32"Müttakîlere "Rabbiniz ne indirdi?" denildi. Onlar da, "sırf hayır" dediler. Bu dünyada iyi hareket edenlere güzel bir mükâfaat vardır. Ahiret yurdu ise, elbette daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu, gerçekten ne güzeldir! Adn cennetleridir ki, altlarından ırmaklar akan bu cennetlere gireceklerdir onlar. Orada, ne dilerlerse onların, işte Allah, takvaya girenleri böyle mükâfaatlandırır. Bunlar meleklerin, pâk ve asude olarak canlarını alacakları elerdir. "Selâm size. işlemekte olduğunuz (iyi hareketlerin) karşılığı olmak üzere, girin cennete" derler.. Bil ki Allahü teâlâ, kendilerine "Rabbiniz ne indirdi?" denildiğinde, "Evvelkilerin düzmeleri" diyen kavimlerin hallerini beyân edip, onların, hem kendi günahlarını, nem de kendilerine uyanların günahlarını yüklendiklerini belirtip, meleklerin, bu kendilerine zulmeden kimselerin canlarını aldıklarını belirtip, ahirette onların hakkı teslim ettiklerini zikredip ve onlara, "Cehennem kapılarından girin içeriye..." dediğini ifade edince, bunun peşinden, kendilerine, "Rabbiniz ne indirdi?" denildiğinde, "Mahzâ hayır!" diyen mü'minlerin vasfını getirmiş; bunların vaadinin o kimselerin vaîd ve cezasıyla birlikte zikredilip görülmesi için, o müttakîler lehine dünyada ve ahirette hazırlamış olduğu hayır ve saadetlerin derece ve makamlarını zikretmiştir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Ayette İlgili Bazı Meseleler Kadî şöyle der; "Takva sözünün muhtevasına, bütün muharrematı terkedip bütün vâcibleri işleyen kimseler girer. Kim bu iki hususu bir arada yaparsa o, imanı kâmil bir mü'min olur." Alimlerimiz de şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hak, bu ifâdeyle, şirkten korunan ve Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna kesinkes inananları kastetmiştir." Ben derim ki, bu görüş, Kadî'ninkinden daha evlâdır. Çünkü biz: "Falanca katildir, falanca döver" diyen kimsenin sözünün doğru olabilmesi için, onun, tek bir defa öldürmesinin ve tek bir defa dövmesinin yeterli olduğunu; bu sözün doğruluğunun o kimsenin, her türlü öldürmeyi ve her türlü darb ve dövmeyi yapmasına bağlı olmadığını beyan etmiştik. Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın, "korkan ve korunanlara" ifadesi, her türlü takva çeşidinden sadece birini yapan herkesi içine alır. Ancak ne var ki biz, bu kimsenin, mutlaka ve mutlaka küfür ve şirkten korunup uzak kalması gerektiği hususunda ittifak etmişizdir. Binâenaleyh, bu kayda, başkasının ilave edilmemesi gerekir. Çünkü, mutlak olan bir ifâdeyi kayıtlamak, "asi" olan hususun hilafına olunca, mukayyet olanı yeniden kayıtlamak, "asl"a daha fazla muhalefet etmek olur. Hem Allah, bu kimseleri, o kâfir olup müşrik olanların mukabilinde zikretmiştir. Binâenaleyh bundan maksadın, o küfür ve o şirkten korunan kimseler olması gerekir. Allah, en İyisini bilendir. İkinci Mesele Birisi şöyle diyebilir: "Önceki ayette, geçerken, bu ayette de, (......) geçti. Binâenaleyh niçin birinci ifadeyi merfû, ikincisini de mansûb olarak zikretti?" Keşşaf sahibi şöyle diyerek buna cevap vermiştir: "Bundan maksat, hakkı kabul edenin verdiği cevap ile, hakkı inkâr edenin cevabının arasını ayırmaktır. Yani, "Bunlara bu soru sorulunca, hiç duraklamadan, cevabı soruya mutabık getirip çok net ve açık biçimde cevap vermişler ve (hayır, hayrı...) diyerek, bu kelimeyi, "indirdi..." fiilinin mef'ûlü yapmışlardır. Yani, "Hayrı indirdi" demişlerdir. Halbuki ötekiler ise, cevabı suâlden ayırarak, "Bu, evvelkilerin düzmesidir" demişlerdir. Binâenaleyh bu ifadede enzele fiili âmil kabul edilmemiş, (mahzûf mübtedânın haberi kabul edilmiştir). Üçüncü Mesele Müfessirler şöyle demişlerdir: "Bu, hac mevsiminde oldu. Meselâ birisi Mekke'ye geliyor, müşriklere Hazret-i Muhammed ve onun işinden suâl ediyor, bunun üzerine o müşrikler de: "O, sihirbazdır; kâfirdir; kezzâb (çok yalancı)dır" diyorlardı. Derken, mü'minlerin yanına geliyor, onlara, Hazret-i Muhammed'den ve Allah'ın o Muhammed'e indirdiğinden suâl ediyordu da, onlarda: "Hayrı" yani "Hayır indirdi" diyorlardı. Onların vermiş olduğu bu cevaptan kastedilenin, İndirilen o şeyin "hayır" diye vasfedilmiş olması da muhtemeldir. O halde onların, "O, hayırdır" demeleri, onun hak ve doğru olmasını; bir de onların, onun doğruluğunu ve lüzumunu itiraf edip kabul ettiklerini içine alan bir sözdür. O halde bu, yalanlamak suretiyle, "bu, öncekilerin düzmeleridir" diyerek ahirete inanmayan kimselerin sözlerinin zıddına olan bir sözdür. Dördüncü Mesele Ayetteki (......) ve ondan sonra gelen kısım, hayran kelimesinden bedel olup, bu, ittikâ eden kimselerin sözünü bir nakletmedir. Yani, "Bu sözü, ittikâ edenler söyledi" demektir. Bu ifâdenin, Allah'ın vermiş olduğu bir haber olması da mümkündür. Buna göre kelamın takdiri, "Müttakîlere "Rabbiniz ne indirdi?" denildiğinde, onlar cevaben, "Hayrı" dediler" şeklinde olur. Daha sonra Cenâb-ı Hak müttakilerin bu görüşünü tekîd ederek, "Bu dünyada iyi hareket edenlere güzel bir mükâfâat vardır" buyurmuştur. ifadesiyle neyin murad edildiği hususunda iki görüş bulunmaktadır: "Lâ ilâhe illallah diyenler, cehennemden çıkarılırlar" diyenlere gelince, onlar bu sözü, tam ve kesin bir inançla, "Allah'tan başka ilâh yoktur!" manasına hamletmişlerdir. "Ehl-i salâhın fâsıkları cehennemden çıkarılmaz" diyen Mu'tezile ise, "ahsenu" sözünü, "iman edip, bütün farzları yerine getirerek bütün haramlardan sakınanlar" manasına hamletmişlerdir. Ayet-i kerimedeki kısmı hakkında iki görüş bulunmaktadır: Birinci Görüş: Bu kısım, "ahsenu" ifadesine taalluk edip, buna göre kelamın takdiri, "Bu dünyada, güzel ameller yaparak ittikâ eden kimseler için, ahirette hasene iyilikler vardır" şeklindedir. Bu "hasene, ise, büyük bir mükâfaattır. Bu "hasene'nin, onun mükâfaatının ona, yediyüze ve sonsuzca katlanması olduğu da söylenmiştir. Hasene'nin İzahı İkinci Görüş: Bu ifade, "hasene" kelimesine taalluk edip, buna göre kelamın takdiri, "iyi hareket edenlere, bu dünyada da "hasene" tahakkuk eder" şeklinde olur. Bu görüş daha evlâdır. Çünkü Cenâb-ı Hak bundan sonra, "Ahiret yurdu ise, elbet daha hayırlıdır" buyurmuştur. Böyle olması halinde, bu dünyada tahakkuk edecek olan "hasene"nin ne demek olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır: 1) Bundan maksad, onun hak etmiş olduğu övgü, saygı duyulma, medholunma ve yüceltilmedir. Bütün bunlar, onun yaptığı şeylerin karşılığıdır. 2) Bununla, Bedir ve Mekke'nin fethinde olduğu gibi, onların, din düşmanlarına karşı delil ile, maddî kuvvetle galip gelmeleri; onların mallarını ganimet olarak almaları ve memleketlerini fethetmeleri kastedilmiştir. Böylece onlar onları, o memleketlerinden sürüp, hicrete, vatanlarını terketmeye, çoluk çocuklarından ayrılmaya zorlamışlardır ki, bütün bunlar ise, tesiri büyük olan şeylerdir. 3) Bununla şunun kasdedilmiş olması da muhtemeldir: Onlar iyilikte bulununca, yani onlar taatları işleyip bihakkın yerine getirince, Allah onlara mükâşefe, müşahede ve lütuf kapılarını açmıştır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hidayeti kabul edenlere gelince, (Allah) onların muvaffakiyetini arttırmıştır" (Muhammed, 17) ayetinde olduğu gibidir. Cenâb-ı Hakk'ın "Ahiret yurdu ise elbet daha hayırlıdır" ifadesini, biz En'am Sûresi'ndeki, (En'am, 32) ayetinin tefsirinde açıklamış ve bu hayrın gerçekleşeceğini aklî ve kesin delillerle izah etmiştik. Hak teâlâ daha sonra "Takva sahiplerinin yurdu gerçekten ne güzeldir" buyurmuştur. Bu, "Muttakilerin yurdu, ahiret yurdu ne güzeldir!" demektir. "Ahiret yurdu", bir önceki cümlede geçtiği için hazfedilmiştir. Ayeti daha sonraki ifadelerle ilgili kılmadığın zaman verilen mana budur. Eğer bu ayeti, sonraki kısımla ilgili kabul edersen, "Muttakilerin yurdu, Adn cennetleri ne güzeldir!" demiş olursun. Bu durumda, bundan sonra gelen "cennât" kelimesi, "ni'me" fiili için bir isim (mahsus) olarak merfû kılınmış olur. Bu tıpkı, "Zeyd'in konakladığı ev, ne güzel evdir" demende olduğu gibidir. Ayetteki "Cennâtu adn" ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Bil ki bu, eğer daha önceki ifade ile ilgili olursa, bu durumda neden merfû olmuş olacağını biraz önce açıklamıştık. Yok eğer bu, kendinden öncesine bağlı sayılmaz ise, buna göre Zeccâc şöyle der: "Bu, mukadder bir "hiye" (O) zamiri ile merfûdur. Buna göre sanki sen, "Takva sahiplerinin yurdu gerçekten ne güzeldir!" dediğinde, sanki "övülen bu yurt, hangi yurttur?"sdenilmiş de, "O, Adn Cennetleridir" cevabını vermişsin." İstersen sen bu ifadenin, mübtedâ olarak merfû; "Bu cennetlere gireceklerdir onlar" ifadesinin ise bunun haberi olduğunu söyleyebilirsin. İstersen "Takva sahiplerinin yurdu gerçekten ne güzel!" ifadesinin, "Adn cennetlerinin "haberi" olduğunu ve takdirin, "Adn cennetleri, takva sahiplerinin ne güzel yurdudur" şeklinde olduğunu söyleyebilirsin. İkinci Mesele Ayetteki "Cennât" kelimesi, birtakım köşklerin ve bahçelerin bulunduğuna, "Adn" kelimesi ise bunların devamlı (bakî) olduğuna, ve "ahlarından ırmaklar akan" cümlesi ise, o cennetlerde, cennetliklerin üzerlerine oturdukları ve altlarından nehirlerin tatlı tatlı aktığı binaların bulunduğuna delalet eder. Bütün Özlemler Cennettedir Allahü teâlâ daha sonra "Orada ne dilerlerse onlarındır" buyurmuştur. Bu ifade ile İlgili iki bahis vardır: Birinci Bahis: Bu ifade, orada bütün hayır ve mutlulukların mevcud olduğuna delalet eder. Bu ifade, Hak teâlâ'nın, "Canlarınızın isteyeceği, gözlerinizin hoşlanacağı ne varsa oradadır"'(Zuhruf, 70) ifadesinden daha beliğdir. Çünkü "Orada ne dilerlerse onlarındır" ifadesinin içinde hem bu iki şey (yani canın istediği, gözün hoşlandığı) şeyler ve bunlarla beraber başka kısımlar (nimetler) vardır. İkinci Bahis: "Orada ne dilerlerse onlarındır" ifadesi, "Bu hal ancak cennettle söz konusudur" demektir. Çünkü bu ifade, hasr (sadece) manasınadır ki, bu da, insanın bu dünyada, her dilediğini elde edemeyeceğini gösterir. Allahü teâlâ "İşte Allah takvaya erenleri böyle mükâfaatlandırır" buyurmuştur. Bu, "Takvanın mukafaatı işte böyle olur" demektir. Hak teâlâ daha sonra sözü, muttakilerin sıfatlarına getirerek "Bunlar, meleklerin pâk ve âsûde olarak canlarını alacakları kimselerdir" buyurmuştur. Bu ifâde, "Melekler, kendilerine zulmedenlerin canlarını alacakları zaman..." (Nahl, 28) ifadesinin mukabili (karşılığı) olarak getirilmiştir. Binâenaleyh bu müttakilere ait bir özelliktir. Gerek, "işte Allah takvaya erenleri böyle mükâfatlandırır" ifadesi, gerekse, "Meleklerin pâk ve âsûde olarak canlarını alacakları kimseler" ifadesi pek çok manaları içinde toplayan özlü ifadelerdir. Çünkü bu ifadelerin içine, muttakilerin emrolundukları herşeyi yaptıkları, nehyolundukları herşeyden kaçtıkları, üstün huy ve meziyetlere sahip oldukları, kötü huylardan ve cismanî alakaların esiri olmaktan uzak olduktan, tertemiz kutsî varlığın huzuruna yöneldikleri ve ruhlarının (canlarının) kolayca ve güzelce alındığı, bu esnada cennetle müjdelendikleri, böylece onların bütün cennetleri ve hallerini müşahede ettikleri hususları girer. Durumu böyle olan bir kimse, Ölümden acı duymaz. Hasan el-Basrî ayette bahsedilen ölümün, "haşr" zamanı olan vefat olduğunu söylemiş ise de, ekseri müfessirler bunun, onların ruhları (canları) alınırken meydana gelen ölüm olduğu görüşündedirler. Allahü teâlâ daha sonra, bu noktada muttakîlere "... Girin cennete" denileceğini beyan etmiştir. Hasan el-Basrî, işte bu ifadeden dolayı, o ölüm ile, "Haşr vefatının kastedildiğine istidlal ederek şöyle demiştir: "Çünkü dünyada onların canlan altnırken onlara, "işlemekte olduğunuz iyi hareketlerin karşılığı olmak üzere girin cennete" denilmez. Ekseri müfessirlerin tercih ettiği birinci görüştekiler şöyle demişlerdir: "Melekler onları cennetle müjdeleyince, cennetler sanki artık onların yurdu olmuş ve sanki onlar orada imiş gibi olur. Bundan dolayı onlara, "Girin cennete" denilmesi ile, "Bu cennetler size tahsis edilmiştir. Siz artık sanki orada sayılırsınız" manası kastedilmiştir. Uyarılan Kâfirlerin Akibeti |
﴾ 32 ﴿