37"Müşrikler dediler ki: "Eğer Allah dileseydi, ne biz, ne de atalarımız O'ndan başka hiçbirşeye tapmaz, O'nun hükmü olmaksızın hiçbirşeyi haram kılmazdık." Onlardan evvelkiler de böyle yaptılar. Peygamberlerin üzerinde, açık bir tebliğden başka bir vazife var mıdır? Andolsun ki biz her ümmete, "Allah'a kulluk edin, putlardan kaçının" diye tebliğde bulunması için bir peygamber gönderdik. Sonra Allah, içlerinden kimini hidâyete erdirmiş, kiminin üzerine de dalâlet hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde gezinin de, yalanlayanların akıbetinin nice olduğunu görün. (Habibim) sen onların, hidâyet bulmalarına çok ihtiras göstersen bile, Allah dalâlette bırakacağı kimselere hidayeti nasip etmez. Onların bir yardımcıları da olmaz". Kader İnancını İstismarları Bil ki bu, nübüvveti inkâr edenlerin ileri sürdüğü üçüncü şüphedir. Bunu şöyle izah ederiz: Kâfirler, peygamberliği tenkit etmek için "cebr" (insanın hiç iradesi olmaması) görüşüne tutunarak şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ eğer iman etmemizi dileseydi, ey Muhammed, sen gelsen de gelmesen de, biz iman ederdik. Ama eğer Allah kâfir olmamızı murad etmiş ise, sen (peygamber olarak) gelsen de, gelmesen de, küfrümüz yine olacaktı. Durum böyle olunca, herşey Allah'tandır. O halde, senin peygamber olarak gönderilmende bir fayda ve hikmet yoktur. Dolayısıyla nübüvvet (peygamberlik) müessesesinin batıl (asılsız) olduğunu söylemek gerekir." Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Bil ki bu şüphe, Allahü teâlâ'nın, En'âm sûresi'nde, "Müşrikler diyecekler ki: "Eğer Allah dileseydi, ne biz, ne atalarımız müşrik olmazdı. (Kendi kendimize) hiçbirşeyi haram da kılmazdık" Onlardan evvelkiler de işte böyle tekzîb ettiler" (En'am, 148) ayetinde naklettiği şeyin aynısıdır. Mu'tezile'nin bu ayetle yaptığı istidlal, tıpkı o ayetle yaptığı istidlal gibidir. O halde, bu husustaki istidlal ve karşı istidlal bakımından söylenecek söz, o ayetin tefsirinde söylenmiş olanların aynısıdır. Dolayısı ile onları tekrar etmenin bir faydası yok. Bununla beraber bir nebze bahsetmemizde de bir sakınca yok. Diyoruz ki: Bu şüpheye karşı verilecek cevap şöyledir: "O kâfirler, "Herşey Allah'tan olduğuna göre, peygamber göndermek abes olur" şeklinde bir fikir ileri sürmüşlerdir. Buna karşı diyoruz ki: Bu söz, Allah'a karşı bir itirazdır. Çünkü kâfirler, "Peygamber göndermede, imanın gerçekleşmesi ve küfrün ortadan kaldırılması konusunda fazla bir tesiri olmayınca, Allah'ın peygamber göndermesi uygun değildir" demişlerdir. Dolayısıyla bu söz, Allah'ın hüküm ve fiillerini mutlaka bir sebebe bağlama manasına gelir ki, bu yanlıştır. Aksine Allah'ın, kendi mülk ve melekûtunda istediği hükmü verebilmesi, ve istediğini yapabilmesi gerekir. Bundan dolayı, Allah'a karşı, "Bunu niçin yaptın veya şunu niçin yapmadın?" denilemez. Bunun, bir inkâr olduğunun delili şudur: Allahü teâlâ, bu ayetin sonunda, bu hususu açıkça belirterek, "Andolsun ki biz her ümmete "Allah'a kulluk edin, putlardan kaçının" diye tebliğde bulunması için bir peygamber gönderdik" buyurmuş ve böylece, kulları hakkındaki sünnetinin (âdetinin), onlara peygamber göndermek, Allah'a ibadet etmelerini emretmek ve tağuta ibadetten nehyetmek şeklinde beyan buyurmuştur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Sonra Allah, içlerinden kimini hidayete erdirmiş, kiminin üzerine de dalalet hak olmuştur" buyurmuştur. Bu, "Allahü teâlâ, her nekadar herkese imanı emretmiş ve herkesi küfürden nehyetmiş ise de, bir kısım insanları hidayete erdirmiş, bir kısmını da saptırmıştır. Binâenaleyh bu, Allah'ın kulları ile ilgili ezelî bir kanunudur" demektir. Bu da Allah'ın herkese imanı emredip, küfrü nehyetmesi, sonra da bazılarında imanı, bazılarında küfrü yaratmasıdır. Allah'ın sünneti, bu manada bütün peygamberler, ümmetler ve milletler hakkında kadîm olup, Allahü teâlâ'nın da kendisinin itiraz edenlerin itirazından, ihtilaf edenlerin isteklerinden uzak ve berî bir ilah olmasına hükmetmesi güzel ve yerinde olunca, o kâfirlerin böylesi bir soruyu ileri sürmeleri cehaletlerini, sapıklıklarını ve Allah'tan uzaklaşmalarını gerektirmiş olur. Böylece Allahü teâlâ'nın, onların rezillik ve lanete müstehak olmalarına hükmetmesinin, onların "Eğer Allah dileseydi, ne biz, ne atalarımız O'ndan başka hiçbirşeye tapmazdık" şeklindeki sözlerinde yalancı olduklarından değil, aksine onların durumunun böyle olmasının, peygamberler gönderilmesine mâni olacağına inanmalarından ötürü olduğu, bu inanca ise yanlış olduğu, işte bundan dolayı onların alabildiğine zemme ve lanete müstehak oldukları sabit olmuş oldu. Bu konuda, güvenilecek doğru cevap budur. Ama bizden önceki kelamcı ve müfessirler, bu hususta başka bir izah yaparak şöyle demişlerdir: "Müşrikler bu sözü istihza için söylemişlerdir. Bu tıpkı, Şuayb (aleyhisselâm)'a kavminin, "çünkü sen, yumuşak huylu, aklı başında bir adamsın"(Hud. 87) demeleri gibidir. Eğer onlar bu sözü inanarak söylemiş olsalardı, mü'min olurlardı. Allah en iyi bilendir. İkinci Mesele Bil ki Allahü teâlâ, bu şüpheyi nakledince, "Onlardan evvelkiler de böyle yaptılar" buyurmuştur ki bu, "o" kâfirler, hep bu şüpheye tutunmuşlardır" demektir. Hak teâlâ daha sonra "Peygamberlerin üzerinde, açık bir tebliğden başka bir vazife var mıdır?" buyurmuştur. Mu'tezile, "Bu, "Allahü teâlâ, hiç kimseyi imandan alıkoymaz ve hiç kimseyi küfre düşürmez. Peygamberlerin görevi ise sadece tebliğ etmektir. Binaenaleyh onlar, mükellefiyetleri tebliğ edip, Allahü teâlâ'nın da hiç kimseyi haktan menetmediği sabit olunca, bu şüphe düşer" demektir" demişlerdir. (Ehl-i sünnet) alimlerimiz de bunun manasının şöyle olduğunu söylemiştir: "Allahü teâlâ, peygamberlerine tebliği emretmiştir. Tebliğ etme işi, onlara farzdır. Ama imanın gerçekleşip gerçekleşmemesi işinin, peygamberle bir ilgisi yoktur. Fakat Allahü teâlâ ihsanı ve lutfu ile hidayete erdirir, dilediklerini de hızlânı ile (ilahî yardımı keserek) dalâlete düşürür. Üçüncü Mesele Alimlerimiz, hidayet ve dalaletin, Allah'tan olduğunu anlatmak için, Hak teâlâ'nın, "Andolsun ki biz, her ümmete, "Allah'a kulluk edin, putlardan (tâğuttan) kaçının diye, tebliğde bulunması için bir peygamber gönderdik" buyruğuna tutunarak şöyle demişlerdir: "Bu, Allahü teâlâ'nın, her millet ve ümmet içinde, imanı emreden ve küfürden nehyeden kimselerin olduğunu delalet eder." Cenâb-ı Hak, daha sonra "Sonra Allah içlerinden kimini hidayete erdirmiş, kiminin üzerine de dalâlet hak olmuştur" buyurur. Bu, "onların içinden, Allah'ın imana, sıdka ve hakka ilettiği kimseler olduğu gibi, haktan saptırıp doğruyu görme hususunda kör kılıp, küfür ve dalâlete düşürdüğü kimseler de var" demektir ki bu, Allahü teâlâ'nın emrinin, her zaman, iradesine muvafık olmadığına, bazan birşeyi emrettiği halde o şeyi irade etmediğine; yine Dirşeyi nehyettiği halde o şeyi irade ettiğine delalet eder ki, bizim mezhebimiz (görüşümüz) de böyledir. Netice olarak diyebiliriz ki: "Mutezile şöyle der: "Cenâb-ı Hakk'ın emri ve iradesi, devamlı birbirine uygun ve mutabıktır. Ama O'nun ilmi ve iradesi, bazan birbirine mutabık olmayabilir." Halbuki bu ayetin lafzı, açıkça bizim görüşümüze delalet etmektedir. Bu görüş şudur: İman emri herkese şâmil, umûmî bir ifadedir. Ama Allah'ın insanların iman etmesini irade etmesi, insanlardan ancak bazılarına tahsis edilmiş (nasib edilmiş)tir." Cübbâî, bu ayete: "Onlardan Allah'ın, mükâfaat ve cennetine hidayet ettiği (ilettiği) kimseler bulunduğu gibi, dalâletin yani ilahi cezanın kendisine hak olduğu kimseler de vardır" manasını vererek cevap vermiştir. O şöyle der: "Ayetteki "üzerine ...hak olmuştur" ifadesinde, dalâletin, küfür manasında değil de, ilahî azab manasında olduğuna delalet vardır. Çünkü küfür ve günahın, "hak" diye tavsif edilmeleri caiz değildir. Hem sonra Allahü teâlâ, bu ayetin peşinden, "Şimdi yeryüzünde gezinin de, yalanlayanların akıbetinin nice olduğun u görün" buyurmuştur ki burada bahsedilen akıbet, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine kökünü kazıma azabı vererek helak ettiği geçmiş ümmetlerin helak olduklarına dair izlerdir. Bu da, ayette bahsedilen "dalâlet" ile, "kökünü kazıma azabı" manasının kastedildiğine delâlet eder. Ka'bî, ehl-i sünnete karşı şöyle cevap verir: "Ayetteki, "Sonra Allah, içlerinden kimini hidayete erdirmiş" ifadesi, "Kim hidayete ererse, Allah'ın hükmünde hidayete ermiş olur" demektir. Hak teâlâ, "Kiminin üzerine de dalâlet hak olmuştur" ifadesi ile de, "Dalâleti açık olanlar vardır" manasını kastetmiştir. Bu, bir zalime, "Senin zulmün hak oldu, yani ortaya çıktı" denilmesi gibidir. Bununla, "Onlar saptıklarında, Allah'ın artık onları saptırması hak olmuştur" manası kastedilmiştir. Bu tıpkı, "Allah, zalimleri dalâlete düşürür" (ibrahim, 27) ayetinde bahsedildiği gibidir. Bil ki biz, aklî ve kesin deliller ile, hidayet ve dalâletin ancak Allah'tan olduğunu birçok ayetin tefsirinde beyan ettik. Binaenaleyh o izahları tekrarlamanın bir manası yoktur. Mu'tezile'nin bu zoraki izahlarının ve hoş olmayan te'villerinin (yorumlarının) zayıf ve düşük olduklarını da defalarca izah ettik. Dolayısı ile bu izahı da tekrarlamaya hacet yoktur. Allah en iyi bilendir. Dördüncü Mesele Tağüt hakkında iki görüş vardır: a) Bununla, "Allah'ı bırakıp da taptığınız herşeye ibadet etmekten kaçının" manası murad edilmiştir. Buna göre, bu manadaki her şeye "tağût" denilir. b) Bunun, "Şeytanın sizi, kendisine taatta bulunmaya çağırması hususunda, tağuta yani şeytana tapmaktan kaçınınız" manası da kastedilmiş olabilir. Beşinci Mesele Ayetteki, "Kiminin üzerine de dalâlet hak olmuştur" ifadesi, biz ehl-i sünnet'in görüşünün doğruluğuna delalet eder. Çünkü Allahü teâlâ, onlardan bazılarının üzerine dalâletin hak olduğunu haber verince, bu kimselerden dalâletin sâdır olmaması imkansızdır. Aksi halde Allahü teâlâ'nın doğru olan haberi, yalana dönüşmüş olur ki bu imkânsızdır. İmkânsızı gerektiren şey de imkânsızdır. Binâenaleyh bu kimselerin dalâlete düşmemeleri imkânsızdır ve onlardan dalâletin sâdır olması, aklen vacip olmuş olur. Dolayısı ile bu, pek çok bakımdan biz (ehl-i sünnetin) görüşünün doğruluğuna delalet eden bir ayettir. Allah en iyi bilendir. Bu ayetin benzeri olanlar, Kur'an'da pek çoktur. Mesela, "(Allah) bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da dalâlet hak oldu" (A'raf, 30); "Üzerlerine Rabbinin kelimesi (hükmü) hak olmuş olanlar... iman etmezler" (Yunus, 96) ve "Andolsun ki bunların çoğunun üzerine o söz hak olmuştur. Artık bunlar iman etmezler" (Yasin, 7) ayetleri gibi. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şimdi yeryüzünde gezinin de, yalanlayanların akıbetinin nice olduğunu görün" buyurmuştur. Bu, "Yeryüzünde onların başına gelenlerin, sizin de başınıza gelebileceğini aniamak için, ibret almak için gezip dolaşın" demektir. Daha sonra, Cenâb-ı Hak, üzerine dalâlet hak olmuş kimsenin hidayete eremeyeceğini te'kid ederek, "(Ey Rasûlüm) sen (bütün gayretinle), onların hidayet bulmalarını istesen bile, Allah dalâlette bırakacağı kimselere, hidayeti nasib etmez buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Asım, Hamza ve Kisâî, yâ'nın fethası ve dâl'ın kesresi ile, lâ yehdî diye okurlarken; diğer kıraat imamları, bunu, yâ'nın zammesi ve dal'ın fethası ile la yuhdâ şeklinde okumuşlardır. Bunlardan birinci kıraat için şu iki izah yapılmıştır: a) "Allah, saptırdığı hiç kimseyi rüşde (hidayete) erdirmez." İşte ayeti, İbn Abbas (radıyallahü anh) bu şekilde manalandırmıştır. b) Buradaki hidayet, "ihtida" (hidayete erme) manasına gelmiş olabilir. Ferrâ şöyle der: "Araplar, "Adam hidayete erdi" manasında, derler. Buna göre ayetin manası, "Allah bir kimseyi saptırdığında, o kimse hidayete eremez" şeklinde olur. Daha meşhur (yaygın) olan ikinci kıraatla ilgili olarak da şu izah yapılır: "Allah, saptırdığı kimseleri hidayete erdirmez." Ayetteki, ifadesi, takdirindedir. Binaenaleyh ism-i mevsûl'e (yani edatına râcî olarak bulunması gereken "hû" zamiri mahzûftur. Bu, (A'raf, 186) ayeti ile, "Allah'tan sonra yani Allah'ın onu saptırmasından sonra,, ona kim hidayet edecek" (Casiye, 23)ayetlerinde olduğu gibidir. Daha sonra Allahü teâlâ "Onların bir yardımcıları da yoktur" buyurmuştur. Bu "Onlar için, ne dünyada, ne de ahirette, İstek ve arzuları hususunda kendilerine yardımcı ve destek olacak hiç kimse yoktur" demektir. Ben derim ki: Bu ayetlerin baş tarafı, Mu'tezile'nin görüşünün doğru olduğu zannını verir. Sonu ise, biz (ehl-i sünnetin) görüşüne delalet eden birçok izahı ihtiva etmektedir. Ayetlerin çoğu, bu iki tür özelliği taşımaktadır. Allah en iyi bilendir. Ölümden Sonra Diriliş |
﴾ 37 ﴿