesi olduğuna karar verir. Esas söyleyeceğini de bundan sonra beyan edip söyleyince, onun cevabı bir itham ve düşmanlık sebebi olmaktan çıkar.

2) Belki de Hazret-i Yûsuf ilimdeki seviyesinin, onların kendisi hakkında aûşündüklerinden daha üstün ve daha ileri olduğunu beyân etmek istemiştir. Bu böyledir, zira onlar Hazret-i Yûsuf'tan rüyayı tabir etmesini istemişlerdir. Bu, tabir ilmininse, zan ve tahmine dayandığında şüphe yoktur. Böylece onlara, her insanın bundan aciz olmasıyla birlikte, kendisinin gayb hakkında kesin bir biçimde haber vermesinin mümkün olamayacağını beyan etmiştir. Durum böyle olunca, rüya tabiri minde bütün insanlardan üstün olanın böyle olması daha evlâ olur. Binâenaleyh bu mukaddimenin zikrediliş gaye ve maksadı, kendisinin rüya tabirinde üstün bir seviyede bulunduğunu ve bu hususta, başkalarının söyleyemeyeceği şeyleri söyleyebileceğini iyice anlatmak olmuş olur.

3) Süddî şöyle demiştir: "Size, rızıklanacağınız bir taam gelecek oldu mu" ifadesine, "uykuda" kaydını ilave etmiştir. Böylece o, bununla Hazret-i Yûsuf'un, rüya tevili hususundaki ilminin herhangi muayyen bir şeye mahsus olmadığını beyan etmek istemiştir. İşte bundan dolayı da, "onun ne olduğunu size haber veririm" demiştir.

4) Belki de Yûsuf (aleyhisselâm), o ikisinin kendisi hakkında hüsn-i zan sahibi olduklarını ve sözünü kabul edeceklerini bildiği için, onlara kendisinin Allah katından gönderilmiş bir peygamber olduğuna delâlet edecek olan şeyleri zikretmiştir. Zira, din işlerini ıslâh edip düzeltmekle meşgul olmak, dünya işleriyle meşgul olmaktan daha üstündür.

5) Belki de Yûsuf (aleyhisselâm), o adamın asılacağım bildiği için, küfür üzere ölmemesi ve böylece de şiddetli bir azaba müstehak olmaması için İslâm'a girmesi hususunda çaba sarfetmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, 'Ta ki helak olan kişi apaçık bir delilden sonra helak olsun, diri kalan kişi de, yine apaçık delili görerek helak olsun " (Enfâl, 42) buyurmuştur.

6) O'nun, "Size, rızıklanacağmız bir taam gelecek oldu mu, ben muhakkak onun ne olduğunu size (...) haber veririm" ifâdesi, uyanıklık haline hamledilmiştir. Buna göre manâ, "size taam olarak bir rızık geldiğinde, ben o taamın ne olduğunu, rengini, miktarını ve neticesinin ne olacağını, yani insan onu yediğinde, onun sana sıhhat mi kazandıracağını yoksa hastalığına mı sebeb olacağını söyleyebilirim" şeklinde olur. Bu hususta bir başka izah da şudur: Denildiğine göre kral, birisini öldürmek istediğinde onun için bir yiyecek hazırlatır ve onu ona göndehrmiş. İşte bundan dolayı Yûsuf (aleyhisselâm): "Size bir yiyecek geldiğinde ben size, onda bir zehir bulunup bulunmadığını bildiririm" demek istemiştir. İşte Cenâb-ı Hakk'ın, "Size, rızıklanacağınız bir taam gelecek oldu mu, ben muhakkak onun ne olduğunu size (...) haber veririm" ifadesiyle kastedilen de budur. Bu Hazret-i İsa'nın tıpkı "Evlerinizde ne yiyor, ne biriktiriyorsanız size haber veririm"(Al-i İmran, 49) sözü gibi olduğu halde, bunun neticesi, Hazret-i Yûsuf'un, gaybı bildiğini söylemiş olduğu neticesine varmaktadır. O halde, yapılan ilk üç izah, onun rüya tabiri ilminde üstün olduğunu; son üç izah da, kendisinin Allah katından gönderilmiş sadık bir peygamber olduğunu ortaya koymak içindir.

Hazret-i Yûsuf'un Mucizelerinden

Buna göre eğer, "Daha önce nübüvvet iddiasına dair birşey geçmediği halde ayeti mu'cize iddiasında bulunmaya hamletmek nasıl caiz olabilir?" denilirse, biz deriz ki:

Bunu her ne kadar zikretmemiş ise de, bu, onun daha önce bunu mutlaka bildirmiş olduğu kesindir. Bir de yine, "Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir" ayeti ile "Atalarımın dinine tâbi oldum" ifâdesinde de buna delâlet eden hususlar vardır.

Daha sonra, "Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir" buyurmuştur. Yani, "Ben kehânette bulunmak ve yıldızlara bakmak suretiyle Konuşmuyorum. Ben size bunları, Allah'dan gelen vahiy ve O'nun öğretmesiyle hasıl olan ilim sayesinde haber verdim" demektir.

Sonra "Çünkü ben, Allah'a inanmayan bir kavmin dinini -ki onlar ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir- terkettim" buyurmuş olup bunla ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Hazret-i Yûsuf Küçüklüğünde Kavminin Dinine Mensup Oldu mu?

Bir kimse şöyle diyebilir: Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü ben, Allah'a inanmayan bir kavmin dinini terkettim" buyruğu Yûsuf'un (daha önce) bu dine mensup olduğu zannını vermektedir. Deriz ki: Buna birkaç yönden cevap verebiliriz:

1)Terketmek, bir şeye ilişmemekten ibarettir. Binâenaleyh, daha önce o işin içinde bulunmak, terketmenin şartı değildir.

2) En sahih olan bu görüşe göre, şöyle denilebilir: Yûsuf (aleyhisselâm), onların yanlış asıları ve fasit inançlarınca, onların kölesiydi, uşağıydı. Muhtemeldir ki, o belki de, tamdan önce, takiyye yaparak, onlardan korktuğu için tevhid akidesini ve imanını izhar edemiyordu. Sonraysa bunu, işte bu vakitte izhar etti, açığa vurdu. Bu da, görünürde, bu kâfirlerin dinini terketmek gibi olmuş oldu.

İkinci Mesele

(......) cümlesinde hüm zamirinin iki defa gelmiş olması, o kavmin, kendisini küfre tahsis etmiş olduğunu beyan etmek içindir. Belki de onlar ahireti inkâr etmeleri, başlangıcı (yaratılmayı, mebde'i) inkâr etmelerinden daha şiddetli idi. İşte, ahireti inkârlarındaki bu aşırılıklarından dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak bu lafzı te'kid için tekrarlamıştır.Bil ki, "Çünkü ben, Allah'a inanmayan bir kavmin dinini terkettim" buyruğunda mebde' " ilmine; "-ki onlar ahireti inkar edenin ta kendileridir-" buyruğunda da "me'âd" ilmine bir işaret bulunmaktadır. Kur'ân-ı Mecîd'i kim iyice düşünür ve peygamberlerin (aleyhisselâm) nasıl davetle bulunduklarını tefekkür ederse, peygamberler gönderip kitaplar indirmeden gaye ve maksadın, insanları tevhidi, mebde'i ve meâdı kabul etmeye yöneltmek olduğunu, bunun ötesindeki şeylerin abes ve anlamsız olduğunu anlar.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Atalarım ibrahim'in, îshâk'ın ve Ya'kûb'un dinine uydum" buyurmuştur:

Bu ifâdeyle ilgili birkaç soru bulunmaktadır:

Birinci Soru: Bu sözü zikretmenin faydası nedir?

Cevap: Yûsuf (aleyhisselâm) nübüvvet iddiasında bulunup, gaybı bilmek olan bir mucizeyle meydan okuyunca, buna, kendisinin nübüvvet evinin halkından olduğunu, babasının, dedesinin ve dedesinin babasının da Allah'ın nebileri ve resulleri olduğunu bitiştirmiştir. Çünkü insan, babasının ve atasının sanatı hususunda bir iddiada bulunursa, onun da o sanat erbabı olması tuhaf görülmez. Yine, İbrahim (aleyhisselâm)'in, İshâk ve Yakûb'un mertebe ve dereceleri, dünyada herkesçe malum ve meşhur olduğundan, Yûsuf'un da, onların çocukları olduğu anlaşılınca, onu tazim eder ve ona saygı dolu bakışlarla bakarlar, böylece ona olan bağlılıktan tam, kalblerinin onun sözünden etkilenmesi de mükemmel olur.

İkinci Soru: Yûsuf (aleyhisselâm) peygamber olunca, onun daha, "Atalarımın dinine tabi oldum" demesi nasıl caiz olabilir? Zira, onun, kendisine tahsis edilmiş bir şeriatının bulunması gerekir.

Deriz ki: Belki de onun bundan muradı, hiç değişmeyen tevhîd (hususunda) idi. Belki de o, Allah katından gönderilmiş bir peygamber (resul) idi, ancak ne var ki, İbrahim (aleyhisselâm)'in şeriatı üzere bulunuyordu.

Üçüncü Soru: Bütün mükelleflerin durumu böyle olduğu halde Yûsuf (aleyhisselâm) niçin, "Allah'a herhangi bir şeyi ortak tutmamız bizim için doğru olmaz" demiştir?

Cevap: Onun, "(...) bizim için doğru olmaz" ifadesinden murad, onun bunu onlara haram kılmış olduğu değildir. Aksine bundan maksat Cenâb-ı Hakk'ın, onun atalarını şirkten temiz tutmuş olduğunu beyân etmektir. Bunun bir benzeri de, "Allah'ın evlâd edinmesi (hiçbir zaman) olacak şey değildir?"(Meryem, 35) ayetidir.

Dördüncü Soru: Min şey "Herhangi birşeyi" kelimesindeki mâna nedir?

Cevap: Şirkin çeşitleri pek çoktur. Müşriklerden bir kısmı putlara, bir kısmı ateşe, bir kısmı yıldızlara, bir kısmı da akla, nefse ve tabiata tapmaktadır. Bu sebeble onun, "Allah'a herhangi bir şeyi ortak tutmamız bizim için doğru olmaz" buyruğu, bütün bu gruplara ve fırkalara bir reddiye olurken, aynı zamanda da hak olan dine bir irsâddır. Bu da, Allah'dan başka bir mûcid (var edici), yaratıcı ve rızık verici bulunmadığıdır.

Daha sonra "Bu, Allah'ın bize ve insanlara lütf-u inayetindendir" buyurulmuştur.

Bu ifadeyle ilgili bir mesele bulunmaktadır. Bu da şudur: O daha önce, "Allah'a her hangi bir şeyi ortak tutmamız bizim için doğru olmaz" demiş, daha sonra ise, "Bu Allah'ın (...) lütf-u inayetindendir" buyurmuştur. Buradaki zalike kelimesi daha önce geçmiş olan şirk koşmamaya işarettir. Bu da delâlet eder ki, şirk koşmama ve imana nail olma, Allah'dandır. Sonra O, durumun, bizzat kendisi hakkında böyle olduğu gibi, insanlar hakkında da böyle olduğunu beyan etmiş, daha sonra da insanların ekserisinin şükretmediklerini açıklamıştır. Bu ifadeden muradın, onların, iman nimetinden dolayı Allah'a şükretmeleri olması gerekir.

Anlatıldığına göre, ehl-i sünnete mensup birisi, Bişr İbnu'l-Mu'temir'in yanına girer ve: "İmanından dolayı Allah'a şükrediyor musun, etmiyor musun? Eğer, "Hayır" dersen, icmâya muhalefet etmiş olursun; yok, O'na şükrettiğini söylersen, O'nun fiili olmayan şeyden dolayı O'na nasıl şükredebilirsin?" der. Bunun üzerine ona Bişr şöyle cevap verir: "Biz O'na, O bize kudret, akıl ve aletler (uzuvlar) verdiği için şükrediyoruz. Binâenaleyh bizim, kudret ve (onu kullanacak) aletleri verdiği için, Allah'a şükretmemiz gerekir. İman onun fiili olmadığı halde, imandan ötürü ona şükretmemize gelince, bu batıldır." Derken, Bişr ne söyleyeceğini bilemez. Derken yanlarına Sümâme İbn el-Eşres girer ve: "Biz imandan dolayı Allah'a şükretmeyiz. Aksine, "... işte onların çalışmaları meşkûr olur" (İsra, 19) ayetinde buyurduğu gibi, bundan dolayı O bize teşekkür eder" der. Bunun üzerine Bişr, "söz zor olunca, kolaylaşır" der.

Bil ki Sümâme'nin onu ilzam ettiği şey, bu ayetin nassı ile batıldır. Çünkü şirk koşmamanın Allah'ın lütf u keremi olduğunu beyân etmiş; sonra, O, insanların çoğunun bu nimete şükretmediklerini açıklamış ve bunu zemm üslubuyla zikretmiştir. Binâenaleyh bu, her mü'minin iman nimetinden dolayı Allahü teâlâ'ya şükretmesi gerektiğine delâlet eder. İşte o zaman hüccet kuvvetlenir, delâlet kemâle erer. Kadî şöyle der: "Biz onun zalike kelimesini tevhide tutunmaya bir işaret kabul edersek, o zaman bu, Allah'ın fazlından olmuş olur; çünkü iman, Allah'ın lütufları ve kolaylaştırmasıyla meydana gelmiştir. Bunun nübüvvete işaret olması da muhtemeldir."

Cevap: Bu, daha önce geçmiş olan bir şeye işarettir. O da, şirk koşmayı. Binâenaleyh buna göre, şirk koşmayı terketmenin, Allah'ın lütfundan gerekir. Kâdî'nin bunu, Allah'ın lütuflarına ve kolaylaştırması manasına zahirî ifâdeyi terketmek olur. Bunu nübüvvet anlamına almak ise, uzak ihtimaldır. Çünkü işarete delâlet eden lâfzın, daha önce zikredilmiş olanların, o en yakın olanlara hamledilmesi gerekir ki bu da, şirk koşmamadır.

Hazret-i Yusuf'un Hapishane Arkadaşlarına Tebliği

38 ﴿