42

"Zulme uğratıldıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri biz, dünyada elbette güzel bir biçimde yerleştiririz. Ahiret mükâfaatı ise elbette daha büyüktür (Kâfirler bunu keşke) bilmiş olsalardı! (O muhacirler hak yolunda), sabr ü sebat edenler ve ancak Rablerine güvenip dayanmakta olanlardır".

Bil ki Allahü teâlâ, Kâfirlerin, öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr etme hususunda olanca güçleriyle yemin ettiklerini nakledince, bu onların, kendi azgınlık, cehalet ve sapıklıktan içinde devam edip kalakaldıklarına delâlet etmiş olur. Bu gibi hallere düşenlerin ise, müslümanlara eziyet edip zarar vermeye ve onları çeşitli azaplara düçâr etmeye yönelmeleri pek tabiidir. Bu durumda da, mü'minlerin. kendi yurtlarından ve yuvalarından hicret etmeleri kaçınılmaz olarak gerekir. Böylece Allahü teâlâ bu ayette, o hicretin hükmünün ne olduğunu ve hicret edip, sabrederek Allah'a güvenmiş olmaları bakımından, o muhacirlere dünyada verdiği hasenat ile, ahirette vereceği mükâfaatı beyan etmiştir ki, bu, başkalarını, Allah'a itaat etme hususunda bir teşvik olmuş olur. İbn Abbas (radıyallahü anh), bu ayetin, Kureyş'in köleleri olan, sahabeden altı kişi, yani Suheyb, Bilâl, Ammar, Habbâb, Abis ve Cübeyr hakkında nazil olmuştur kî, Kureyş, onları İslâmiyet'ten geri çevirmek için, onlara ellerinden gelen her türlü işkenceyi yapmaya başlamışlardı.

Suheyb, Kureyşlilere, "Ben, ihtiyar, yaşlı bir adamım. Sizin lehinize olsam bile, size faydam dokunmaz. Sizin aleyhinize olsam, size zararım dokunamaz" dedi de, onlardan canını, mal karşılığı fidye ile kurtardı. Ebu Bekir, Suheyb'i görünce ona: "Alışverişin kazançtı oldu, ey Suheyb" demiş, Ömer de, "Suheyb, ne güzel adamdır! Allah'tan korkmasaydı bite, yine O'na isyan etmezdi" demiştir ki, bu ona yapılmış büyük bir övgüdür. Hazret-i Ömer bu sözüyle şunu kastetmişti: "Allah, cehennemi yaratmasaydı da, Suheyb yine O'na itaat ederdi." O halde, Allah cehennemi yaratmış iken, onun hakkındaki zannın ya nasıl olur!"

Diğerlerine gelince: Onlar, Mekkelilerin istemiş olduğu, kelime-i küfür ve İslâm'dan dönme gibi bazı şeyleri (zahiren) söylemişler, böylece Kureyş onlara işkence etmeyi bırakmış, daha sonra da onlar hicret etmişlerdir. İşte bundan dolayı bu ayet nazil olmuş, Allahü teâlâ böylece bu ayet ile, hem hicretin hem de muhacirlerin mevki ve makamlarının büyüklüğünü beyan buyurmuştur ki, bu husus izahtan varestedir. Nasıl ki, ensârın onlara olan yardımıyla, muhacirlerin durumu kuvvetlenmiş ise, onların hicret etmeleri sebebiyle de, İslâm'ın kudret ve kuvveti aşikâr olmuştur.

Cenâb-ı Hak, "Allah yolunda hicret edenler..." ifadesiyle, Allah için olmadığı zaman hicretin bir değerinin olmayacağına; bunun, tıpkı bir şehirden başka bir şehre geçmek gibi olacağına işaret etmek istemiştir. Daha sonraki "Zulme uğratıldıktan sonra" buyruğunun manası "Onlar, kâfirlerin elinden zulüm görmüşlerdi. Çünkü kâfirler onlara işkence ediyorlardı" demektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "onları biz, dünyada elbette güzel bir biçimde yerleştiririz" buyurmuştur ki, bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:

1) Ayetteki "hasene" kelimesi, fiilinin mefûlü mutlak'ı olan bir sıfatı olup, bunun takdiri, "(tebvieten haseneten)" şeklindedir. Hazret-i Ali bu kısmı (ibvâ'eten haseneten) şeklinde okumuştur.

2) Bu, "Biz onları, dünyada güzel bir şekilde konaklattırır, yerleştiririz" demektir ki bu güzel yerleştirmede, onların, kendilerine zulmeden Mekkelilere, bütün Arap yarımadasına ve, doğu ve batıya hükümran olmalarıdır. Hazret-i Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "O, muhacirlerden birisine bir bağışta bulunduğunda, "Şunu al, Allah bunu sana mübarek kılsın. Bu, Allah'ın bu dünyada sana vaadettiğidir. O'nun, senin için ahirette ayırdığı ise, daha büyüktür" derdi."

3) Bu, "Onları, güzel bir yere yerleştireceğiz, konaklattıracağız" manasındadır. Bu yer de, Medine'dir. Çünkü Medineliler o muhacirleri, bağırlarına basmışlar ve onlara, gerekli olan her yardımı yapmışlardır. Bu, Hasan el-Basri, Şa'bî ve Katâde'nin görüşüdür. Buna göre ifadenin takdiri, "Biz onları, dünyada güzel bir yurda, veya güzel bir beldeye, yani Medine'ye yerleştireceğiz" şeklindedir.

Daha sonra Hak teâlâ "Ahiret mükâfaatına gelince, bu, en büyük, en yüce ve en kıymetli olan ücrettir. Ah bir bilselerdi!" buyurmuştur. Bu ifâdelerdeki vav zamirlerinin kime râci olduğu hususunda iki görüş bulunmaktadır:

1) Bu, kâfirlerle ilgilidir. Yani, "Şayet o kâfirler, Allahü teâlâ'nın, ellerinde bulundurdukları o "mustaz'aflar" (mazlumlar) için, duaya ve ahirette neler hazırlayıp biriktirdiğini ah bir bilebiiselerdi, o kâfirler de o muhacirlerin dinine girmeyi arzularlardı" demektir,

2) Bu, muhacirlerle ilgili bir zamirdir. Yani, "O muhacirler şayet, bunu bir îbilselerdi, onlar daha çok gayret gösterir ve daha çok sabrederlerdi" demektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(O muhacirler hak yolunda), sabr u sebat edenler ve ancak Rablerine güvenip dayanmakta olanlardır" buyurmuştur. Bu ayetin başındaki (......) kelimesinin terkipteki yeri hususunda şu izahlar yapılmıştır:

1) Bu, daha önceki ayetin başındaki ".. .hicret edenler..." ifadesinden bedeldir.

2) Ayetin takdirinin, "Humu'llezîne saberû..." "Onlar sabredenlerdir."

3) Veya, ayetin takdiri, "A'nî ellezine saberû" "sabredenleri kastediyorum" şeklinde olmasıdır ki, bu son iki izahın ikisi de medh ifade eder. Buna göre mana, "Onlar, işkenceye, Allah'ın haram kıldığı vatandan ayrılmaya, Allah yolunda cihad edip mallarını ve canlarını harcama hususunda sabırlıdırlar" şeklinde olur. Netice olarak diyebiliriz ki, bu hususta hem sabretmeleri hem de tevekkülleri zikredilmiştir. etmelerine gelince: Bu onların, nefislerini (benliklerini) ezme ve terbiye etmeye gayret göstermeleri; tevekkül etmelerine gelince: Bu da onların, mahlukatın tamamıyla olan münasebetlerini kesip, tamamıyla Hakk'a yönelmeleridir. O halde birincisi "sülük İlâllah" Allah'a giden yola girme"nin başlangıcı; ikincisi ise, bu yolun sonu ve nihayetidir. Allah en iyi bilendir,

42 ﴿