48"Muttakiler, muhakkak cennetlerde, pınar başlarındadırlar. "Selâmetle, korkusuz korkusuz girin oraya" (denilir onlara). Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler halinde, karşı karşıya tahtlar üzerinde (otururlar). Orada, onlara hiçbir yorgunluk ve zahmet değmez. Oradan, onlar çıkarılacak da değildirler". Bil ki Allahü teâlâ, cezaya müstehak olanların çeşitli hallerini anlatınca, bunun peşisıra mükâfaat ehlinin durumlarını anlatmıştır. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Ayetteki ifâdesi ile ilgili iki görüş vardır: Birinci görüş: Cübbâi, ve "va'id" görüşünde olan birçok Mu'tezilî alim şöyle demişlerdir: "Buradaki "muttaki" ifâdesi ile, hertürlü isyan ve günahtan ittikâ edenler kastedilmiştir. Çünkü bu, bir övgü ismidir. Dolayısı ile ancak böyle olanları içine alır." İkinci Görüş: Bu, sahabe ve tabiîlerin ekserisinin görüşü olup, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan nakledilen görüştür. Buna göre, buradaki "müttakiler" ile, Allah'a şirk koşmaktan ve O'nu inkâr etmekten ittika eden, sakınan kimseler kastedilmiştir. Ben derim ki: Doğru olan görüş de budur. Bunun böyle olduğuna, şu delâlet etmektedir: "Muttaki, bir defa da olsa, takva (sakınma) işini yerine getiren kimsedir. Bu tıpkı, bir defa vurana "dârib" (vuran), bir defa öldürene "katil" denmesi gibidir. Nasıl o insanın, "vuran" ve "katil" diye nitelenmesi, her türlü vurma ve öldürmeyi yapması şartına bağlı değilse, bütün takva çeşitlerini yerine getirmesi, insanın muttaki diye nitelenmesinin şartı değildir. Bü hususu şu da destekler: Takvanın bir çeşidini yapan, takvayı yapmış (yani muttaki olmuş) olur. Çünkü birşeyin mahiyetinin fertlerinden (cinsin ferdlerinden) her bir ferdin, o mâhiyeti ihtiva etmesi gerekir. Binâenaleyh bir tek takva yapanın da müttakî olması gerekir. Böylece, takva çeşitlerinden bir tek şeyi yapana da "muttaki" denilebileceği sabit olmuş olur. İşte bu incelemeden ötürü, müfessirler, emrin zahirinin, tekrarı (tekrar tekrar yapmayı) ifâde etmeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Hak teâlâhın, "Müttakiler, muhakkak cennetlerde, pınar başlarındadır" beyanı cennetlerin ve pınarların, bir tek şeyden ittikâ eden kimse için de söz konusu olacağını gösterir. Fakat şu kadar var ki: Ümmet-i Muhammed, küfürden ittikâ etmenin, bu hükmün meydana gelmesi için şart olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Bir de bu ayet, İblis'in, "Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna" (Hicr, 40) sözü ile, Allahü teâlâ'nın, "Benim kullarımın üzerinde senin hiç bir nüfuzun yok" (Hicr, 42) sözünün sonrasında gelmiştir. İşte bu delillerden ötürü, bu hükmün tahakkuk edebilmesi için imanı esas aldık. Binâenaleyh bu hususta başka bir kayd ve şartın ilave edilmemesi gerekir. Çünkü (umumi) olan ayetin tahsis edilmesi, zahirin hilafına olunca, her ne zaman tahsis ne kadar az olursa, aslın ve zahirin iktizâ ettiğine o nisbette uygun olur. Böylece ayetteki, "Müttakiler, muhakkak cennetlerde, pınar başlarındadır" buyruğunun ister taat ehli olsun, ister günahkâr olsunlar, söz ve inanç olarak, "Lâilâhe illallah Muhammedurresûlullah" diyen herkesi içine alır, İşte bu açık bir izah, net bir sözdür. "Cennetlerde, pınar başlarındadır, (uyûndadır) lar" beyanına gelince, cennetler, "Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseleri için iki cennet vardır" (Rahman, 46) ayeti ve "O (iki cennet)'ten başka iki cennet daha vardır" (Rahman, 62) ayetinden ötürü, dörttür. Buna göre cennetlerin toplamı dört eder. Hak teâlâ'nın, "Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseler için iki cennet vardır" (Rahman 46) buyruğu da bizim söylediğimizi te'kid eder. Çünkü Allah'a iman eden herkesin kalbi, Allah korkusundan uzak değildir. Böyle bir korkunun, kalbte bir kere bile bulunması, Hak teâlâ'nın bu ifâdesinin doğrulanması için yeter. Ayetteki "uyun" kelimesi ile, "Muttakilere vaad olunan cennetin sıfatı (şudur): içinden, rengi,kokusu, hiçbir vasfı bozulmayan sudan ırmaklar, tadına halel gelmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şarabtan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır" (Muhammed. 15) ayetinde bahsedilen ırmakların olması muhtemel olduğu gibi, bu nehirlerden başka su kaynaklarının kasdedilmiş olması da muhtemeldir. İmdi eğer, "siz, o muttakilerden her birine birkaç su kaynağının ve pınarın verileceğini mi, yoksa o pınarların bir kısmından bir kısmına aktığını mı söylüyorsunuz?" denilirse, biz deriz ki: Her iki ihtimal de olabilir. Binâenaleyh cennetliklerden her birine ayrı bir pınarın verilmiş ve ondan onun hurileri ve hizmetçilerinin istifâde edecek olmaları, bunun onların ihtiyaçlarına ve arzularına göre olması mümkün olduğu gibi; bu pınarların birinden diğerine akan su kaynakları olmaları da muhtemeldir. Çünkü ehl-i cennet, kin ve hasedden arınmış kimselerdir. Cenâb-ı Hak "Selâmetle, korkusuz korkusuz girin oraya" (denilir onlara) "buyurmuştur. Bu söz, Allahü teâlâ'ya ait olabileceği gibi, melekler tarafından söylenmiş olması da muhtemeldir. Bu ifâde ile ilgili şöyle bir soru sorulabilir "Allahü teâlâ, bundan önce onların cennette ve pınar başlarında olduklarını söylediğine göre, bundan sonra artık nasıl olur da onlara "oraya girin" denebilir?"Buna şu iki şekilde cevap verilir: 1) Belki bununla, onlar oraya girmezden önce bunun söylendiği manası kastedilmiştir. 2) Belki de bununla şu mana murad edilmiştir: Onlar pekçok cennete sahib olup, birinden diğerine geçmek istediklerinde, onlara böyle söylenmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğu ile, "Cennetlere şimdi, hertürlü belâlardan korunmuş ve bu korunmuşluğun devam edeceğini kesin bilerek, zail olmasından emin olarak giriniz" manası kastedilmiştir. Sonra Allahü teâlâ, "Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık" buyurmuştur. "Gıll", kalbte saklı olan kin demektir. Bu, Arapların, O, kalbinde kin ve hased taşıyor" şeklindeki sözlerinden alınmışın Buna göre ayet, "Onlardan herbirinin dünyada iken, diğerine karşı eğer kin ve hasedi var ise, Allahü teâlâ bunu onların kalblerinden ve gönüllerinden çıkarır" demektir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin, "Ben kendimin Osman'ın, Talha'nın ve Zübeyr'in bu kimselerden olmamızı ümid ederim" dediği rivayet edilmiştir. Hars ve A'ver'den şu nakledilmiştir: O, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin yanında oturuyordu. Derken Zekeriya b. Talha, yanına gelince Hazret-i Ali ona, "Ey kardeşimoğlu, merhaba. Fakat vallahi ben, kendimin ve babanın, haklarında Allah'ın, "Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık" buyurduğu kimselerden olmamızı ümit ederim" dedi. Bunun üzerine Hars: "Hayır, Allah seni ve Talha'yı aynı yerde kılmaktan âdildir, yani kılmaz" deyince, Hazret-i Ali: "Ey şaşı, anasız adam, öyle ise bu ayet kimler içindir?" dedi. Mü'minlerin, cennet kapılarında durdurulacakları, birbirlerinden haklarının alınacağı, sonra cennete, Allah kalblerini kin ve hasedden temizlemiş olarak, girmelerinin emredileceği rivayet edilmiştir. Cennetliklerin Birbiri İle Sohbetleri Cenâb-ı Hak, "Kardeşler halinde, karşı karşıya tahtlar üzerinde (otururlar)" buyurmuştur. Buradaki "Ihvânen" kelimesi, hal olarak mansubtur. Bununla, neseb kardeşliği değil, sevgi ve ihlas bakımından olan (din) kardeşliği kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Takva sahiplen hâriç, dostlar o gün birbirine düşmandır" (Zuhruf, 67) buyurmuştur. Ayetteki "serir"in ne manaya geldiği malumdur. Bunun cem'i, esirre ve sürür" gelir. Ebu Ubeyde, hem râ'nın zammesi ile, hem de'fethası ile bunun "sürür" ve "sürer" şeklinde geldiğini söylemiştir. Fail vezninde olan her muzaaf kelimenin cem'i füal ve fuul şeklinde gelir. Mesela, sürür, sürer ve cüdüd, cüded (yeniler) gibi. Mufaddal şöyle der: "Temim ve Kelb kabilelerinin bir kısmı, böyle kelimeleri fethalı kullanırlar. Çünkü onlar, aynı cinsten ardarda gelen iki harfte ötüreyi ağır bulurlar. Bazı meânî âlimleri şöyle demişlerdir: "Şerir, surûr ve sevinç için hazırlanmış, kıymetli ve yüksek bir oturma yeridir. Bu, oturma yeri sevinç meclisi olduğu için, böyle isimlendirilmiştir." Leys şöyle der: "Araplar, kendisinde sevinçli ve huzurlu olarak itminan buldukları, huzura erdikleri yer için, "Serîrü'l-Iyş" tabirini kullanırlar." İbn Abbas (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: "Cenab-ı Hak bu tabir ile, zeberced, inci ve yakut kakmalı (süslemeli), altın tahtları kastetmiştir. Şerir, mesela San'a şehrinde Câbiye'ye kadar olan bir mesafeyi kaplar." Ayetteki mütekâbili kelimesinin masdarı olan, "tekabül", yüz yüze, karşılıklı oturma olup, "tedâbür"ün (sırt sırta durmanın) zıddıdır. Oturmanın en kıymetli ve güzel şeklinin, yüz yüze oturma şekli olduğunda şüphe yoktur. Cennette Yorulma ve Keder Yoktur Cenâb-ı Hak "Orada onlara hiçbir yorgunluk ve zahmet değmez. Oradan, onlar çıkarılacak da değillerdir" buyurmuştur. Buradaki "Nasab" yorgunluk, bitkinlik, bıkkınlıktır. Yani, onlara cennette yorgunluk dokunmaz. Onların oradan hiç çıkarılmamaları ile, sonsuz bir zaman kalma, yok olmayarak bakî olma, noksansız olarak kemâlde olma ve umduklarını, hiçbir mahrumiyet olmaksızın elde etme kastedilmiştir. Bil ki mükâafatın dört şartı vardır. Bu şartlar, mükâfaatın, saygı ile içice olması, bir menfaat olması, zarar şaibesinden arınmış ve devamlı olmasıdır. Birinci şarta, yani onun bir menfaat olmasına, ayetteki, "Muttakiler, muhakkak cennetlerde, pınar başlarındadırlar" buyruğu ile işaret edilmiştir. İkinci şarta, yani onun saygı ile içice olmasına, "Selametle, korkusuz korkusuz girin oraya" emri ile işaret edilmiştir. Çünkü Allah Subhanehü ve Teâlâ kuluna böyle söyleyince, bu söz sonsuz tazîm ve yüceltmeyi ve kıymet vermeyi ifâde eder. Üçüncü şart, o menfaatin zarar şaibesinden arı ve duru olmasıdır. Bil ki zararlar ya manevi, ya maddidir. Manevi zararlar, kin, hased, buğz ve öfkedir. Maddi zararlara gelince, bunlar da, yorgun ve argın olma gibi şeylerdir. Binâenaleyh ayetteki, "Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık. Kardeşler halinde karşı karşıya tahtlar üzerinde (otururlar)" kaydı, ruhani (manevi) zararların orada olmadığına; "Onlara, orada hiçbir yorgunluk ve zahmet değmez" kaydı da, maddi zararların olmadığına bir işarettir. Dördüncü şarta,yani o menfaatların devamlı olmaları ve zail olmaktan uzak ve beri olmalarına da, "Oradan onlar çıkarılacak değillerdir" kaydı ile işaret edilmiştir. İşte bu, mükâfaatın mahiyeti hususunda nazar-ı dikkate alınan dört şarta göre getirilmiş, akli ve güzel bir tertibtir (sıralamadır). İslam hükemâsının, feylesoflarının, bu ayet hakkında şöyle bir izahları vardır: Ayetteki, "Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık" kaydı ile kutsi ve nâtık ruhların, şehevi ve gazabi kuvvetlerin tesirinden kurtulup, vehm ve hayallerden beri olmalarına bir işarettir. Ayetteki, "Kardeşler halinde, karşı karşıya tahtlar üzerinde (otururlar)" ifâdesinin manası ise şudur: O nefisler (ruhlar), maddî âlemin bulanıklıklarından ve hayal ve vehm çekişmelerinden kurtulup, saflaşıp temiz hale gelip, üzerlerine celâl aleminin nurları vurup da, o ruhlar o ilahi nurlarla parıldayıp, kendilerinde samediyyet ışıklan çaktığında, onların herbinnde feyezan eden, taşan her bir nûr, tıpkı karşılıklı aynaların birbirine yansıtması gibi, bir ruhtan diğerine yansır. İşte bu ruhlar, böylesi sıfatları taşıyınca, "Kardeşler halinde, karşı karşıya tahtlar üzerinde (otururlar)" ayeti ile anlatılmışlardır. Allah en iyi bilendir. |
﴾ 48 ﴿