18"Celâlim hakkı için, biz gökte burçlar yaptık, onları, temâşâ edenler için süsledik. Biz onları taşlanan her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden (şeytanın) ardına, apaçık bir ateş parçası düşmektedir". Bil ki Allahü teâlâ, nübüvveti inkâr edenlerin şüphelerini cevaplayıp, nübüvvete dâir hüküm de, tevhidle ilgili hükme dayandığı için, bunun peşisıra tevhidin delillerini getirmiştir. Tevhîdin delilleri de, semavî ve arzı (gökteki ve yerdeki) diye iki kısma ayrılınca, önce semavî delilleri zikrederek, "Celâlim hakkı için, biz gökte burçlar yaptık, onları temâşâ edenler için süsledik" buyurmuştur. Leys şöyle der: "Burç, feleğin burçlarından biridir. "Burûc" lafzı cemi olup, bunların sayısı onikidir. Bunun bir benzeri de, "Gökte burçlar yaratan Allah'ın şânı ne yücedir" (Furkân, 61) ayeti ile, "Andolsun burçlara sâhib olan göğe" (Burûc 1) ayetidir. Bu ayetin, hür ve irade sahibi bir yaratıcının varlığına delâlet edişi şöyledir: Bu burçların karakterleri, hüküm erbabı arasında ittifak edildiği üzere, farklı farklıdır. Durum böyle olunca, felekler, mahiyetleri itibari ile farklı farklı parçalar ile gerçekte birbirinden değişik parçalardan mürekkebtir. Her mürekkeb için, mutlaka ihtiyarı ve hikmeti ile, o cüzleri ve parçaları biraraya getirecek bir terkib edicinin (bir araya getiricinin) bulunması gerekir. Böylece, göğün burçlardan meydana gelmiş olmasının, hür ve irade sahibi bir fâil-i muhtarın varlığına delâlet etmiş olduğu sabit olur ki, işte elde edilmek istenen netice de budur. Cenâb-ı Allah'ın ayetleri ile ilgili geniş izahımızı, Mülk sûresinde (Mülk. 5) ayetinin tefsirinde yaptık. Dolayısıyla burada, söylenmesi gereken miktarı ile o izahları tekrar edeceğiz. Cenâb-ı Allah buyurmuştur ki, bu, "Biz o gökleri, yaratıcının varlığına ve birliğine istidlal edip, ibret alacaklar için, güneş, ay ve yıldızlarla süsledik" demektir. Göğü Şeytanlardan Korumanın Manası Allahü teâlâ, "Onları, taşlanan her şeytandan koruduk" buyurmuştur. Buna göre eğer, "şeytanın gökleri yıkmaya kudreti olmadığı halde, göklerin ondan korunması ne demektir ve göklerin onlardan korunmaya ne ihtiyacı var?" denilirse, biz deriz ki: "Cenâb-ı Hak, şeytanı göklere yaklaşmaktan men edince, gökleri şeytanın yaklaşmasından korumuş olur. Binâenaleyh Allah'ın gökleri onlardan koruması, tıpkı, evlerimizi ve yerlerimizi zararından korkutan bir casustan koruması gibidir." Sonra biz diyoruz ki: Arapça'da "recm", taş atmak manasınadır. Öldürme işine de, taşlayarak recme (öldürmeye) benzetilerek, "recm" denilmiştir. Recm, sövmek - saymak manasına da gelir. Çünkü bu çirkin söz söylemek manasını da ifade eder. Nitekim (Meryem, 46) ayetinde bu mânada kullanılmıştır. Recm, atılan şeye denir. "Bunları, şeytanlara atılan şeyler yaptık" (Mülk, 5) yani, "onlara atılan birer mermi kıldık" ayeti de bu manadadır. Recm, zanna dayanarak söz söylemek, bir şey ortaya atmak manasını da ifade eder. "Gaybı taşlayarak (karanlığa kurşun sıkarak)" (Kehf, 22) ayeti de bu manadadır. Çünkü o insan bunu, zannına göre atıp tutuyor. Recm, lanet etmek ve kovmak manasına da gelir. Ayetteki, "Her racîm şeytan" ifâdesini, müfessirler bütün bu manalarla izah etmişlerdir. Bu cümleden olarak İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Şeytanlar, önceleri göğe çıkmaktan menedilmemişlerdi. Bundan dolayı göklerde dolaşıyor, meleklerden gaybın haberlerini duyuyor ve o haberleri kâhinlere ulaştırıyorlardı. Ama Hazret-i İsâ (aleyhisselâm) doğunca, onlar üç kat gökten menedildiler. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) doğunca da, bütün göklerden menedildiler. Dolayısıyla onlardan her biri, kulak hırsızlığı yapmak (laf çalmak) istediklerinde, ateş parçaları ile taşlanır, uzaklaştırılırlar." Hak teâlâ'nın "Ancak kulak hırsızlığı eden (şeytan)" ifâdesindeki İlla edatını, istisna (müstesna) manasına hamletmek mümkün değildir. Bunun delili şudur: Onların kulak hırsızlığı yapmaya yönelmeleri, "gökleri onlardan korunmuş olma" özelliğinden çıkarmaz. Fakat onlar oraya girmekten menedilmişlerdir ve oraya yaklaşma çabası içindedirler. Binâenaleyh bu edatın, gerçek manada bir istisna olması doğru olmaz. Dolayısı ile bunun, "lâkin" manasında olması gerekir. Zeccâc şöyle demiştir: ifâdesindeki men ism-i mevsûlü, bu izaha göre mahallen mansubtur. Bunun, Fakat kulak hırsızlığı yapanlardan herbirinin" takdirinde olmak üzere cer mahallinde olması da caizdir (mümkündür.) İbn Abbas (radıyallahü anh) "Cenâb-ı Hak, "Kulak hırsızlığı" ifâdesi ile, çalabildikleri, kapıp kaçtıkları önemsiz haberleri kastetmiştir. Çünkü şeytanlardan, mütemerrid olanlar, göğe doğru çıkarlar, ama ateşten mermilerle taşlanırlar. O ateşler onları yakar, ama öldürmez. O şeytanlardan bazıları hilekârlık yapıp, sanki bu işi yapabiliyorlarmış gibi göstererek, insanları saptıran birer cin olurlar. Şeytanların Şihablarla Kovulması Ayetteki "ardına düşer" ifâdesinin manasını, A'râf süresindeki Belâm b. Baura kıssası ile ilgili (A'râf. 175) ayetinin tefsirinde zikretmiştik. Bu, "Onun peşine düşer, onu kovalar" demektir. Şihâb ise, parlayan bir ateş parçası demektir. Sonra yıldızlar ve süngüler, kendilerindeki parıltıdan ötürü, ateşe benzedikleri için "şihab" diye isimlendirilmişlerdir. Bil ki bu konuda, Mülk ve Cin surelerinde ele aldığımız bazı ince bahisler vardır. Bunlardan, sadece şu problemi ele alacağız: Bir insan şöyle diyebilir: "Siz az da olsa şeytanların göklere çıkabildiğini, meleklerin içine karıştığını, onlar birbiri ile gayb haberlerini konuşurken, onlardan bu haberleri duyabildiklerini, sonra oradan inip kâhinlerine bunları biidirebildiklerini söylerseniz, o zaman gaybtan haber verme işinin, mucize olmaktan çıkması gerekir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in haber verdiği her gayb ile ilgili, olarak, bu ihtimal söz konusu olmuş olur. Bu durumda da bu gayblar, onun peygamberliğinin doğruluğuna delâlet eden bir mucize olmaktan çıkar. Allahü teâlâ'nın, şeytanların Hazret-i Peyagmber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in doğumundan sonra artık bunu yapamadıklarını haber vermiş olduğu da söylenemez. Çünkü biz diyoruz ki, onların bundan aciz olduğunu söylemek, ancak Hazret-i Muhammed'in peygamber, Kur'an'ın hak kitap olduğunu kesin olarak söyledikten sonra mümkündür. Bunları kesin olarak söylemek de, ancak mucizeler vasıtasıyla mümkündür.Gaybdan haber vermenin mucize olması ise, ancak bu ihtimal çürütüldükten sonra söz konusudur. Bu durumda bir devr-i fasit olması gerekir ki, devr-ı fasit bâtıl ve imkansızdır." Buna şu şekilde cevap verilebilir: Biz, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber oluşunu, diğer mucizelerle isbat ederiz. O'nun peygamberliğini bilip öğrendikten sonra da, Allahü teâlâ'nın şeytanları, işte bu yolla gayb bilgisi almaktan âciz bıraktığını kesin olarak söylüyoruz. Bu durumda, gaybtan haber vermek bir mucizedir ve bu şekilde ortaya çıkan devr-i fasit savuşturulmuş olur. Allah en iyi bilendir. |
﴾ 18 ﴿