22"Hiçbirşey hâriç olmamak üzere, her şeyin hazineleri bizim nezdimizdedir. Biz, onları malûm bir miktar dışında indirmeyiz. Biz, aşılayıcı rüzgârlar gönderdik. Gökten de su indirip, onunla sizleri suvardık. Bunların, hazinedarları siz değilsiniz". Bil ki Allahü teâlâ yeryüzünde, herşeyi ölçülü olarak bitirip, orada birçok geçim vesileleri yarattığını beyân buyurunca, bunun peşinden, adetâ bunun sebebi gibi olan şeyi zikrederek, "Hiçbirşey hâriç olmamak üzere hepsinin hazineleri bizim nezdimizdedir" buyurmuştur. İşte bu, bu sûrede zikredilen tevhid delillerinden dördüncüsüdür. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Vahidî (r.h) şöyle der: "Hazâin kelimesi, "hizâne"nin cemisidir. Hizâne ise, içinde birşey biriktirilip, korunan yer demektir. "Hizâne" aynı zamanda, "biriktirip korumak" (hazinelemek) manasında bir masdardır. Nitekim, birisi, bir şeyi hazinesinde (kasasında v.b. yerinde) koruduğunda, topladığında, denilir." Bütün müfessirler, ayetteki bu tabir ile yağmurların kastedildiği görüşündediler. Çünkü yağmur, insanların, kuşların ve yabani hayvanların geçimlerinin ve rızıkların sebebidir. Binâenaleyh Allahü teâlâ onlara geçim vesilelerini verdiğinden bahsedince, geçimlerin sebebi olan o yağmurların hazinelerinin de, kendisi katında, yani emri, hükmü ve idaresi altında olduğunu beyan buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, "Biz onları malum bir miktar dışında indirmeyiz" buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh) Cenâb-ı Hakk'ın bu ifâde ile, "yetecek miktarı" manasını kastettiğini söylerken, Hakem şöyle demiştir: "Hiçbir yılın yağmuru, bir başka yılınkinden dana çok değildir. Fakat bir yıl bir yöre insanları daha çok yağmur alırken, bir başka yöre mahrum edilir, Yani Allahü teâlâ, yağmuru her yıl belli miktarda yağdırır. Fakat onu, istediği yere, istediği kadar, istediği kimselere yöneltir. Birisi şöyle diyebilir: "Ayetin lafzı, bu manaya delâlet etmiyor, çünkü "Biz onları malum bir miktar dışında indirmeyiz" ayeti, Allahü teâlâ'nın yağmuru bütün yıllar aynı oranda indirdiği manasına gelmez. Binâenaleyh ayeti bu manaya hamletmek, delilsiz bir zorlama olur. Hem sonra derim ki: Hak teâlâ'nın, "Hiçbirşey hâriç olmamak üzere, hepsinin hazineleri bizim nezdimizdedir" buyruğunu da sadece yağmur manasına almak da, sırf bir tahakküm (delilsiz zorlama)dır. Çünkü buradaki "hiçbirşey" ifâdesi, deliller ile müstesna olan hariç, kendisine "şey" denilen, her şeyi içine alır. Deliller ile müstesna olan da, zâtı gereği vâcibu'l-vücûd ve kadîm olan Allahü teâlâ'dır. O halde O'hun, "Hiçbirşey hâriç olmamak üzere, hepsinin hazineleri bizim nezdimizdedir" ifadesi, bütün o şeylerin, Allah'ın takdir edip, yarattığı şeyler olduğuna bir işarettir: Bu hususta sözün özü şudur: Bununla, bütün mümkin varlıkların, Allah'ın takdir edip yarattığı ve kendilerini istediği biçimde yokluktan varlığa çıkardığı mülkleri olduğu manası kastedilmiştir. Fakat Allahü teâlâ'nın gücünün yettiği şeyler sonsuz ise de, Allah'ın bu şeylerden, var ettiklerinin sınırlı, (belli sayıda ve ölçüde) olması gerekir. Çünkü sınırsız şeylerin varlık âlemine girmeleri imkansızdır. O halde, Hak teâlâ'nın "Hiçbirşey hâriç olmamak üzere her şeyin hazineleri bizim nezdimizdedir" tabiri Allah'ın makdûrâtının (güç yetireceği şeylerin) sonsuz olduğuna; "Biz onları malum bir miktar dışında İndirmeyiz" ifâdesi de, o sonsuz şeylerden varlık alemine girenlerin (var edilenlerin), sınırlı olduğuna bir işarettir. Onlardan var edilmeyenler sonsuz olunca, hiç şüphesiz var olan şeylerin, o vakitten önce veya sonra başka bir zamanda meydana gelmesi mümkün olduğu halde, mukadder bir vakitte meydana gelir. Yine, başka mekanlarda meydana gelmesi mümkün olduğu halde, belli bir mekânda ve aklen kendi sıfatları yerine başka sıfatların meydana gelmesi mümkün olduğu halde, belli ve muayyen sıfatlarla meydana gelir. Bu böyle olunca, bu sonsuz şeylerin o belli vakit, belli mekân ve zıdları yerine o belli sıfatlara tahsis edilmesi, mutlaka bir Muhassis (tahsis eden)in tahsis etmesi ve de takdir edenin takdiriyle olması gerekir. İşte, Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz, onları malûm bir miktar dışında indirmeyiz" beyanından murad budur. Bu, "Bu caiz ve mümkün durmları. sıfatları bu eşyaya has kılan kadir ve muhtar olan birisi, Allah olmasaydı, bu mümkün sıfatların onlara tahsis edilmesi imkânsız olurdu" manasındadır. Bu ayet-i kerimedeki "inzal", "indirmek"ten makat Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizin için davarlardan sekiz çift indirdi" (Zümer, 6) ve "Bir de... demiri indirdik" (Hadid, 25) ayetinde olduğu gibi, "ihdas" (meydana getirmek), "inşâ" (inşa etmek) ve "ibda" etmek anlamındadır. Allah en iyisini bilendir. Madum (Olmayan) Hakkında "Şey" Denir mi? Mevcut olmayan, "ma'dûm" olana da "şey" denileceği hususunda, bazı Mutezile bilginleri bu ayete tutunarak şöyle demişlerdir: "Çünkü, Allahü teâlâ'nın, "Hiçbirşey hariç olmamak üzere, hepsinin hazineleri bizin nezdimizdedir" ifâdesi, her şeyin "hazineler" kapsamında olmasını ve bu hazinelerin de Allah katında bulunmasını gerektirir. Allah katında mevcut olan bu hazinelerden muradın ise, mevcut olması itibariyle var olan şu şeyler olması caiz değildir. Çünkü biz, Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz, onları malûm bir miktar dışında indirmeyiz" ifâdesindeki, "indirmek" (inzal)den muradın, ihdas (var etmek), İnşâ (meydana getirmek), tekvîn (varlık vermek) ve ibda (yaratmak, ortaya çıkarmak) olduğunu beyân etmiştik. Bu, o hazinelerin Allah katında bulunuşunun, varlık alemine girip, var olmalarından daha önce olmasın; gerektirir. Bu bâtıl olunca, bundan muradın, "bu zâtlar hakikatler ve mahiyetler, Allah katında tekarrur etmişti, yani onlar, hakikatler ve mahiyetler olarak sabit idiler. Sonra Allah onlardan bazısını indirdi; yani, yokluktan varlığa çıkardı" manasında olması gerekir." Bir kimse buna şöyle diyerek cevap verebilir: "Şüphe yok ki, "hazineler" lafzı, burada temsil ve tahyîl, yani tasvir üslûbunda zikredilmiştir. Binâenaleyh bundan muradın, Allahü teâlâ'nın bu şeyleri var etmeye, meydana getirmeye ve yokluktan varlığa çıkarmaya kadir olduğunu bildirmek manasını anlamak niçin caiz olmasın? Bu takdire göre, Mûtezile'nin istidlali düşer. Bununla beraber bazı ince konular varlıklarını sürdürürler. Allah en iyisini bilendir." Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz, aşılayan rüzgârlar gönderdik" ifâdesine gelince, bil ki bu, tevhid delillerinin beşinci nev'idir. Bununla ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: Rüzgârların aşılayıcı olarak vasfedilmeleri hakkında birkaç görüş bulunmaktadır: 1) İbn Abbas şöyle demiştir: "Rüzgâr, ağaçları ve bulutları aşılamaktadır." Bu, (aynı zamanda) Hasan el-Basri, Dahhâk ve Katâde'nin de görüşüdür. Bunun aslı, Arapların erkek deve dişi deveye (erlik) suyunu bırakıp da, dişi deve hamile kaldığında söylemiş oldukları, tabirinden alınmıştır. Bunun gibi, rüzgârlar da, bulutlan aşılayan erkek (deve) yerine geçmektedir." Bu ayetin tefsiriyle ilgili olarak İbn Mesûd ise şunu söylemiştir; "Allah, bulutları aşılayıp da, onların su yüklenmesi ve suyu (yağmuru) bulutun içine bırakması için rüzgârları gönderir. Sonra o bulut sıkışır ve sütü bol devenin sağılması gibi, onu şarıl şarıl akıtır." Bu, rüzgârların bulutu aşılamasının tefsir edilişidir; ağaçları aşılamasına gelince, onu zikretmemişlerdir. Buna göre eğer, "Rüzgârlar aşılayıcı oldukları halde, niçin "aşılanmış yüklenmiş" manasında olan (......) kelimesi kullanılmıştır" denilirse, buna şöyle cevap verilir: Ebu Ubeyde'nin benimsediği görüşe göre, levakıh kelime burada, mulkıha kelimesinin çoğulu olan mülkıhât (aşılayıcılar, aşılayanlar) anlamındadır. Nitekim o, kardeşine bir ağıt yakan Süheyl'in şu beytini okumuştur: "Musibet ve belâların başına getirdiklerinden ümitsiz, zayıf ve saçı-başı dağınık olan Yezîd'e (oturulup) ağlansın!" Buradaki "tavâih" kelimesi, "mutavvihât" (uzaklaştıranlar, zayi edenler) anlamındadır. Ibnü'l Enbari de bunu anlattıktan sonra şöyle demiştir: "Araplar mubkıl yerine bakıl kelimesini kullanıp (nebat boy gösterdi), böylece o bakıl yani (mubkıl) oldu diyerek bazen müf'il vezni yerine fail veznini kullanırlar. Bu da, "Lâkıhûn" kelimesinin "mulkıkun" manasında varid olmasının caiz olduğuna delâlet etmektedir." Buna ikinci bir şekilde de şöyle cevâp verilir: "Başkasını ilkah etmiş yani, aşılamış olsa da, rüzgârlara "levâkihu" ismi verilir. Çünkü bunun manası, aradaki nisbeti ifâde etmektedir. Tıpkı, "zû veznin" (tartılı) anlamında, dirhemün vâzinûn (Tartılı dirhem) ve mızraklı ve kılıçtı anlamında da, "Râmihun ve sâifun" denilmesi gibi." Vahidî de şöyle demiştir: "Bu cevap yeterli değildir. Çünkü. "Zâtü'l-likâh- aşılayıcı güce sahip" anlamında olmak üzere, "el-lâkihu" kelimesin sahih olması gerekirdi." Bu geçerli bir izah değildir. Çünkü lak ıh demek "lukha (aşı) işine mensup, lukha ile ilgil olan" demektir. Başkasına lukha yapan kimsenin de lukha ile ilgisi vardır. Dolayısıyla bu izah geçerlidir. Allah en doğrusunu bilir. Rîh, yani rüzgâr bizatihi aşılıdır.. Bu iki şekilde anlatılabilir: a) Rüzgar, bulut hasıl eder. Bunun delili de, Cenâb-ı Hakk'ın, "O, rahmetinin önünde rüzgârları bir müjde(ci) olarak günderendir. Nihayet bunlar ağır ağır bulutlan kaldırıp yüklendiği zaman" (A'raf. 57) ayetidir. Yani, "taşıdığı, onları yüklendiği zaman" demektir. Bu manaya göre ise rüzgâr, bulutları ve suyu taşıyan, onlara hâmile olan anlamında da, lâkih'dir, yani aşılıdır, yüklüdür. b) Zeccac şöyle demiştir "Hayırlar getirdi" manasında rüzgâr hakkında "lakahat" denilmesi caizdir. Nitekim, hayırlar getirmediği zaman ise, rüzgâra "Akîm" denilmektir. Nitekim Araplar, onun taşıdığı şer ve kötülükleri, devenin karnında taşıdığı şeylere benzeterek, yani, "Harb, çok hayırsız bir netice, oğul doğurdu" diyerek "yüklenmek" manasına kullanırlar. Allah en iyisini bilendir. "Rîh" kelimesi, hareket eden hava demektir. Hareketsiz iken havanın hareket etmesinin ise, mutlaka bir sebebinin bulunması gerekir. O sebep ise, havanın bizzat kendisinin hava olması ve onun zatının gerekli özelliklerinden birşey olması olamaz. Aksi halde, havanın hereketi, onun zâtının devam etmesiyle devam etmiş olur ki, bu imkânsızdır. Geriye ancak, "O hava, hür ve irâde sahibi bir fail-i muhtarın hareket ettirmesiyle hareket ediyor" denilmesi kalmaktadır. Felsefecilerin, rüzgâr ortaya çıktığı zaman havanın hareket etmesi hakkında zikretmiş oldukları halleri ve açıklamaları ise, biz bu kitapta defalarca anlattık, akabinde onları çürüttük ve onlardan herhangi birşeyin, rüzgârların ortaya çıkmasına sebep olmasının mümkün olamayacağını beyân ettik. Geriye ise, o rüzgarları hareket ettirenin, Allah (c.c) olduğu hakikati kalmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın "Gökten de su indirip, onunla sizleri suvardık. Bunların hazinedarları siz değilsiniz" ifâdesine gelince, bununla ilgili birkaç bahis bulunmaktadır: 1) Yağmur suyu, gökten mi, yoksa bulutun suyundan mı iner? Onun buluttan indiğinin söylenilmesi halinde, Allah niçin bulut hakkında,-"semâ" kelimesini kullanmıştır? 2) Yağmurun meydana gelmesinin sebebi felsefecilerin ileri sürdüğü şey olmayıp, aksine bunun sebebi, hür ve irâde sahibi bir Fâil'in o yağmuru, kullarına lütfetmek maksadıyla, bulutlardan yeryüzüne indirmesidir. Nitekim, Cenâb-ı Hak bu ayette, "Biz sizi onunla suladik" buyurmuştur. Ezherî şöyle demiştir: "Araplar, davarların karnındaki süt, gökten inen yağmur ve yahut da akan yağmurun suyu hakkında derler, Yani, "Ben onu ona bir içecek ve onu ona kaynak, içilecek yer kıldım" demektir. Su vermek, onu sulamak için olunca, Araplar, "ona su kaynağı gösterdi" manasında olan tabirini kullanmadılar da, bunun yerine (O, ona su verdi) fiilini kullandılar. Bu açıklamayı, kurrânın "Karınlarının içinde bulunanlardan size içiririz" (Mû'minûn, 21) ayetindeki fiili değişik şekilde okumaları da destekler. Onlar bu fiili, her iki şekilde de okumuşlardır. Ama onlar, Cenâb-ı Hakk'ın, "Rableri de onlara gayet temiz bir şarab içirmiştir" (İnsan. 21) ve "Bana yediren ve bana içiren O'dur. "(Şuara. 79) ayetlerinde ise ihtilâf etmemişlerdir. Ebu Ali şöyle demektedir: "Bu fiilin sülasisi, "onu suladım, o da böylece suya kandı" manasında "Sekaytuhû" şeklinde kullanılırken, rubaisi, (dört harfli olan sığası) ise, meselâ, "o nehri ona, içecek bir yer kıldım" manasında, "Eskaytuhu nehren" şeklinde kullanılır. O halde Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesinin manası, "Biz o bulutu, sizin için bir su kaynağı, sulanma aracı, yeri kıldık" anlamında olur. Araplar bazan, "eskâ" manasında olmak üzere "seka" fiilini de kullanırlar. Meselâ, bir bulutu vasfeden Lebîd'in şu beyitleri gibi: "O, benden uzak bir cihette iken diyorum ki: Lütuf ve atiyye, dağların tepelerinden iner yağar. Kavmim, Necdoğullarını sulamış, Nümeyr ve Hilâl (oğullarından) kimi kabileleri sulaması için de duâ etmiştir." O halde Lebid, deyimi ile, kavminin susuzluğunu gideren suyu kastetmemiş, o ancak beldelerine rızık olarak verilip de, kendisiyle bolluk içinde yaşayacakları sulamayı, su kaynağını kastetmiştir. Çünkü onun, kavmi için, susuzluklarını giderecek şeyi isteyip, başkaları için de, sayesinde bolluk ve refaha kavuşacakları şeyi istemesi imkânsızdır. Ama susamış olan kimseye su vermek hakkında ise "eskâhu" ifadesi kullanılmaz. Zür'-rumme'nin. beytindeki tabirinin manası ise, "ben onun sulanması, suya kavuşturulması için duâ eder ve ben "Allah ona su versin derim" şeklindedir. Cenâb-ı Hak, "Bunların hazinedarları siz değilsiniz" buyurmuştur. Yani, Cenâb-ı Hak bu beyanıyla "gökten indirilen o suyu, sizler muhafaza edici değilsiniz" demektedir. |
﴾ 22 ﴿