56

"Onlara İbrahim'in misafirlerini de haber ver. Hani onlar, onun yanına girip, "selâm (size)" demişlerdi. O da, "Biz, sizden endişe ediyoruz " demişti. Onlar dediler ki: "Korkma, gerçekte biz sana, çok bilgin bir oğul müjdeliyoruz". O, "Bana, ihtiyarlık çökmüş iken (nasıl olup da) müjde verdiniz? Bu müjdeyi neye binâen veriyorsunuz?" dedi. Onlar dediler ki: "Seni hak olarak müjdeliyoruz. O halde ümidini kesenlerden olma." (İbrahim): "Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümidini keser?" (dedi)".

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

İtaata Teşvik İçin Kıssa

Bil ki Allahü teâlâ nübüvvet meselesini iyice izah edip, bunun peşinden hem tevhidin delillerini, hem de kıyametin halleriyle cennetlik (saîd) ve cehennemlik (şakî) kimselerin vasıflarını zikredince, bunu dinlemek, peygamberlerin derecelerine nail olmaya vesile olan tâata bir teşvik ve şakilerin derekelerine düşmeye sebebiyet veren masiyyetlerden de bir sakındırma olsun diye de, peygamberlerle ilgili kıssaları getirmiş ve bu işe de, önce Hazret-i İbrahim kıssasıyla başlamıştır.

Cenâb-ı Hakk'ın,"Onlara haber ver" emrindeki "onlara" zamiri, ayetteki "kullarım" ifâdesine raci olup, bunun takdiri, "kullarıma İbrahim'in misafirlerinden bahset" şeklinde olur. Nitekim Arapça'da, bir kimseye bir şeyi haber verdiğinde, denilmektedir. Allahü teâlâ bu ayette, Hazret-i İbrahim'ir misafirlerinin, yaşlılığına rağmen, çocuğunun olacağı; Lût'un kavminden olan mü'minlerede, azâb-ı ilahîden kurtulacakları müjdesini verdiklerini, Allahü teâlâ'nın, Lût'un inanmayan kavmine, köklerini kazıma azabı ile azâb edeceğini haber verdiklerini belirtmiştir ki, bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın, müminler için Gafur ve Rahîm olduğuna; O'nun azabının ise, kâfirler hakkında çok elîm bir azâb olduğuna dair bahsetmiş olduğu açıklamaları destekler.

İkinci Mesele

Dayf kelimesi, aslında, bir kimse, bir kimseye misafir olmak için geldiğinde kullanılan fiilinin masdarıdır.Daha sonra ise, masdar olan bu kelime, misafire verilen isim olmuştur. Bundan dolayı, Hazret-i İbrahim'e gelen misafirler çok olduğu halde, kelime, cins manasında olmak üzere, müfred olarak getirilmiştir.

Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak, o misafirler (melekler) yeyip içmedikleri halde, onları nasıl bu ad ile isimlendirmiştir?" denilirse, biz deriz ki:Hazret-i İbrahim, onların, kendisine, ziyafet ve misafirlik için geldiklerini sanınca, onların bu şekilde isimlendirilmesi uygun olmuştur. Hem, bir insanın evine girip de ona sığınan kimse, yemese dahi, bu isimle isimlendirilebilir,

Cenâb-ı Hak, "Hani onlar, onun yanına girip, "selâm (size)" demişlerdi" buyurmuştur. Buradaki selamen sözü "Biz sana selâm veriyoruz "veya "sana bir selâm verdik" takdirindedir. Bunun üzerine Hazret-i İbrahim ise, "Biz, sizden endişe ediyoruz" demiştir. Yani, "Endişeleniyoruz, korkuyoruz" demektir ki, bu endişe, onların yememelerinden kaynaklanmaktadır. Bu korkunun onların, Hazret-i İbrahim'in yanına izinsiz ve zamansız girmesinden ötürü olduğu da söylenmiştir.

Ayetteki kısmını Hasan el-Basri, birisi bir kimseyi korkuttuğunda söylenilen ve if'âl babından olan tanın dammesiyle olmak üzere (......) şeklinde okumuştur. Bu kelime ve, "O, onu korkuttu" manasında kullanılan ve "mufâale" babından olmak üzere şeklinde de okunmuştur. Bu kıssa, detaylı bir biçimde Hûd sûresinde geçmişti.

Meleklerin Onu Teskin Edip, Bir Oğul Müjdelemeleri

Meleklerin "Korkma, gerçekte biz sana, çok bilgin bir oğul müjdeliyoruz" şeklindeki sözleriyle ilgili birkaç bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: Hamza, nünün fethası ve şeddesiz ile, (......) şeklinde okurken, diğer kıraat imamları şîn'in şeddesiyle (......) şeklinde okumuşlardır.

İkinci Bahis: Cenâb-ı Hakk'ın, "biz sana müjdeliyoruz" ifâdesi, korkmadan nehyetmenin illeti manasında olmak üzere, "müste'nef" bir kelâm olup, manası "Sen, emin olan ve müjdelenilen bir kimse gibisin... Binâenaleyh, korkma!" şeklindedir.

Üçüncü Bahis: "biz sana, çok bilgin bir oğul müjdeliyoruz" demişler, böylece Hazret-i İbrahim'i şu iki hususla müjdelemişlerdir:

a) Çocuğun erkek olması.

b) Onun bilgin olması.

Alimler, buradaki "âlim" tabirinin ne manaya geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir Bu cümleden olarak, "Meleklerin Hazret-i İbrahim'e, onun erkek olmasının yanında, onun peygamber olacağı müjdesini de verdikleri ileri sürülürken, ona, "Onun dinî hususlarda bir bilgin olacağı müjdesini verdikleri" de söylenmiştir.

Hazret-i İbrahim'in Hayreti

Daha sonra, Cenâb-ı Hak Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "O, "Bana, ihtiyarlık çökmüş iken, (nasıl olup da) müjde verdiniz; bu müjdeyi neye binâen veriyorsunuz?" dediğini nakletmiştir. Buradaki alâ edatının manası, "yaşlı olmama rağmen mi?" şeklindedir. İbrahim (aleyhisselâm)'in "Bu müjdeyi neye binâen yapıyorsunuz?" ifâdesi hakkında da iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Buradaki ma lafzı, teaccüb manasında bir istifham (soru edatı) olup, buna göre o sanki, "Beni, hangi ilginç şeyle müjdeliyorsunuz?" demek istemiştir.

Buna göre şayet, "Bu durumda, ayette şu iki sual ortaya çıkar:

1) O, ihtiyar İken, kendisinden bir oğulun meydana getirilmesini Allah'ın kudretinden nasıl olup da uzak görebilmiştir? Halbuki, bu gibi hususlarda Allah'ın kudretini kabul etmemek, yadırgamak bir küfürdür).

2) O, onların kendisini neyle müjdelediklerini ayan beyan bildiği halde, artık nasıl olup da "Beni neyle müjdeliyorsunuz?" demiştir. Binâenaleyh, buradaki bu sorunun varid olmasının faydası nedir? Kâdî şöyle der: "Buna cevaben ileri sürülen görüşlerin en güzeli şudur: Hazret-i İbrahim, Allahü teâlâ'nın, kendisine bu oğulu, onun ihtiyarlık sıfatı üzere devam ettirdiği halde mi vereceğini, yoksa onu gençleştirip de sonra mı ona o çocuğu vereceğini öğrenmek istemiştir. Binâenaleyh, bu sorunun varid olmasının sebebi, örfe göre çocuğun, tam ihtiyarlık haline gelmiş bir kimseden olmaması, aksine onun ancak, gençlik çağında iken meydana gelmiş olmasıdır.

Rahmetten Ümid Kesilmez

Buna göre şayet, "Bu sözün manası, sizin ileri sürdüğünüz o şey olduğuna göre, daha nasıl melekler "Seni hak olarak müjdeliyoruz. O halde, ümidini kesenlerden olma" demişlerdir?" denilirse, biz deriz ki-. Onlar, Allahü teâlâ'nın, Hazret-i İbrahim'i ihtiyarlık vasfı üzere bıraktığı halde, ona o çocuğu vereceği müjdesini açıklamışlardır. Binâenaleyh meleklerin, "o halde, ümidini kesenlerden olma" şeklindeki ifâdeleri, onun böyle olduğuna delâlet etmez. Onun ümitsiz olmadığına, Hazret-i İbrahim'in meleklere verdiği cevaptan, kendisinin ümitsiz olmadığını gösteren şeyi açıkça ifâde ederek, "Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümidini kesebilir?" demiş olması da delâlet eder.

Bu husustaki başka bir cevap da şudur: İnsan, herhangi bir şeye aşırı istek duyup, zann-ı gâlib ile muradının, o vakitte tahakkuk etmediğine vakıf olup, daha sonra da ona, istediği o şeyin o vakitte meydana gelmiş olduğu müjdesi verilince,onun sevinci ve sürürü çok fazla olur ve bu fazla sevinç, onu adeta dehşete düşürmüş, anlama ve zekâ kuvvetini izâle etmiş olur. Böylece de o kimse, o vakitte, bu aşırı sevinçten dolayı birtakım tutarsız şeyler söylemeye başlar.

Bunun şöyle olabileceği de ileri sürülmüştür: O müjdeden hoşlanan kimse, çoğu kez o müjdeyi defalarca duymak için, o isteği tekrarlattırır ve o müjdeyi dinlemekten lezzet duymak ve güven ve itminanı da iyice attırmak için bu soruyu çokça tekrarlar. Bu Hazret-i İbrahim'in "Fakat kalbimin yatışması için"(Bakara,260) buyruğu gibidir. Hazret-i İbrahim'in, o meleklerin bu müjdeyi Allah'ın emriyle mi yoksa kendi görüşleri olmak üzere mi verdiklerini öğrenmek için sorduğu da söylenmiştir.

İkinci Mesele

Nâfi, Kur'an'ın tamamında şeddesiz ve kesreli bir nün ile, tubşirun diye okurken, İbn Kesir, nûn'un kesresi ve şeddeli olarak tübeşşirunî; diğer kıraat imamları ise şeddesiz ve fethalı nün ile tübeşşirûne okumuşlardır. Bu harfi, kesreli ve şeddeli okumaya gelince, o zaman bu ifâdenin takdiri, olup, cemi nûn'ununizafet nûnuna idgâm edilmesi biçimindedir. Bu kelimeyi kesreli ve şeddesiz nûn ile okuma da, hem aynı harflerin meydana gelmesinin ağır ve kullanışsız görülmesinden, hem de hafiflik olsun arzusuyla, cemi, çoğul nûnunun hazfedilmesi sebebiyledir. Ebu Hatim şöyle demiştir: "Nâfi, nûn ile beraber ya'yı hazfetmiştir ama, iki harfi düşürmek caiz değildir." Ebu Hatime şu şekilde cevap verilebilir: O, sadece bir harfi, yani ref alâmeti olan nûnu düşürmüştür. İki harfi hazfetse bile, bu caizdir. Nitekim, Cenâb-ı Hakk, bir yerde (......) (Hud 109) buyururken, başka bir yerde (......) (Hicr, 55) buyurmuştur.

Nûnu fethalı okumaya gelince, bu, kelimenin muzâf kılınmamasına ve nûnun da ref alâmeti olmasına göredir. Bu nûn daima meftun olur.

"Melekler, "Seni hak olarak müjdeliyoruz" demişlerdir. İbn Abbas, Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadesiyle, kendisinin hükmettiği, takdir ettiği şeyleri murad ettiğini, buna göre mananın şöyle olduğunu söylemiştir: "Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'in sulbünden İshâk (aleyhisselâm)'ı; İshâk'ın sulbünden de Adem (aleyhisselâm)'in sulbünden çıkardığı şeyleri gibisini çıkaracağı hükmünü vermiştir. Çünkü Allah, peygamberlerin ekserisini Hazret-i İshâk'ın sulbünden çıkaracağını müjdelemiştir. O halde, Cenâb-ı Hakk'in "hak olarak" buyruğu bu manaya; "o halde ümidini kesenlerden olma" emri de Hazret-i İbrahim'i ümitsizlikten nehyetmeye bir işaret olmuş olur. Halbuki biz defalarca, insanı herhangi bir şeyden yasaklamanın, nehyedilen o kimsenin, yasaklanan o şeyi yapmış olduğuna delâlet etmeyeceğini belirtmiştik. Bu meselâ, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey Peygamber.... kâfirlere ve münafıklara itaat etme" (Ahzâb, 1) ifâdesinde de böyledir.

Rahmetten Sadece Sapıklar Ümit Keser

Daha sonra Cenâb-ı Hakk Hazret-i İbrahim'in "Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümidini keser?" dediğini nakletmiştir ki, bununla ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu söz, doğrudur. Çünkü Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, ancak şunları bilmemeden dolayır olur:

a) Allahü teâlâ'nın, o şeye kadir olacağını bilememe.

b) Allah Tealâ'nın, kulunun ihtiyaç duyduğu şeyleri bildiğini bilememe.

c) Allahü teâlâ'nın, cimrilikten, muhtaç olmaktan ve cehaletten münezzeh ve berî olduğunu bilememe... İşte bütün bunlar, sapmanın sebepleridir. İşte bundan dolayı Hazret-i İbrahim, "Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümidini keser?" demiştir.

İkinci Mesele

Ebu Amr ve Kisaî, hem buradakini, hem de Zümer, 53 ayetindeki fiili, nûnun kesresiyle yaknıt (Hicr, 56) ve la taknitû (Zümer, 53) okurlarken, diğre kıraat imamları, nûnun fethasıyla yaknat ve la taknatû okumuşlardır ki, bu, her ikisi de iki ayrı kullanıştır. Kanata yaknıtu kullanışı, daraba-yadrıbu fiilleri gibidir. Kanıta-yaknatu kullanılışı ise alime, yalemu fiilleri gibidir. Ebu Ubeyde, bu fiilin, nûnun dammesiyle "kanute-yaknutu şeklinde de kullanıldığını söylerken, Ebu Ali El-Farisi, bu fiilin, mazide nûnun fethası; muzaride de kesresiyle "kanete-yaknitu" şeklinde kullanılmasının, en iyi kullanış olduğunu ve bunun en iyi kullanılış olduğuna da, kıraat imamlarının "O (insanlar), ümitlerini kestikten ... sonra" (şûra, 26) şeklinde okumada ittifak etmiş olmalarının da delâlet ettiğini, Ebu Ubeyde'nin yaptığı naklin de, mazide bu fiilin, nûnun fethasıyla kullanılışının daha çok olduğunu gösterdiğini; çünkü fe'âle (yaptı)'nin muzarisinin, tıpkı fesaka-yefsuku ve yefsiku (fasık oldu, farklılık yapıyor) misalinde de olduğu gibi, "yef'ıılü ve yef'ilü" şeklinde geldiğini, ama, "yef'alü" şeklinde gelmediğini söylemiştir. Allah en iyisini bilendir.

56 ﴿