47

"Senden evvel kendilerine vahyeder olduğumuz erkeklerden başkasını, biz peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun. (O peygamberler) apaçık burhanlarla ve kitaplarla (gönderildiler). Biz sana da, Kûr'ân'ı indirdik. Ta ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın ve ta ki onlar da, fikirlerini iyice kullansınlar. Fesat plânları yapanlar, Allah'ın, kendilerini yere batıracağından yahut hissedemeyecekleri cihetlerden kendilerine azabın gelip çatacağından emin mi oldular? Yahut onlar, dönüp dolaşırlarken, Allah'ın kendilerini yakalayıvermesinden bir eman mı aldılar ki? Onlar hiçbir surette Allah'ı aciz bırakıcı değillerdir. Yoksa onlar, Allah'ın, kendilerini tedricen azaltmak suretiyle cezalandırmasından mı emin oldular? Demek ki Rabbin, hakikaten çok şefkatli, çok merhametlidir".

Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

İnsan peygamber Olamaz İddiası

Bil Ki bu, nübüvvet müessesesini kabul etmeyenlerin beşinci şüphesidir ki, onlar şöyle demek istemişlerdir: "Allah, beşer olan bir peygamber göndermekten çok çok yüce ve münezzehtir. Aksine O, bize bir peygamber göndermek istemiş olsaydı, bir melek gönderirdi." Biz bu şüphenin izahını En'âm Sûresi'nde yapmıştık (Enam, 9). Binâenaleyh, bu izahı burada tekrarlamayacağız. Bu ayetin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, o münkirlerin söylediğini naklettiği şu ayetlerdir: "Ona bir melek gönderilmeli değil miydi?" (En'âm, 8); "Bizim gibi, iki beşere iman mı edeceksiniz?" (Mü'minun, 47); "Bu, sizin gibi bir beşerden başkası değildir. Sizin yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden içiyor"(Mü'minun,33); "İçlerinden bir adama yaptığımız vahiy insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu..." (Yunus, 2) ve "Ona bir melek indirilip de beraberinde bir uyarıcı bulunmalı değil miydi?"(Furkan. 7)

İşte Cenâb-ı Hak bu şüpheye, "Senden evvel kendilerine vahyeder olduğumuz erkeklerden başkasını, biz peygamber göndermedik" ifadesiyle cevap vermiştir ki bu, "Allah'ın, mahlûkatı yaratıp da mükellef tuttuğu ilk zamandan itibaren âdeti ve kanunu sadece beşer olan bir peygamber göndermesi olmuştur. Binâenaleyh, Allah'ın bu sünneti devam edegelmektedir. Bu sebeple o cahillerin bu tür tutarsız ve zayıf sorularla ileri sürdükleri bu tenkitler, eskiden beri hep süregelen tenkitlerdir. Onlara iltifat edilmez" manasındadır.

Kadın Peygamber Olur mu?

Ayet, Allahü teâlâ'nın, hem kadın peygamber göndermediğine, hem de melekleri peygamber olarak göndermediğine delâlet etmektedir. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hakk'ın, "Melekleri...elçiler yapan" (Fatır, 1) ifadesinin zahiri, meleğin, diğer meleklere gönderilen Allah elçileri olduğuna delalet etmektedir. Binaenaleyh, bu ayetin zahiri, Allahü teâlâ'nın, insanlara melek olan bir peygamber göndermediğine bir delil olmuş olur. Kâdi şöyle der: "Ebu Ali el-Cübbaî Allah'ın, peygamberlerine ancak insan suretinde olan melek gönderdiğini iddia etmiştir. Belki de Ebu Ali bu sözüyle, Allah'ın, ümmetleri huzurunda peygamberlerine gönderdiği meleğin insan suretinde olduğunu kastetmiştir. Çünkü böyle olduğu zaman, meleğin mutlaka, insan suretinde olması gerekir. Nitekim rivayet olunduğuna göre Cebrail (aleyhisselâm) de, Hazret-i Peygamber'in yanında Dihyetü'l-Kelbî veya Surâka'nın kılığında bulunurdu. Biz böyle dedik; çünkü meleklerin, Allah'tan aldıkları görevi, O'nun peygamberlerine ulaştırdıklarında, kendi aslî melekî suretlerinde kaldıkları malûmdur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Cebrail (aleyhisselâm)'i, kendi suretinde iki kez gördüğü rivayet edilmiştir ki, ulemâ, Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun ki onu, diğer bir defa da Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında gördü"(Necm, 13) ayetini de bu manada anlamışlardır.

Ehlu'z-Zikr Kimlerdir?

Allahü teâlâ, bu şekilde bahsedince bunun peşinden "Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetteki "zikir ehli" ifadesiyle ne kasdedildiği hususunda da şu izahlar yapılmıştır:

a) İbn Abbas (radıyallahü anh), Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayette Tevrat'a inananları murat ettiğini; "zikir" sözüyle de Tevrat'ın kastedildiğini, bunun böyle olduğunun delilinin ise, "Andolsun Tevrât'dan sonra Zebur'da da yazmışızdır ki.." (Enbiya, 105) ayeti olduğunu; bu ayetteki "zikir" ile de, aynı şekilde Tevrat'ın kastedildiğini söylemiştir.

b) Zeccâc şöyle demiştir: "Bu ayetin manası, Allah'ın kitaplarının manalarını bilen "Kitap ehli"nden sorun. Çünkü onlar, peygamberlerin tamamının beşer olduğunu bilirler" şeklindedir.

c) Bu ifadeyle, geçmiş ümmetlerin haberlerini bilenler kastedilmiştir. Çünkü bir şeyi bilen, o şeyi hatırlayabilir.

d) Zeccâc, bunun manasının, "ilim ve araştırma ile tezekkürde bulunan, hatırlayan herkese sorun" şeklinde olduğunu söylemiştir.

Ben de derim ki: Görünen odur ki bu şüphe, -ki bu o müşriklerin, "Allah, beşer olan bir peygamber göndermekten yücedir, münezzehtir" şeklindeki sözleridir- işte bu şüpheye Mekke kâfirleri tutunmuşlardı. Öte yandan, onlar, yahudî ve hristiyanların ilim ve kitap erbabı olduğunu kabul ediyorlardı. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hak, onlara, kendilerine bu şüphenin zayıf ve sakıt, önemsiz olduğunu beyan etmeleri için, bu meselede yahudî ve hıristiyanlara müracaat etmelerini emretmiştir. Çünkü, yahudi ve hıristiyanların, mutlaka bu şüphenin astı esası olmadığını, yersiz olduğunu ortaya koymaları gerekir.

Müçtehidin Başkasını Taklidi

Alimler, müçtehidin, bir başka müçtehidi taklit edip edemeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları bunun caiz olduğunu ileri sürmüşler ve bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "İki müçtehitten birisi bir şeyi bilemediği zaman, Cenab-ı Hakk'ın, "Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun" ayetinden dolayı, onun o şeyi bilen başka bir müçtehide başvurması vacip olur. Binâenaleyh, bu vacip olmasa dahi, en azından caiz olur.

Kıyasın Hüccetliği

Kıyası kabul etmeyenler, bu ayetle istidlal ederek şöyledemişlerdir: Mükellefin başına bir olay geldiğinde, bir şeyle karşılaştığında, eğer o onun hükmünü bilirse, kıyas yapması caiz olmaz. Yok eğer bilmezse, bu ayetin ifade ettiği zahiri manadan dolayı onun bunu bir başkasına sorması ge'ekir. Binâenaleyh, kıyas bir hüccet ve bir delil olmuş olsaydı, onun bu hükmü kıyas yaparak istinbât etmesi mümkün olduğu için, bunu bilen bir kimseye sorması vacip olmazdı. O halde, kıyas ile amel etmeyi caiz görmenin, bu ayetin zahiriyle amel etmemeyi gerektirdiği sabit olmuş olur. Binaenaleyh, kıyasın caiz olmaması gerekir. Allah en iyisini bilendir. Buna şu şekilde cevap verilebilir: Kıyas ile amel etmenin caiz ve mümkün olduğu, sahabenin icmâı ile sabittir. Halbuki icmâ, bu delilden daha kuvvetlidir. Allah en iyi bilendir. Daha sonra Cenâb-ı Hak apaçık burhanlarla ve kitaplarla..." buyurmuştur. Bunda iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Alimler, bu ifadenin başındaki bâ harf-i cerini gerektiren şeyin ne olduğu hususunda şu izahları yapmışlardır:

1) Bu ifadenin takdiri, "senden evvel apaçık burhanlar ve kitaplarla kendilerine vahyeder olduğumuz erkeklerden başkasını, biz peygamber göndermedik.." şeklindedir. Ferrâ bunu yadırgamış ve şöyle demiştir: "İllâ"dan önce bulunan şeyin sılası, illâ'dan sonraya kalamaz. Bunun delili şudur: "Müstesna minh, sılasıyla birlikte illâ'dan önce bulunanların tamamıdır. Binâenaleyh, bu toplam tamamıyla zikredilmediği sürece, istisna edatının müstesnaya dahil olması imkânsız olur."

2) İfadenin takdiri, "Biz senden evvel ancak, kendilerine apaçık burhanlar ve kitaplarla vahyettiğimiz adamlardan başkasını peygamber olarak göndermedik" şeklindedir. Böyle olması halinde, Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifadeleri, müstesnaya taalluk eder.

3) Bu ifadenin başındaki müteallak hazfedilmiş olup, bunun takdiri, "Biz onları, beyyinelerle gönderdik" şeklindedir. Bu, Ferra'nın görüşü olup, şöyle demiştir: "Bu ifadenin bir benzeri de "Zeyd'e, ancak senin kardeşin uğradı" cümlesinde, önce"senin kardeşinden başkası uğramadı" deyip, sonra da, "bi Zeydin" (Zeyd'e) şeklinde ilave etmendir.

4) Buradaki "zikr" kelimesinin, "ilim" manasına alınmasıdır. Buna göre ayetin takdirî manası, "Eğer bilmiyorsanız, apaçık burhanları ve kitapları bilenlere sorunuz" şeklindedir.

5) İfadenin takdiri, "Eğer, apaçık burhanları ve kitapları bilmiyorsanız, ilim ehline sorunuz" şeklindedir.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "apaçık burhanlarla ve kitaplarla " ifadesi risaletin (peygamberliğin) kendisiyle kemale erdiği her şeyi içine alan kapsayıcı bir ifadedir. Çünkü risalet işi, risalet iddiasında bulunanın doğruluğuna delalet eden mucizelere dayanır ki bu, ayette "beyyinât ' sözüyle ifade edilmiştir; peygamberlerin, Allah'tan aldığı talimattan, O'nun kullarına tebliğ edip ulaştırmasına dayanır ki, bu da ayeti kerimede "zuhur" kelimesiyle ifade edilmiştir.

Kur'ân'ı Hazret-i Peygamber Açıklar

Daha sonra, Cenâb-ı Hak, "Biz sana da, Kur'ân'ı indirdik. Ta ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu sözün zahiri, ayette bahsedilen bu "zikr"in, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in izahına muhtaç olduğunu ifade etmektedir. Beyâna muhtaç olan şey ise, "mücmel"dir. O halde bu nassın zahiri, Kur'ân'ın tamamının mücmel olmasını iktizâ eder. İşte bu husustan dolayı bazıları, "Her ne zaman Kur'ân ile hadis arasında bir tearuz bulunursa, hadisin öne alınması (ona uyulması) gerekir. Çünkü Kur'ân, mücmeldir. Bunun delili ise, bu ayettir. Haber, hadis ise, bu ayetin delaletiyle onun mübeyyine, açıklayıcısıdır. Mübeyyen ise, mücmele takdim edilir" demişlerdir.

Buna şu şekilde cevap verilir: Kur'ân'ın bir kısmı muhkem, bir kısmı müteşâbihtir. Muhkem olanın, "mübeyyen" olması gerekir. Böylece, Kur'ân'ın tamamının mücmel : madiği, aksine onda mücmel olan bazı ayetlerin bulunduğu sabit olmuş olur.

O halde, "Ta ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın " ifadesi, mücmel olanları..." manasına hamledilir.

İkinci Mesele

Bu ayetin zahiri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Allahü teâlâ'nın, mükelleflere indirdiği her şeyi beyan edici olmasını gerektirir. İşte bu noktada, kıyası kabul etmeyenler şöyle demişlerdir: "Şayet kıyas hüccet olsaydı, mükellefin, o hükmü kıyas yoluyla da anlayıp beyan etmesi ihtimali bulunduğu için, Hazret-i Peygamber'e, Allahü teâlâ'nın, mükelleflere indirdiği herşeyi beyân etmesi vacip olmazdı. Bu ayet, bütün mükellefiyet ve hükümleri beyan edenin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğuna delalet edince, kıyasın bir hüccet olmadığını anlamış oluyoruz."

Buna şu şekilde cevap verilebilir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kıyasın bir hüccet olduğunu beyan edip, kim de hüküm ve mükellefiyetleri ortaya koyma, izah etme hususunda kıyasa başvurursa, bu, aslında, Hazret-i Peygamber'in beyanına başvurma olmuş olur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Fesat plânları yapanlar (...) emin mi oldular" buyurmuştur. Arapça'da mekr gizlice fesat çıkarma gayretine girmek anlamına gelir. O halde, bu ayette bir muzmar ifadenin bulunduğunu söylemek gerekir. Buna göre kelamın takdiri, "mekerû el-mekerâti's-seyyiâtl" "kötü hileler düzenler.... emin mi oldular?" şeklinde olup, bununla, Mekkelilerle Medine'nin etrafında yer alan kimseler kastedilmiştir. Kelbî, bu ayetteki "el-mekr" kelimesiyle, onların, Allah'tan başkasına ibadetle meşgul olmalarının kastedildiğini söylemiştir ki, doğruya en yakın olanıysa, bununla, onların, hem Hazret-i Peygamber'e, hem de ashabına eziyet etmek için, gizli bir biçimde sarfettikleri çabalarının kastedilmiş olmasıdır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, onları tenkit için şu dört şeyi ileri sürmüştür:

1) Allah'ın, tıpkı Karun'u yere batırması gibi, onları da yere batırması...

2) Onlara, hiç ummadıkları bir cihetten azabın gelip çatması ki bununla, tıpkı Lût kavmine yapmış olduğu gibi, onlara ansızın, hiç beklemedikleri bir sırada gökten bir azabın gelip, onları ansızın, birden helak etmesi murad edilmiştir.

3) Allah'ın onları dönüp dolaşırlarken yakalayıvermesi. Böylece onların da, Allah'ı âciz bırakıcı olamamaları!..

Tekallüb Kelimesinin İzahı

Bu ayette yer alan, tekâilüb (dönüp dolaşma)nın ne demek olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) Allah'ın, onları, yolculukları esnasında ukubetle yakalayıvermesi. Çünkü Allahü teâlâ, onları mukîm oldukları halde yok etmeye kadir olduğu gibi, yolculukları sırasında da helak etmeye kadirdir. Onlar, uzak beldelere yolculuk etmek suretiyle de, Allah'ı acze düşüremezler. Tam aksine, Allah onlara, nerede olurlarsa olsunlar, yetişir ve ulaşır. "Tekallub" kelimesini bu manaya almak, Cenâb-ı Hakk'ın, "İnkâr edenlerin diyar diyar dönüp dolaşması asla seni aldatmasın!" (Al-i İmran, 196) ayetinden dolayıdır.

b) Bu fafzm, "Allahü teâlâ'nın onları, meşgalelerinde, gidiş gelişlerinde iken, gece ve gündüzün yakalayıvermesi" manasına alınmasıdır. Ki, bunun hakikati de, emsallerinin, kendisinde tasarrufta bulunduğu şeylerde tasarrufta bulundukları esnada yakalaytvermesidir.

c) Mana, "Allah onları, fikirlerinin hükümlerine başvurdukları bir sırada yakalar. Böylece de onlarla, o fikir ve desiselerini tamamlamaları arasına zorla ve kahren girer yani buna imkân vermez" şeklinde olabilir. Bu tıpkı "Eğer dileseydik, onhn gözlerinin üzerinden silme kör yapardık da, yolda koşuşup kalırlardı. Artık nasıl göreceklerdi" (Yasin, 66) ayetinde olduğu gibidir. Ayetteki "tekallüb"ü bu manaya almak, "(Onlar) senin hakkında birtakım işler çevirmişlerdi (kallebû) (Tevbe, 48) ayetinden ötürüdür. Çünkü onlar bu işleri, bu dolapları çevirdiklerinde, bu işin içine iyice dalmış olurlar.

Tehavvüf Tabirinin İzahı

4) Hak teâlâ'nın "Yoksa onlar, Allah'ın kendilerini tedricen azaltmak suretiyle cezalandırmasından mı emin oldular" ayetinin ifade ettiği husustur. Bu ayetteki tehavvüf'ün ne manaya geldiği hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:

Birinci Görüş: Tehavvüf, "havf" (korku) masdarının, "tefa'ül" veznindeki şeklidir. Nitekim Arapça'da, "o şeyden korktum" denilir. Buna göre ayetin manası, ilk olarak azabla yakalamaz, aksine önce onları korkutur, sonra azab eder" şeklindedir. Bu korkutma da, Allahü teâlâ'nın, önce bir grubu helak etmesi, böylece, onlardan sonra gelen grupların, endişe ve korkuya kap il maşıdır. Binâenaleyh bu, korku ve dehşete düşürme hususunda, onlardan çok zaman evvel yaşamış bir topluluğa bu azabın uğramasının peşisıra, onlara gelmiş bir yakalama olmuş olur.

İkinci Görüş: "Tehavvüf", tedricen derece derece noksanlaştırmak manasınadır. İbnü'l-A'râbî şöyle der: "Arapça'da, birşeyi tedricen noksanlaştirdığında, denilir. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in, minberde şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu ayet hakk'Rda ne dersiniz?" Oradakiler (cemaat) sustu, hıçbirşey söylemeyedi. Bunun üzerine Hüzeyl Kabilesi'nden bir ihtiyar ayağa kalkarak: "Bu bizim lehçemizdendir," "Tehavvüf", derece derece (azar azar) noksanlaştırmak demektir" dedi. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) de: "Bunu, Arapların şiirlerinde kullandıklarına rastladın mı?" dedi. İhtiyar "Evet, bizim şâirimiz şu şiiri söyledi" dedi.

"Yolculuk o deveyi azar azar yeyip bitirdi (onu zayıflattı). Tıpkı, eğenin yayağacını azar azar yemesi gibi..."

Bunun üzerine Hazret-i Ömer: "Ey insanlar, divanlarınıza yapışınız, o zaman şaşmazsınız" deyince, cemaat, "Divanımız da nedir?" dediler. O, "sizin divanınız cahiliyye şiiridir. Onda, kitabınızın tefsiri (kelimelerinin anlamı) vardır" cevabını verdi.

Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki: Ayette bahsedilen, derece derece noksanlaştırmaktan, onların beldelerinin etrafında meydana gelen durumlar kastedilmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak, "Şimdi görmüyorlar mı ki o yeryüzüne gelip, onun etrafından (tedricen) eksiltip duruyoruz" (Enbiya, 44) buyurmuştur. Buna göre ayetin manası, "Allahü teâlâ, onlara azab etmede acele etmez. Onların beldelerinin etrafında, onlara komşu köy ve beldelere varıp dayanacak şekilde noksanlaştırır. Derken sıra onlara gelir ve o zaman onları da helak eder" şeklindedir. Bununla, Hak teâlâ'nın, onların mallarını, canlarını (sıhhatlerini) azar azar noksan aştırarak, sonunda hepsini yok etmesi manasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. İşte Cenâb-ı Hakk'ın ayette bahsettiği dört hususun izahı budur.

Velhasıl Allahü teâlâ onları, yeryüzünde olan yere batırma, yahut gökten inen bir azab, yahut onların alamet ve emarelerini göremedikleri, bilemedikleri bir sırada, ansızın meydana gelen bir âfât ile, yahut da en son kalana varıp dayanacak bir biçimde, azar azar meydana gelen afet ve belâlarla korkutmuştur. Cenâb-ı Hak bu ayeti "Demek ki Rabbıniz, ra'uf ve rahimdir" yani, "Allah pek çok yaramaz işlerinizde size mühlet vermiş, zaman tanımış ise, bu, O'nun çok esirgeyici, çok bağışlayıcı olmasından ötürüdür. İşte bundan dolayı O, azabta acele etmemiştir" buyurarak sona erdirmiştir.

47 ﴿