20

"Yeryüzünü de yaydık. Onda sabit dağlar yerleştirdik. Oralarda, ölçülmüş her şeyden nebatlar bitirdik. Orada hem sizin için, hem rızıklarını temin edemeyeceğiniz kimseler için birçok geçim vesileleri yarattık".

Bil ki, Allahü teâlâ, tevhidin semavî delillerini İzah edince, peşisıra, tevhidin yeryüzündeki delillerini getirmiştir. Bunlar birkaç çeşittir.

Birinci Çeşit Delil "Yeryüzünü de yaydık" ayetinin ifâde ettiği husustur. İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bu, "Biz onu, suyun yüzüne döşeyip yaydık" manasındadır" demiştir. Bu hususta, başka bir ihtimal daha vardır. Çünkü yeryüzü bir cisimdir. Cisim ise üç boyuta, yani uzunluk, genişlik ve derinliğe doğru uzayan (üç boyutu olan) şeydir. Durum böyle olunca, yeryüzünün maddesinin, bu üç boyutta uzaması, (yer alması) belli bir sınırla sınırlandırılmıştır. Çünkü her cismin sonlu, sınırlı olması gerektiği sabittir. Durum böyle olunca, bu sınırların (ölçülerin) daha fazlasının veya daha noksanının düşünülebilmesine rağmen, yeryüzünün boyutları belli bir sınırla sınırlandırılmıştır. Durum böyle olunca, bu ölçülerin daha fazla veya daha az olması mümkin bir şey olduğu halde, bu uzama (boyut), o belli miktar (ölçü) ile sınırlandırıldığına göre, bunun bir tahsis edenin (sınırlandıranın) tahsisi, (sınırlandırması) ve bir takdir edenin (miktarını belirleyenin) takdiri ile olmuş olması gerekir. O takdir eden de Allah Subhânehû ve Teâlâ'dır.

Yerin Küre Şeklinde Olması

Eğer, "yeryüzünü de yaydık" ayeti yeryüzünün düz olduğunu göstermez mi?" denirse, biz deriz ki: Evet çünkü yeryüzü her nekadar küre şeklinde ise de, son derece büyük bir küredir. Büyük bir kürenin yüzeyinin küçük parçalarına bakıldığında, sanki düz bir yüzey gibi görülür. Durum böyle olunca, ileri sürülen bu problem (soru) ortadan kalkar. Bunun böyle oluşunun delili, "Biz, dağlan birer kazık yapmadık m;?" (Nebe, 7) ayetidir. Allah, bu dağlan, üzerinde koskoca ve dümdüz yaylalar bulunduğu halde, "kazıklar" diye adlandırmıştır. Burada da böyledir.

Yere Dağların Kazık Gibi Çakılması

İkinci Çeşit Delil, "Onda sabit dağlar yerleştirdik" ayetinin ifade ettiği husustur. "Revâsi", sabit dağlar demek olup, müfredi dür. Bunun cemisi, "râsiyetün"; cem'ül-cem'i (cemisinin cemisi) ise "revâsî"dir. "(Allah) yere, sizi sallamasın diye ağır baskılar (dağlar) koydu"(Lokman, 10) ayetinde olduğu gibi. Bu ifadenin tefsiri hususunda iki izah yapılmıştır:

Birinci izah: İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, yeryüzünü suyun üzerine döşeyip yaydığında, yeryüzü, üzerindekileri tıpkı bir gemi gibi neredeyse devirecekti. Derken üzerindekileri böyle sallamasın diye, Allah yeryüzüne ağır dağlarla adetâ demir attırdı."

Eğer, "Siz Allahü teâlâ'nın yeryüzünü dağlar olmaksızın yaratıp da, onun, üzerinde bulunanları sallaması neticesi, orada dağlar: yarattığını mı söylüyorsunuz, yoksa Allahü teâlâ'nın yeri ve dağları birlikte yarattığını mı söylüyrsunuz?" denilirse, biz deriz ki, her iki durum da ihtimal dahilindedir.

İkinci İzah: Bu ifade ile, Allahü teâlâ'nın o dağları, yeryüzünün yollarına, kenar ve bucaklarına, insanları götüren işaretler olması için yaratmış olması kastedilmiştir. Çünkü o dağlar adetâ birer ipucudur. Bunlar sayesinde insanlar dosdoğru yollarından şaşmazlar ve yanılgıya düşmezler. Bu izah, ihtimali kuvvetli olandır.

Bitkilerin Ölçü İle Yaratılması

Üçüncü Çeşit Delil, "Oralarda ölçülmüş her şeyden nebatlar bitirdik" ayetinin ifade ettiği husustur. Bu ifade ile ilgili iki bahis vardır:

Birinci Bahis: Buradaki fîha (oralarda) ifâdesindeki zamirin, hem "'yeryüzü"ne râcî olması, hem de "sabit dağlar"a râcî olması ihtimal dahilindedir.'Fakat bu zamirin "yeryüzü"ne râcî olması daha evlâdır. Çünkü istifâde edilen her türlü bitki çeşidi, ancak yeryüzünün her yerinde biter. Dağdaki (yabani) meyvelerin faydaları azdır. Bazıları bu zamirin "sabit dağlara" râcî olmasının daha evlâ olacağını sölemişlerdir. Çünkü madenler de, ancak dağlarda oluşur. Örfte ve âdette ölçülmüş (kıymetli) şeyler, bitkiler değil, madenlerdir.

İkinci Bahis: Alimler ayetteki "mevzun" (ölçülmüş) kelimesi ile ne kastedildiği konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

Bitkilerin Geçim Vesilesi Olma Keyfiyeti

1) Bununla, o şeylerin, ihtiyaca göre ayarlanmış olmaları kastedilmiştir. Kadı şöyle der: "Bu izah, doğruya daha yakındır. Çünkü Hak teâlâ, insanların ihtiyacı olan ve istifâde edecekleri miktarı bilir ve yeryüzünde o kadarını bitirir. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, bunun peşinden, "Orada sizin için birçok geçim vesileleri yarattık" buyurmuştur. Çünkü bitkilerle meydana çıkan o rızık, insanlar için iki açıdan geçim olur:

a) Yeme ve bizzat istifâde etme.

b) Onların ticaretini yaparak..."

Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Vezin (tartı), ancak miktarı belirlemek için kullanılır. Binâenaleyh miktarını belirleme manasında "vezin" lafzının zikredilmesi, sebebin isminin müsebbebe (neticeye) verilmesi kabilinden olmuş olur. Hem sonra bu mana, "O'nun nezdinde herşey ölçü iledir" (Ra'd, 8) ayeti ve "Hiçbirşey hâriç olmamak üzere, (hepsinin) hazineleri bizim nezdimizdedir. Biz onlan malûm bir miktar dışında indirmeyiz" (Hicr, 21) ayeti ile kuvvet kazanır.

2) Bu âlem, sebebler alemidir. Allahü teâlâ, madenleri, bitkileri ve canlıları, ancak bu âlemin unsurlarının (elementlerinin) terkibi ile meydana getirmiştir. Binâenaleyh mutlaka hem topraktan, hem de su ve havadan, hem de sıcaklık ve soğukluk bakımından güneş ve yıldızların tesirinden belli bir miktarın bulunması gerekir. Dolayısı ile biz, o belli miktardan fazlasını veya noksanını takdir edecek (düşünecek) olsak,madenler, bitkiler ve canlılar oluşmaz. O halde, Allahü teâlâ bütün bunları, kudreti, ilmi ve hikmeti ile belli bir tarz üzere takdir etmiştir. Böylece sanki de onları hikmet terazisi ile tartmış ve neticede bunlar meydana gelmiştir.

3) Örfü bilenler: "Falancanın hareketleri mevzun (ölçülû)dür" derler. Bu "onun hareketleri, hikmete uygun, münasib ve güzeldir" demektir. "Şu söz ölçülü bir sözdür" denilir. Bu ifâde, o, boş olmayan, tutarsızlıktan uzak, güzel ve münasib olduğunda söylenir. Binâenaleyh bu tabir ile, o sözün hikmet ve akıl terazisi ile tartılmış olduğu manası kastedilmiştir. Velhasıl örfe itibar edenler, "mevzun" (ölçülü) kelimesini, güzel ve uygun manasına kullanmışlardır. Buna göre, ayetteki "Oralarda, ölçülmüş herşeyden nebatlar bitirdik" tabiri "Her şeyden, münasip, uygun, akl-ı selimce güzel, hoş, maslahata (insanların menfaatine) uygun görünenleri yarattık" demektir.

4) Yeryüzünde biten şeyler iki çeşittir:

a) Madenler,

b) Bitkiler... Madenlerin hepsi de ölçülüdür. Bunlar, yedi madde (el-ecsâdu's-seb'a) taşlar, tuzlar "zâcât" ve diğer madenlerdir. Bitkiler ise, sonunda ölçülebilen hale gelir. Meyvelerin çoğunda da durum böyledir. Allah en iyi bilendir. Cenâb-ı Hak, "Orada, sizin için birçok geçim vesileleri yarattık" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

"Me'âyiş" kelimesinin manasını A'râf süresinde incelemiştik. Ayetteki "Hem de azıklarını temin edemeyeceğiniz kimseler için " ifadesi ile ilgili olarak da iki görüş vardır:

Birinci Görüş: Bu cümle (......) kelimesinin mahalline ma'tuf olup, manası, "Hem sizin için, hem de ıraklarını temin edemeyeceğiniz kimseler için geçim vesileleri verdik" şeklindedir.

İkinci Görüş: Bu ifâde, "me'âyiş" (geçimler) lafzı üzerine atfedilmiş olup manası "Biz sizin için birçok geçim vesileleri ve rızıklarını temin edemeyeceğiniz kimseler verdik" şeklindedir. Bu görüşe göre, şu üç ihtimal söz konusudur:

Herkesi Rızıklandıran Allah'dır

Birinci İhtimal: Men (kimseler) kelimesi, akıllılar (insanlar) hakkında kullanılır. Binâenaleyh bu ifâde ile, akıl sahibi olanların kastedilmiş olması gerekir ki, bunlar da insanın çoluk-çocuğu, köleleri, hizmetçileridir. Buna göre ayetteki ifadenin izahı şöyledir: İnsanlar genel olarak ailelerini, kölelerini ve hizmetçilerini rızıklandırdıklarını, onları beslediklerini sanırlar. Halbuki bu yanlıştır. Çünkü hizmet edeni de, edileni de; mâlik olanı da, olunanı da rızıklandıran Allahü teâlâ'dır. Çünkü eğer Allahü teâlâ yiyecek ve içecekleri yaratmasaydı, hem gıdalanma, hem de hazmetme kuvveti vermeseydi, hiç kimse için rızıklanma söz konusu olmazdı.

İkinci İhtimal: Bu Kelbi'nin görüşü olup, o, "Bu ifadeyle, yabanî hayvanlar ve kuşlar kastedilmiştir" demiştir.

İmdi eğer, "men edatı, akıllı kimseler için kullanılabildiği halde, bu izah nasıl doğru olabilir?" denilirse, biz deriz ki: Buna şu iki şekilde cevap verilir;

a) Bu edat, akıllı olmayan varlıklar için de kullanılabilir. Bunun delili, "Allah her hayvanı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi kamı üstünde yürüyor, kimi iki ayağı üstünde yürüyor, kimi de dört ayağı üstünde" (Nur, 45) ayetidir.

b) Allahü teâlâ, bütün canlıların rızkının, kendisine âit olduğunu belirtmiştir. Çünkü, O, "Yerde yürüyen hiçbir canlı hâriç olmamak üzere, rızıklan Allah'ın üstünedir" (Hûd, 6) buyurmuştur. Böylece, her canlı ihtiyaç hissettiğinde, sanki Yaratanından rızkını istiyor ve bu bakımdan da aklı olanlara benzemiş oluyor. Dolayısıyla aklı olan varlıklar için kullanılan edatın, onlar hakkında kullanılması akıldan uzak sayılmaz. Baksana Allahü teâlâ, "Ey karıncalar, yuvamza girin" (Neml 18) buyurmuş ve onları akıllılar (insanlar) için kullanılan cemi sigası ile zikretmiştir. Yine Allah putlar hakkında, "işte onlar benim düşmanımdır" (Şuâra, 77) ve 'Hepsi de (ay ve güneş) birer felekte yüzerler" (Yasin, 40) buyurmuştur. İşte bu ayette de, onlar bu bakımdan akıllı varlıklara benzedikleri için, akıllılar için kullanılan bu lafzın, yabani hayvanlar ve kuşlar için kullanılması uzak bir ihtimal sayılmaz.

Bir hikâyede şöyle görmüştüm: Vadilerde ve dağlarda sular azalmış, bir yıl susuzluk doruk noktaya ulaşmış ve insanlar, bazı vahşi hayvanların susuzluğu artınca, başlarını göğe diktiklerini görmüşler. Bunu gören kimseler şöyle demişler: "Bunun üzerine, bulutların toplandığını ve vadiler dolusu yağmur yağdırdığını gördük."

Üçüncü İhtimal: Biz bu ifâdeyi, "cariyeler, köleler, yabani hayvanlar ve kuşlar" hakkında kullanılmış kabul ediyoruz. İşte bundan dolayı, akıllılar tarafı, akıllı olmayanlara tağlib edilerek (onlar esas alınarak), bunlar için men edatı kullanılmıştır.

İkinci Mesele

(......) cümlesinin mecrûr olan lekûm'deki zâm'r üzerine atfedilmesi caiz değildir. Çünkü mecrûr, zamir üzerine atfedilemez ve mesela denilemez. Bu ifâde ancak "Zeyd" kelimesinin başına da min harf-i cerri getirilirse doğru olur. Bu mesela "Hani peygamberlerden senden ve Nûh'dan misak almıştık"(Ahzab. 7) ayetinde de böyledir. Bil ki bu (Nisa, 1) ayetindeki "erhâm" lafzını mecrûr okuyanlara göre caizdir. Biz bu meseleyi o ayette ele almıştık. Allah en iyi bilendir.

Her Şeyin Hazinesi (Kaynağı) Allah İndindedir

20 ﴿