40

"Onlar, "ölecek kimseyi Allah diriltmez" diye, olanca güçleri ile Allah adına yemin ettiler. Hayır, bu O'nun üzerinde, gerçek bir va'addir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Onlara hakkında ihtilaf edegeldikleri şeyi açıklasın, kâfirler de kendilerinin ne yalancı kimseler olduklarını bilsin diye, birşeyi dilediğimiz zaman, sözümüz ona ancak, dememizden ibarettir. O da, derhal oluverir".

Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki bu, nübüvveti inkâr hususunda ileri sürülen dördüncü şüphedir. Bunu inkâr edenler şöyle derler: "Öldükten sonra dirilme, haşr ve neşr olduğunu söylemek asılsızdır. Binâenaleyh, peygamberlik diye birşeyin de olmaması gerekir."

Buradaki birinci öncül (mukaddime) şöyle izah edilir: İnsan, şu belli bedenin dışında birşey değildir. Dolayısı ile ölüp, parçalan birbirinden ayrılıp, paramparça olduğunda ve şırdengesi ve yapısı tamamen yok olduğunda, onun aynısının tekrar geri dönmesi (meydana gelmesi) imkânsız olur. Çünkü bu şey, yol: olup bittiğinde ve tükendiğinde, yok olup tükenmesinden sonra, ne bir zatı, ne de bir hakikati kalır. O halde geriye dönecek (meydana gelecek) şeyin, birinciden başka birşey olması gerekir. Bu sebeple bu, onun aynısı olamaz.

İkinci mukaddime, yani "öldükten sonra dirilme asılsız olunca, peygamberlik de asılsız olur" şeklindeki mukaddime de şu iki şekilde izah edilir:

1) Hazret-i Muhammed "me'ad"e (âhirete-öldükten sonra dirilmeye) imana davet etmektedir. Bu iddia asılsız olunca, onun, bâtıl bir şeye davet ettiği sabit olmuş olur. Kim de böyle olursa, doğru bir peygamber olamaz.

2) Hazret-i  Muhammed, kendisinin nübüvvetini, mükâfaata teşvik ve ikâbtan korkutmak için de, Allah'a itaatin vacip olduğunu söylüyor. Bütün bunların bir aslı olmayınca, O'nun peygamberliği de asılsız olmuş olur.

Bunu iyice anladığın zaman biz diyoruz ki, ayetteki "Onlar, "ölecek kimseyi Allah diriltmez" diye, olanca güçleri ile Allah adına yemin ettiler" ifadesi, "Onlar birşeyin yok olup, tamamen fâni ve bitmiş birşey "aline geldiğinde, artık bundan sonra, aynen geri dönemeyeceği (tekrar meydana gelemeyeceği), aksine bu şekilde dönecek olanın, evvelkinden başka birşey olduğu "ususunda kesin bir bilginin olduğuna yemin ediyorlar" demektir. Binaenaleyh ayetteki bu yemin, onların o kimsenin yok olduktan sonra aynen geriye dönmesinin aklın bedahetine göre (açıkça) imkânsız olduğu hususunda zaruri bir bilginin bulunduğunu iddia ettiklerine bir işarettir. Halbuki kalplerinde ve akıllarında, bu zaruri ilmi inkâr ediyorlardı.

"Öldükten sonra dirilme bâtıl olunca, peygamberlik de bâtıl olur" şeklindeki sözlerinin izahını, Allahü teâlâ açıkça yapmamıştır. Çünkü bu, ilk anda akla gelen açık bir manadır. İşte bu sebepten ötürü onlar, sözlerinde bunu açıkça ifade etmemişlerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Öldükten sonra dirilmenin mümkün bir iş olduğunu açıklamıştır. Buna şu iki şey delalet eder:

1) Bu, Allah'ın üzerine düşen hak bir vaaddir. Binâenaleyh Allah'ın bunu gerçekleştirmesi gerekir. Cenâb-ı Hak daha sonra, bunun hangi sebepten ötürü, Asrine hak bir vaad olduğunu beyan etmiştir. Bu sebep de, Allahü teâlâ'nın, itaat eden ile isyan edeni, haklı ile haksızı, zalim ile mazlumu birbirinden ayırmasıdır. Bu da, ayet-i kerimedeki "Onlara hakkında ihtilaf edegeldikleri şeyi açıklasın, kâfirler de kendilerinin ne yalancı kimseler olduklarını bilsin diye..." kısmının anlattığı husustur ki biz bu hususu, Yûnus sûresinde, geniş geniş anlatmıştık.

2) Haşr'in ve neşr'in mümkün olduğunu şu sekide izah edebiliriz: Allahü teâlâ'nın, eşyânın mucidi ve onların yaratıcısı olması, daha önce geçmiş olan bir maddeye, bir zamana ve bir alete dayanmaz. Bu böyledir; zira Allah eşyayı, sırf kudreti ve meşîeti ile îcad eder, yaratır. O'nun kudretini geri çevirebilecek hiçbir şey olmadığı gibi, dilemesine ve irâdesine mani olabilecek hiçbir şey de yoktur. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak, karşı çıkılmaktan uzak ve ben olan bu nüfuzunu, "Bir şeyi dilediğimiz zaman, sözümüz ona ancak "ol" dememizden ibarettir. O da, derhal oluverir" buyurarak açıklamıştır. Durum böyle olup, Allah başlangıçta yaratmaya kadir olunca, onu, ikinci kez yaratmaya (iadeye) de kadir olması gerekir. Böylece, bu iki kesin ile, öldükten sonra dirilmenin, haşrin, neşrin ve Kıyametin hak ve doğru olduğu sabit olmuş olur. İşte müşrikler, bu temel düsturu tenkit edip kabul etmedikleri için, nübüvvet müessesesinin doğruluğunu da tenkit edip kabul etmemişlerdir. Binâenaleyh, onların bu temel düsturu tenkit etmeleri geçersiz ve batıl olunca, nübüvvet müessesesini tenkit etmeleri de bâtıl olur. Allah en iyisini bilendir.

İkinci Mesele

Ayet-i kerimedeki "Onlar, olanca güçleriyle Allah adına yemin ettiler" cümlesi, müşrik olan kimseler adına nakledilmiş bir nakildir. Ayetteki belâ "hayır" ifadesi ise, nefyden sonra gelen ifadeyi isbat etmek içindir. O halde bu, "Elbette, ö onları öldükten sonra da diriltir!" demek olur. Ayetteki "bu O'nun üzerinde, gerçek bir vaaddir" ifadesi de, te'kid için getirilmiş olan mef'ul-ü mutlaktır. Yani, "Allah, öldükten sonra diriltmeyi, kendisinde herhangi bir cayma olmayan hak ve gerçek bir vaad ile vaadetti" demektir. Çünkü O'nun, "O onları diriltir" şeklindeki ifadesi, "O onları diriltmeyi vaadetti" manasına delâlet eder. Ayetteki "Onlara hakkında ihtilaf edegeldikleri şeyi açıklasın... diye" ifadesi, "Onlara, öldükten sonra dirilme gibi, hakkında ihtilaf ettikleri hususları beyan etmek için..." demektir ki, bu da, "Elbette, Allah onları, hem ihtilaf ettikleri şeyleri onlara beyan etmek, hem de kâfirlerin, hakkında yemin ettikleri hususlarda yalancı olduklarını bilip anlamaları için, öldükten sonra diriltecektir..." demektir.

Kün Emrinin İzahı

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Bir şeyi dilediğimiz zaman, sözümüz ona ancak "ol" dememizden ibarettir. O da, derhal oluverir" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bir kimse şöyle diyebilir: Allah'ın "ol" ifadesi, eğer yok (var olmayan) bir şeye hîtâb ise, bu imkânsızdır. Yok, eğer var olmuşa,mevcut olana bir hitap ise, bu da zaten mevcut olanın var olmasını emretmek olur ki, bu da imkânsızdır."

Cevap: Bu, ne bir konuşmanın, ne de bir beraberliğin olmadığının bir temsili, hem de mahlukata akledebilecekleri, anlayabilecekleri bir üslubla hitap olup, "ma'dûm" (var olmayan)a bir hitap değildir. Çünkü, Allahü teâlâ'nın İrade ettiği şsy, her halükârda muhakkak ve dilediği süratte tahakkuk edecektir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak, dünya ve ahireti, bu ikisinde yer alan yerleri ve gökleri bir göz açıp kapama süresi içinde yaratmak isteseydi, O buna kesinkes kadir olurdu, buna gücü yeterdi! Ancak ne var ki kullara, akıllan nisbetinde bu şekilde hitap olunmuştur.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, ayetteki kavtünâ kelimesi mübtedâ, en nekûle kelimesi de, onun haberidir. İfadeleri de, "meydana gelme ve var olma" anlamında, "nakıs" değil, tam bir fiil olan "kâne" fiilindendirler. Buna göre bu, "Biz, bir şeyin meydana gelmesini dileyip istediğimizde, bu, o şeye, "ot, meydana gel" dememizden başka bir şey olmaz. O da, bunun hemen peşinden, arada bir süre söz konusu olmaksızın meydana geliverir, olur!" demektir.

Üçüncü Mesele

İbn Âmir ve Kisâi nûn'un nasbi ile yekûne şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları, ref ile yekûnu şeklinde okumuşlardır. Ferrâ şöyle der: "Bu fiili ref ile okumanın izahı şu şekilde yapılabilir: "Cenâb-ı Hakk'ın, en nekûle lehu ifadesinin, sözün ve manasının tamamlanmış olduğu bir ifade kabul edilerek, daha sonra da bu durumdan, o şeyin olacağı hal ile haber verilir. Bu, tıpkı "İrme Zeyden yekfîhi en âmure fe yef'alu" "Zeyd'e emretmem yeter; o hemen yapar" denilmesi gibidir. Bu cümlede, "Fe yef'alu ' kelimesi, yeni bir cümle (mübtedâ) kabul edilerek, merfû kılınmıştır. Bu ifadeyi mansûb okumanın izahı ise, senin onu, daha önceki en nekûle ifadesine atfetmendir. Buna göre mana, "Bizim ona, "ol" dememiz ve onun da oluvermesidir" şeklinde olur." Bu aynı zamanda, bütün nahivcilerin de görüşüdür. Zeccac, bu ifadenin, kün emrinin cevabı olmak üzere, mansub olabileceğini ileri sürerken, Ebu Ali el-Fârisi de şöyle demiştir: "Kün" lafzı, her ne kadar emir kalıbında bir ifade ise de, aslında bu ifadeyle burada emretmek manası kastedilmeyip, bu, Allah en iyisini bilir ya, o şeyin meydana geleceğini ve olacağını haber vermektir. Durum böyle olunca da, Zeccac'ın "bu kelime, "kün" (ol) emrinin cevabı olarak mansûb kılınmıştır" şeklindeki görüşü bâtıl olmuş olur. Allah en iyisini bilendir.

Dördüncü Mesele

Alimlerimizden bazıları, Kur'ân'ın "kadîm" bir kelâm olduğu hususunda bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir şeyi dilediğimiz zaman, sözümüz ona ancak, "ol" dememizden ibarettir. O da, derhal oluverir" buyruğu O'nun bir şeyi icat etmek, yaratmak istediğinde ona, "ol" dediğine, onun da olduğuna delalet etmektedir. Binâenaleyh, Allah'ın "ol" emri, şayet "hâdis-sonradan olma" olsaydı, o zaman bunu icat etmekte, ona "ol" demeye muhtaç olurdu ki, bu teselsüle sebebiyet verir. Teselsül ise, imkânsızdır. Böylece Allah'ın kelâmının "kadîm" olduğu sabit olmuş olur.

Bil ki bu delii, bence çok kuvvetli bir delil değildir. Bunu birkaç yönden izah edebiliriz:

1) "İzâ" edatı, tekrar manası ifade etmez. Bunun delili şudur: Bir kimse hanımına, "o eve girdiğinde, boşsun" dese de, o kadın da, o eve bir kere girmiş olsa, o kadın bir talâkla boş olur. Binâenaleyh kadın, aynı eve ikinci kez girdiğinde ikinci talâk vaki olmaz. Binâenaleyh "izâ" edatının tekrarı ifade etmediğini anlamış oluyoruz. Durum böyle olunca, Allahü teâlâ'nın yaratıp icat ettiği her şey hususunda, ona, "ol" demesi gerekmez. Dolayısıyla bundan, teselsül neticesi çıkmaz.

2) Eğer bu delil doğru olsaydı, o zaman "kün" lafzının da kadîm olduğuna hükmetmek gerekirdi ki, bu, batıl olduğu zaruri olarak bilinen bir husustur. Çünkü, "kün" lafzı, kâf ve nûn'dan meydana gelmiş bir kelimedir. Kâf varken, nûn yoktu. Nün gelince, kâf ile beraber bulundu. Bu da, "kün" kelimesinin "kadîm" olmasının imkânsız olduğuna delâlet eder. Alimlerimizin iddia ettikleri husus, onun, burada söz konusu olanın "kün" lafzından başka olan "kadîm" bir sıfat olduğudur. O halde, alimlerimiz ayetin kendisine delâlet ettiği şeyi söylememişler; aksine onların söylediği şey ise, ayetin kendisine delalet etmediği husustur. Böylece bu delile tutunmak, sakıt (düşmüş) olur.

3) Bir kimse, "Falanca herhangi bir söz söyleyip herhangi bir iş yaptığında, o, bu hususta Allah'a sığınır" dediğinde, hiç kimse, "Onun Allah'a sığınması, fiillerinden bir fiildir" demez. Böylece bundan, sonsuza kadar, her yardım istemeden önce başka bir yardım istemenin bulunduğu neticesi ortaya çıkar. Çünkü bu söz, örfe göre bâtıldır. İşte, alimlerimizin dedikleri de bunun gibidir.

4) Bu ayet, birkaç bakımdan, sözün hadis olduğunu bildirmektedir.

a) Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir şeyi dilediğimiz zaman, sözümüz ona ancak ..." ifadesi, sözün irade ile meydana gelmesini iktizâ ader. Böyle olan her şey ise, muhdestir.

b) Söz, "izâ" kelimesi ta'lik edilmiş, bağlanmıştır. Halbuki, "izâ" lafzının, gelecek ifade eden bir fiilin başına geldiği hususunda şüphe yoktur.

c) Cenâb-ı Hakk'ın, "en nekûle" ifadesinin, gelecek bir manayı haber verdiğinde ("ona... dememizdir, diyecek olmamızdır") ihtilaf yoktur.

d) Cenâb-ı Hakk'ın "kün feyekûn" olma işinin, "kün" emrinin akabinde olduğuna delalet eder. O halde "ol" emri, bir an bile olsa, olma işinin tahakkuk etmesinden öncedir. Bir an dahi olsa, olacak şeyin önüne geçenin, Önünde bulunanın da, "muhdes" olması gerekir.

e) Bu ifade Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın emri yerine getirilmiştir" (Abzâb. 37); "Allah'ın emri, behemehal yerini bulan bir kaderdir"(Ahzâb. 38); "Allah, kelâmının en güzelini (...) indirmiştir" (zumer, 23); "Öyleyse onlar da (...) onun gibi bir söz getirsinler" (Tur, 34) ve "Ondan önce de bir rehber ve bir rahmet olmak üzere Musa'nın kitabı..."(hûd, 17) ifadesiyle çelişir.

Buna göre eğer, "Farzedelim ki bu ayet, kelâmullahın kadîm olduğuna delalet etmiyor ve siz de, bunun, kelâmının hadis olduğuna delâlet ettiğini söylediniz. O halde, buna verilecek cevap nedir?" denilirse, biz deriz ki:

Biz, bu delilleri, harflerden ve seslerden meydana gelmiş, hissolunan, duyulan bir kelâm manasına alırız ki, biz de, böyle olan bir kelâmın "muhdes" ve "mahlûk" olduğunu söylüyoruz. Allah, en iyisini bilendir.

Hicret Edenlerin Mükâfaatı

40 ﴿