13

"Andolsun, senden önceki ümmetler içinde de, (peygamberler) gönderdik. Onlara ne zaman bir peygamber gelse, mutlaka onunla istihza ederlerdi. Biz böylece onu, günahkârların kalblerine sokarız. Onlar iman etmezler. Nitekim bu ilahî kanun, daha önceki inkarcılar hakkında da böylece cari olmuştur".

Bil ki o müşrikler edebsizlik edip, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e akılsızca hitab ederek: "sen, hiç şüphesiz mecnunsun" dediklerinde, Cenâb-ı Allah, câhillerin, bütün peygamberlere tutumlarının böyle olduğunu zikretmiş ve adetâ Hazret-i Peygamber'e: "Senin için kavimlerinin akılsız ve câhillerine karşı gösterdikleri sabır hususunda, o peygamberlerden alacağın örnekler vardır" demiştir ki, işte ayetin, geçen ayetlerle ilgi ve münasebeti budur. Bu ayet ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayette bir hazif vardır ve takdiri şöyledir: "Biz senden önce nice peygamberler gönderdik." Bu "Peygamberler" tabirine irsal (gönderme) fiili delalet ettiği için, hazfedilmiş (zikredilmemiştir).

Cenâb-ı Hak, buyurmuştur ki bu, "önceki ümmetler ve onların peşisıra gelen nesiller içinde" demektir. Ferrâ şöyle der: (......) kelimesi, taraftarlar demek olup, müfredi, şî'a lafzıdır. "Adamın taraftarları" manasında, "şî'atür'r-racül" denilir. Şî'a, "ümmet" manasına da gelir. Ümmete, birbirlerine tâbi olup, birbirlerine benzedikleri için, bu ad verilmiştir." Bu kelime ile ilgili gerekli açıklamayı (En'am.65) ayetinin tefsirinde yaptık. Ferrâ sözüne devamla şöyle der. "Bu tabir, tıpkı hakka'l-yakin ve "cânibi'l-garbi" ve "dinü'l-kayyime" ifâdelerinde olduğu gibi, sıfatın mevsûfuna izafeti kabilindendir."

Resullerle Alay Etmelerinin Sebepleri

Cenâb-ı Allah "Onlara ne zaman bir peygamber gelse, mutlaka onunla istihza ederlerdi" buyurmuştur. Bu, "Tıpkı bunların sana yaptığı gibi, böyle câhillerin her peygamber ve nebiye karşı tutumları, onlarla istihza ve alay etmektir" manasınadır. Allahü teâlâ bu sözü, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i teselli etmek için getirmiştir.

Bil ki o câhilleri böyle çirkin şeylere sevkeden sebebler şunlar olabilir:

1) Onlar taat ve ibadet olan şeyleri üstlenip, leziz ve hoş buldukları şeylerden de geri durmayı ağır buluyorlardı.

2) Peygamber onları, alışmış oldukları o çirkin yollarından ve yanlış inançlarından vazgeçmeye çağırıyordu. Böyle bir şey, karakterlere zor gelen bir şeydir.

3) Peygamber, tâbi olunan ve hizmet edilmesi gereken, kavimlerinin kendilerine itaat etmeleri, boyun eğmeleri gereken kimsedir. Bu itaat ve boyun eğme de, son derece güç bir şeydir.

4) Peygamber bazan fakir olur, yardımcısı ve taraftan olmayan kimselerden olur, malı makamı bulunmaz. Binâenaleyh her türiü nimet içerisinde olan, kavminin reisi (ileri gelenleri) durumunda bulunan kimselere, böyle bir İnsana boyun eğip, hizmet etmek ağır gelir.

5) Allahü teâlâ'nın, o kâfirlerden yardımını kesip, küfür ve cehalet sebebi olan şeyleri onların kalblerine atması.. Asıl sebeb aslında budur. İşte bütün bu ve benzeri sebeblerden dolayı, câhil ve sapık kimseler, o yüce peygamberlere karşı böyle çirkin ve kötü fiillere düşmüşlerdir.

Kâfirlerin Kalblerinde İnkârın Yaratılması

Cenâb-ı 'Hak "Biz böylece, onu, günahkârların kalblerine sokarız buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

"Silk", ipliğin, iğnenin deliğine; mızrağın, mızraklananın karnına girmesi gibi bir şeyin bir şeye girmesi demektir. (Müddessir, 42) ayetinde "sizi, cehenneme sokan, girdiren nedir?" manasınadır" denilmiştir. Hem Ebu Ubeyde, hem de Ebu Ubeyd, seleke ve esleke fiillerinin aynı manaya olduğunu söylemişlerdir.

İkinci Mesele

Alimlerimiz, bu ayeti Allahü teâlâ'nın, kâfirlerin kalbinde bâtılı yaratan olduğuna delil getirerek şöyle demişlerdir: "Biz böylece kalblerine sokarız" ayeti, "Biz bâtılı ve dalâleti, mücrimlerin kalblerine işte böyle sokarız" manasınadır. Mutezile de şöyle demektedir: "Bu cümleden önce, dalâlet ve bâtıldan bahsedilmemiştir. Binâenaleyh "onu" zamirini, küfür ve dalâlete râci kılmak mümkün değildir. Allahü teâlâ'nın, bir önceki ifâdedeki, 'istihza ederlerdi" sözü, "istihza" işine delâlet eder. Dolayısı ile bu zamir, ona râcidir. Peygamberlerle istihza küfür ve dalâlettir. Binâenaleyh bizim, "Biz böylece onu, günahkârların kalblerine sokarız" ayeti ile, "Biz böylece, küfrü, dalâleti ve peygamberlerle istihza fikrini, mücrimlerin kalblerine sokarız" manasının kastedildiği sabit olur" denilemez. Çünkü biz (Mutezile) diyoruz ki: Eğer ayetteki "onu" zamiri, istihza işine râci olacak olsa, o zaman, "Onlar buna iman etmez" ifâdesindeki "buna" zamiri de, "istihza"ya râcidir. Çünkü bunlar ard arda ve peşpeşe gelen iki zamirdir. Dolayısı ile aynı şeye râci olmaları gerekir. Bu izaha göre, onların bu istihza işine iman etmemelerini gerektirir ki bu bir tenakuzdur. Çünkü kâfirin, küfrüne imân etmesi gerekir. Böyle olmayan ise, küfrün bâtıl olduğunu bilen bir müslüman olur ve o küfrü tasdik etmez. Hem sonra eğer kâfirlerin kalbine küfrü sokan ve orada onu yaratan Allahü teâlâ olmuş olsaydı, mazeret ileri sürmesi kâfirler kadar mümkün olan kimse bulunmazdı ve bu durumda da Allah'ın, onları dünyada zemmetmesi, âhirette de bundan ötürü cezalandırması imkansız olurdu. Böylece ayetin, bu manaya alınmasının mümkün olmadığı sabit olmuş olur. Binâenaleyh biz diyoruz ki, en doğru tevil ifâdesindeki hüve zamirinin, "Kur'an" olan "zikr"e râci olmasıdır. Çünkü, Allahü teâlâ, bu ayetten önce, "Kuran) biz indirdik, biz"(Hicr. 9); bundan sonra da, "Biz böylece onu... sokarız" buyurmuştur. Yani, "işte böylece biz, o Kur'an'ı mücrimlerin kalbine sokarız" demektir ki, bu da, "Allahü teâlâ'nın bu Kur'an'ı onlara duyurması, onların kalblerinde Kur'an'ın ezberlenmesi ve manalarını bilip anlamayı yaratması" anlamındadır. Cenab-ı Hak bu hallere rağmen, onların câhil olmaları ve ısrarları sebebiyle, o Kur'an'a,o zikr'e inâdları ve cehaletleri yüzünden inanmadıklarını beyân buyurmuştur ki, işte onların alabildiğince zemmedilmelerini gerektiren bu olmuştur. Bu tevilin doğruluğuna, şu iki husus da delâlet eder:

1) "Ona iman etmezler" ifâdesindeki "ona" zamiri ittifakla Kur'an'a râcidir. Binâenaleyh, "onu sokarız" ifâdesindeki "onu" zamirinin de Kur'an'a raci olması gerekir. Çünkü bunlar, birbirini izleyen iki zamirdir. Binâenaleyh, aynı şeye raci olmaları gerekir.

2) Ayetteki kezalike tabirinin manası, "Biz şunu şunu yaptığımız gibi, bu sokma işini de yapıyoruz" demektir. Böylece bu, o sokma işini, Allahü teâlâ'nın bu ayetten önce kendisine ait olup da bahsetmiş olduğu işlerinden bir başka ise teşbih etmek olur. Halbuki, bu ayetten önce Allah'ın işi olarak, sadece, "Kur'an'ı biz indirdik, biz" ayetinin anlattığı husus geçmiştir. Binâenaleyh, bunun da ona atfedilmesi ve ona benzetilmesi gerekir. Durum böyle olunca da, "onu sokarız" ifâdesindeki "onu" zamirinin "zikr"e, Kur'an'a râci olması gerekir." İşte.Mutezile'ningörüşünün izahının tamamı bundan ibarettir.

Zamirin, Kur'an'a Ait Olduğunu İddia Eden Mutezileye Red

Cevap: "Onu sokarız" ifâdesindeki zamirin, "zikr"e, Kur'ân'arâci olması caiz değildir. Bunun böyle olduğuna, şu vecihler delâiet eder:

Birinci Vecih: Bu fiil nûn harfiyle şeklinde ifâde edilmiştir. Bunun bu şekilde ifâde edilmesinin maksadı, nihayetsiz celâl ve azameti izhâr edip ortaya koymaktır. Bu gibi tazimlerin zikredilmesi ise ancak Allah'ın, o fiiline karşı koyacak kimsenin mağlub ve makhur, zelil olacağı bir biçimde, kendisi için tam bir kudret ve tesirin zuhur edeceği bir iş yaptığı zaman güzel olur. Ama, o bir iş yapıp da, yaptığı o işin kesinlikle bir tesiri ortaya çıkmazsa, o zaman ona karşı koyan ve o fiili yapmasına engel olmaya çalışan taraf, galib ve üstün gelmiş olur. Çünkü sonsuz azamet ve celâli ortaya koyan lafzın zikredilmesi, böylesi durumlarda çirkin olur. Burada da durum böyledir. Çünkü Allahü teâlâ,. kendisine iman etsin diye, "Kur'an'ı dinlemeyi, onu ezberlemeyi ve onun manasını bilmeyi o kâfirin kalbine sokmuş, sonra da o kâfir buna iltifat etmeyip iman etmemiştir. Böylece Allahü teâlâ'nın fiili, adeta zayi olmuş ve heder edilmiş gibi; kâfir ve şeytan da galib ve üstün çıkmış kimse gibi olmuş olur. Durum böyle olunca da, neslukuhu kelimesindeki azamet ve celâli iş'âr eden, anlatan nûn'un getirilmesi, bu makama uygun düşmez. Böylece, onların yapmış olduğu o tevilin fasit olduğu sabit olmuş olur.

İkinci Vecih: Kastedilen şayet, onların ileri sürdükleri şey olmuş olsaydı, o zaman ayetin ifâdesinin "Onların imanlarını gerçekleştirme uğrundaki bunca gayrete rağmen, onlar o zikr'e Kur'an'a iman etmezler" şeklinde olması gerekirdi. Ama vav getirilmediğine göre, o zaman biz Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesinin, ifâdesinin adeta bir tefsiri ve beyâniyyesi olduğunu anlamış olduk. Bu mana ise ancak "Biz böylece, onu, günahkârların kalblerine sokarız" ifâdesinin manasının "Biz, küfrü ve sapıklığı, o günahkârların kalblerine işte öylece sokarız" şeklinde olması durumunda doğru olur.

Üçüncü Vecih: Cenâb-ı Hakk'ın, "Kur'anı biz indirdik biz"(Hicr,9) ifâdesi uzaktır, yani daha önceden geçmiştir. Halbuki, "onunla istihza ederlerdi" ifâdesi ise, daha sakındır. Zamirin, bahsedilenlerden en yakına gönderilmesi ise, vacibtir.

Mutezile'nin, "Şayet "bizonu...sokarız" ifâdesindeki "onu"zamiri istihzaya râci olacak olsaydı, o zaman "onlar buna iman etmezler" cümlesindeki "bihî" zamirinin de ona râci olması gerekirdi. Bu durumda da, çelişki ve tenakuz söz konusu olurdu" seklindeki görüşüne gelince, biz deriz ki:

Buna da şu cihetlerden cevap veririz:

1) Zamirin, daha önce bahsedilenlerden en yakınına râci olmasını gerektiren delil daha öncesine râci olmasına bir engel bulunmadığında söz konusudur. Halbuki, ikinci zamirde, daha öncesine raci olmasına bir mâni bulunur. İşte bu sebeple, biz de pek yerinde olarak "Birinci zamir istihzaya, ikinci zamir de zikr'e râcidir" dedik. Muhtelif şeylere göre ard arda gelen zamirlerin farklı farklı şeylere râci olması, Kur'an'da az olan bir şey değildir..

Cübbaî, Kadî ve Ka'bî, Cenâb-ı Hakk'ın (A'raf. 189-190) ayetleri hakkında şöyle dememişler midir: "Ayetin başından (......) ifâdesine kadar olan zamirler, Hazret-i Adem'le Havva'ya racidir. Ama ifâdesinden ayetin sonuna kadar olan zamirler ise, başkalarına râcidir." İşte bu, onların tefsirlerinde ittifakla kabul ettikleri bir husustur. Bunun böyle olduğu sabit olunca, birbirini izleyen zamirlerin, ayrı şeye râci olmalarının gerekmediği, aksine bu husustaki durumun, delile bağlı olduğu ortaya çıkmış olur. İşte burada da böyledir. Allah en iyisini bilendir.

2) Bazı ediblerimiz, "Onlar buna iman etmezler" ifâdesinin, (......) kelimesindeki "onu" zamirinin bir telafisi ve beyânı olduğunu, kelâmın takdirinin ise, "işte böylece, günahkârların kalblerine ona iman etmemeyi sokarız" şeklinde olduğunu söylemişlerdir ki bu, "Biz onların kalblerinde, ona iman etmemeyi yaratıyoruz" demektir.

3) Biz, iman ve küfrün, kul tarafından meydana getirilemiyeceği hususunu kesin aklî ve apaçık delillerle beyân ettik. Bu böyledir, zira herkes doğruluğu, imanı, ilmi ve hakkı ister. Halbuki hiç kimse, küfrü, cehaleti ve yalanı elde etmeyi gaye edinmez. Binâenaleyh herkes ancak, imanı ve hakkı elde etmeyi gaye edinip, sonra da bazıları bunu elde edemeyip, aksine küfre ve bâtıla ulaşınca, biz, o küfrün tahakkukunun kul tarafından olmadığını anlamış oluruz.

Buna göre şayet onlar, "O, o küfrü, imanın ta kendisi zannettiği için elde etmiştir" derlerse, biz deriz ki-. Bu durumda, onun bu cehalete ulaşmasının sebebi, daha önceki bir cehalettir. Böyle olunca, sözümüz, önceki cehalet için geçerli olur. (Bu cehalet nedir?..) Şayet bu, başka bir cehaletten dolayı ise, teselsül gerekir ki, teselsül imkânsızdır. Aksi halde, bütün cehaletlerin, o kimsenin kalbinde kendisi tarafından değil de, tam aksine Allah'ın yaratmasıyla bir ilk cehalete varıp dayanması gerekir ki, işte bizim "Biz böylece, onu günahkârların kalblerine sokarız....onlar buna iman etmezler' ifâdesinde kastedilmiş olduğunu söylediğimiz şey de budur. Buna göre mana, "Biz onların kalblerinde, o Kur'an'a iman etmemeyi yaratırız" şeklinde olur.

Bu demektir ki, Allahü teâlâ onların kalblerinde küfrü ve dalâleti yaratmıştır. Hem, ibn Abbas ve onun talebeleri gibi, müfessirlerin önderleri şahıslar da bu ayetin tafsilinin, "Allah onların kalblerinde küfür ve dalaleti yaratmıştır" şeklinde olduğunda mutabıktırlar. Halbuki, Mutezile'nin yapmış olduğu tefsir, mütekaddimin müfessirlerden hiç kimsenin söylemediği bir tefsirdir. Binâenaleyh bu tefsir ve tevil nerdûd olmuş olur.

Kadî, İkrime'nin, "Bundan maksat" "işte böylece kasvet ve katılığı o mücrimlerin kalblerine sokarız" şeklinde olduğunu söylediğini rivayet etmiş, daha sonra da Kadî sözüne devamla "O kasvet, küfrüne devam ve inat etmesi sebebiyle ancak kâfir kimse tarafından meydana getirilmiştir. Binâenaleyh bunun, Allah'a izafe edilmesi doğru olmaz" demiştir. Bu durumda Kadî'ye şöyle denilebilir: "Bu adetâ bir büyüklerime ve işi yokuşa sürme, inatlaşma gibidir. Çünkü kâfir kimse, kendisinde, peygamberin sözünü kabul etme hususunda aşırı bir nefret ve büyük bir uzaklık duyan kimsedir. Öyle ki her ne zaman o onu görürse, rengi değişir, yüzü sararır, çoğu kez uzuvları titremeye başlar; ona ve onun sözüne iltifat edip de kulak veremez hale gelir. Binâenaleyh bu gibi hallerin o kâfirin kalbinde meydana gelmesi, kendisinden asla savuşturamayacağt zorunlu ve adetâ mecburi bir iştir. O halde o fiillerin, kâfirin kendi fiili ve ihtiyarı ile meydana geldikleri nasıl söylenebilir?"

İmdi, şayet onlar, "Onun, bu gibi halleri bırakıp inkiyad ve kabule, ikrara dönmesi mümkündür" derlerse, biz deriz ki: Bu, sırf bu yanılmadan ibarettir. Çünkü sen, onun Kalbinde bu denli nefret ve bu denli uzaklaşma duygusu mevcutken, onun inkıyâd, kabul, tâat ve rızâya dönebileceğini kastediyorsan, bu bir mükabere ve inatlaşmadır. (Hakkı teslim etmemedir.) Yok eğer, bu gibi ruhi hallerin zeval bulduğunda, onun kabul ve inkiyad haline döneceğini söylüyorsan, bu doğrudur; ancak ne var ki, bu gibi sebep ve engelleri, onun kalbinden izâle etmek mümkün değildir. Çünkü bunların faili şayet o insan ise, bu gibi yapmaya sevkedici ve yapmaktan alıkoyucu halleri elde etmede, kendisinden önce bulunmuş olan bu mahiyetteki başka sebep ve manialara muhtaç olur. Böylece de, sonsuza gitmek gerekir ki, bu imkânsızdır. Yok, eğer onların faili Allah ise, bu durumda o yapmaya sevkeden ve yapmaktan alıkoyan esbabı onların kalblerine sokanın Allah olması, doğru ve yerinde olmuş olur ki, işte bu da bizim bahsettiğimiz şeyin ta kendisidir. Allah en iyi bilendir.

Cenâb-ı Hakk'ın, Nitekim bu ilahi kanun daha önceki inkarcılar hakkında da böyle câri olmuştur" ifadesine gelince, bu hususta iki görüş bulunmaktadır:

a) Bu, Mekke kâfirleri için bir tehdittir. Buna göre "Allah'ın sünneti ve yasası, geçmiş ümmetler içinde peygamberleri yalanlayanları helak etmesi suretinde tecelli etmiştir" denilmek istenmiştir.

b) Bu Zeccâc'ın görüşü olup, buna göre ayetin manası, "Allah'ın öncekiler hakkındaki kanun ve muamelesi o mücrimlerin kalblerine küfür ve dalâleti sokmak biçiminde tezahür etmiştir" şeklindedir. Bu, lafzın zahirine daha uygundur.

Peygamberin Melek Olmamasının Hikmeti

13 ﴿