50"Onlar, Allah'ın yarattığı hiçbirşeye bakmıyorlar mı ki, o şeylerin gölgeleri bile, Allah'a zelil zelil secde ederek durmadan sağdan sollara dönüyorlar. Göklerde ve yerde olan canlılar ile melekler, kendilerine hiçbir yüksünme gelmeyerek, Allah'a secde ederler. Kendilerine her bakımdan, kahir ve hâkim olan Rablerinden korkarak, emrolundukları şeyleri yaparlar". Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır: Her Şey Allah'a Boyun Eğer Bil ki Allahü teâlâ, müşrikleri geçen ayette zikredilen bu dört çeşit azap ile tehdit edip korkutunca, onlar kudretinin mükemmelliğinden ve nihayetsiz kudrete sahip olmasından ötürü, Allah'ın o kâfirlere bu dört türlü azabı vermekten aciz olmayacağını anlasınlar diye, Cenâb-ı Hak, bu azaplardan bahsettikten sonra, gerek ulvî âlemin (göklerin), gerek süflî alemin (yerin) halleri ile ruhlar ve maddeler âleminin hallerini ve işlerini yönetmedeki, sonsuz kudretini anlatan ayetleri zikretmiştir. İkinci Mesele Hamza ve Kisâî, fiili, muhatap sîgası ile, tâ'lı olarak, hem Ankebut Sûresi'nde (19. ayet), hem bu ayette, "Görmüyor musunuz ki" şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları, hem geçen ayetteki, "Fesad planlan yapanlar... emin mi oldular" ifadesi ile ilgili olsun, hem de önceki ayetteki yahsife, ye'tiye, ya'huze gâib fiillerine uygun olsun diye, yâ ile, yerav şeklinde okumuşlardır. Sadece Ebu Amr, buradaki ikinci fiili, ta ile tetefeyyeu okurken, diğerleri yâ ile, yetefeyyeu şeklinde okumuşlardır ki, fiil cemî (çoğul) olan failinden önce geldiği için, iki şekilde de (yani müzekker veya müennes gelmesi) caizdir. Fey Kelimesinin Manası Hak teâlâ, "Onlar, Allah'ın yarattığı hiçbir şeye bakmıyorlar mı" buyurmuştur. Bu ayetteki, reâ fiili, "Baktı" manasına geldiği için, İlâ harf-i cerh ile kullanılmıştır. Çünkü bununla, "ibret almak" manası kastedilmiştir. İbret almak ise, birşeye bakma, onun durumları hakkında düşünme olmaksızın, sırf görme ile olmaz. Cenâb-ı Hak, (......) buyurmuştur. Me'ânî alimleri bu hususta şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hak, bu ifâde ile, dağ, ağaç, bina ve ayakta duran cisimler gibi, gölgeleri olan varlıkları murat etmiştir. Ayetin lafzı, bu kayıt ve şartı ihsas ettirmektedir. Çünkü ayetteki "Gölgeleri..durmadan sağa sola dönüyor" tabiri, bu şeylerin, gölgesi yeryüzüne düşen katı şeyler olduğunu gösterir. Binâenaleyh bu ifade, "şey" kelimesinin haberidir, sıfatı değildir. Yetefeyyeu fiili, "fey" masdanndan, "tefe'ül" vezninde bir fiildir, Arapça'da, güneşin ışığının gölgeyi yok ettikten sonra tekrar geri gelip döndüğünde, gölge hakkında "Gölge geldi" denilir, "fey" aslında, dönmek, geri gelmek manasınadır. "îlâ" yapan kişinin, hanımına dönmesi manasında "Fey" denilmesi de bu manadadır. Biz bu hususu (Bakara. 226) ayetinin tefsirinde izah etmiştik. Gayr-ı müslimlerin mallarından müslümanların eline geçen şeylere "fey" denilmesi de, o malların müslümanlara dönmesinden dolayıdır. Hak teâlâ'nın "Onlardan, Allah'ın, Resulüne verdiği fey'..." (Haşr. 7) ayetindeki "fey" de bu manadadır. Binâenaleyh bütün bunların esası, "dönme" manasına dayanır. Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki: Fâe fiili, ya başına bir hemze getirmek, yahut da ayne'l-fiitini şeddelemek sureti ile müteaddi olur. Başına hemze getirilerek, müteaddi yapılışı, (Haşr, 7) ayetinde olduğu gibidir. Ayne'l-fiili'ni şeddelemek suretiyle müteaddi kılınışı ise, mesela "Allah, gölgeyi geri çevirdi, o da geri geldi" demende olduğu gibidir. O halde, "Tefeyye'e" fiilinin, "mutavaat" sîğasıdır. Ezherî, "Gölgenin fey'i", gölgenin gündüzün ortasından sonra, geriye dönmesi (tekrar gelmesi) demektir. O halde, "Gölgenin fey'i", güneş zevalden döndükten sonra, ancak akşama doğru olur. "Zili" ise, sabahleyin olan (gölgeye) denir ki bu da, güneşin zevale ulaşmasından önce olur" demiştir. Nitekim şair: "Ve kuşluk serinliğinin katlanabileceğin gölgesi (zili) vardır; ne de, tadacağın akşam serinliğinin (aşıyy) gölgesi." Sa'leb şöyle demiştir: "Ebu Ubeyde'den rivayetle, Ru'be'nin şöyle dediği bana haber verildi: "Güneşin ışığının, üzerine vurduğu ve geçip gittiği herşey "fey" ", güneşin, üzerine düşmediği şey ise, "zıll"dır." Bazıları, bunu kabul etmemişlerdir. Çünkü, Ebu Zeyd, Nâbiğa el-Ca'di'nin şu beytini nakletmiştir: "Allah'ın esenlik ve selamı onlara, (sabah erkenden) yönelir. Ağaçların, zeval vaktinden sonraki gölgeleri (bile), iyice gölgelidirler." Bu şiirde, "fey" lafzı, güneş ışığının silip götüremediği şey hakkında kullanılmıştır. Çünkü cennetteki gölgeler, güneşin ışığı yüzünden kaybolup, güneşin gitmesinden sonra meydana gelen gölgeler değildir. Araplar, "fey"i efyâ' şeklinde cemederler ki bu, "cem-i kıllet" veznidir. Yine "nüfûs" ve "uyun" gibi, tüyü şeklinde de getirirler. Bu ise, '"cem-i kesret" veznidir. Ayetteki zılâluh kelimesinde ' zılâl" müfred olan "hû" zamirine muzaf kılınmıştır ki, bu aslında, "Onun gölgesi manasında değil, "gölgeli" manasınadır. Bu şekilde muzâf kılış, güzel ve yerinde olmuştur. Çünkü bu zamirin râcî olduğu, "Allah'ın yarattığı herbirşey" tabirindeki mâ edatı, lafzen müfred ise de, mana bakımından çoğuldur. Bunun bir benzeri de, "Onun sırtlarında karar kılasınız (Zuhruf, 13) ayetidir. Bu ayette de, cemî olan "sırlar" (zuhur) lafzı müfred,"hû" rsmirine muzaf kılınmıştır. Çünkü bu zamir de, kendisi ile cemî manası kastedilmiş atan, ifadesindeki mâ edatına râcidir. Bütün bunlar, Vâhidi'ye ait olup güzel izahlardır. Yemin ve Şemail Ayet-i kerimedeki "ani'i-yemîn ve'ş-şemâil" ile ilgili iki açıklama vardır: 1) İfadedeki "sağ ve sollar" hakkında şu iki görüş ileri sürülmüştür: Birinci Görüş: Feleğin sağı, doğusu; solu ise, batışıdır. Bu iki ismin, bu iki tarafa verilmesinin sebebi şudur: İnsanın iki tarafından, en güçlü olanı, sağıdır. Çünkü en güçlü hareketler, sağdan meydana gelir. Binâenaleyh, gök cisimlerinin günlük -ceketleri de, sağdan sola doğru olunca, doğu feleğin sağı, batı da solu olmuştur. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: Güneş doğduğu andan, yörüngesinin ortasına yani zevale) varıncaya kadar geçen zaman içerisinde gölgeler, balı tarafına doğru; Güneş zevalden batıya doğru döndüğünde ise, doğu tarafına doğru olur ki, işte gölgelerin sağdan sola ve soldan sağa durmadan dönmesinden maksat budur. Bu zurumda gölgeler, günün başında feleğin sağından başlar, rub-i garbiye düşer. Sünesin zeval vaktinden itibaren de, gölgeler feleğin sol tarafından başlar, yeryüzünün rub-i şarkîsine düşer. İkinci Görüş: Enlemleri, meyil miktarlarından daha az olan beldelerde, yazın güneş, sol tarafta bulunur. Bu durumda da gölgeler, cisimlerin sağına düşer. İşte gölgelerin soldan sağa, sağdan sola dönmelerinden murad budur. Bu konuda benim elde ettiğim bilgiler bunlardan ibarettir. Bu hususta müfessirlerin, özetlenemeyecek kadar görüşleri vardır. Şemail Neden Çoğul? 2) Birisi "Ayette, "yemin" (sağ) lafzının müfred, "şemail" (sollar) lafzının ise cemi olarak getirilmesindeki hikmet nedir?" diyebilir. Buna, birkaç şekilde cevap verilir: 1) "Yemin" (sağ) lafzı müfred getirilmiştir, ama cemî manası murat edilmiştir. Ama ?afız itibarı ile "müfred" getirilerek yetinilmiştir. Bu, "Arka dönerler" (Kamer, 45) ayetinde olduğu gibidir. 2) Ferrâ şöyle der: "Bu kelime müfred getirildiğinde, sanki gölgeli varlıklardan şirinden diğerine geçilmiş gibi olur, cemî kılındığında ise hepsine birden geçme söz Konusu olmuş olur. Çünkü Hak teâlâ'nın, "ma hafekallah" "Allah'ın yarattığı şey" tabirindeki mâ edatı, daha önce de beyan ettiğimiz gibi, lafız itibarı ife müfred, mana itibarı ile cemidir. Binâenaleyh bu, her iki manaya da gelebilir." 3) Araplar, iki cemî sığayı peşpeşe getirmek istediklerinde, birini müfred, ikincisini cemî olarak getirirler. Mesela, "(Allah) zulumâtı ve nuru yarattı" (En'âm, 1) ve "Allah onların kalplerini ve kulağını mühürledi" (Bakara, 7) ayetlerinde olduğu gibi. 4) Biz, "yemin" (sağ) lafzını, "doğu" manasına aldığımızda, güneşin doğusu olan o nokta da, tek olmuş olur. Dolayısı ile "yemin" tek olur. "Şemail" lafzı ise gölgelerde, yeryüzüne düştükten sonra, meydana gelen çeşitli değişiklikleri ifade eder. Bu değişiklikler çoktur. İşte bundan ötürü Allahü teâlâ, bunu cemî sîğası ile getirmiştir. Allah en iyi bilendir.. Secdeden Maksad Ayetteki ifadesi ile ilgili, pek çok muhtemel manalar vardır: 1) Bundan murad, "Teslim olma, boyun eğme ve inkıyâd etme" manasıdır. Nitekim Arapça'da, binilmesi için deve, başını eğdiğinde, "Deve boyun eğdi"; taşıdığı yükün ağırlığından, meyvelerinin bolluğundan ötürü, hurma ağacı dallarını eğdiğinde, denilir. Şair de: "Orada tepeleri, atların tırnaklarına secde eder, boyun eğer vaziyette görürsün" demiştir. Bunu iyice kavradığında, biz diyoruz ki: "Allahü teâlâ. aydınlatıcı gök cisimlerini ve yıldızları, ışıkları yeryüzüne düşecek şekilde, belli birtakım prensipler çerçevesinde düzene koymuştur. Sonra yine biz, bu ışıkların ve gölgelerin, yeryüzüne, ancak Allah'ın tedbir ve takdirine uygun olarak düştüklerini görürüz. Böylece biz, güneşin doğduğunda, o katı cisimlerin, batı tarafa doğru uzanan birtakım gölgelerinin düştüğünü müşahede ederiz. Sonra güneş, doğup yavaş yavaş yükseldikçe, bu gölgelerin de, güneşin zeval vaktine gelmesine kadar, gittikçe çekildiğini ve tamamen kaybolduğunu görürüz. Binaenaleyh güneş, zevalden batıya doğru meylettiğinde, bu sefer gölgelerin doğuya doğru düştüğünü görürüz. Güneşin batıya meyli arttıkça, gölgelerin doğuya doğru uzaması da artar. Bu durumu, bir gün içinde müşahede ettiğimiz gibi, bir sene boyunca, sağ ve sol tarafta gölgelerin farklılıklar arzettiğini de müşahede ederiz. Bütün bunlar, güneşin (doğma-batma) hareketinin, güneyden kuzeye doğru ve kuzeyden güneye doğru değişmesi sebebi ile olur. Binaenaleyh gölgelerin halinin yeryüzünün doğusu ve batısında (güneşin doğduğu ve battığı nokta açısından) meydana gelen günlük değişiklikler sebebi ve bir sene boyunca feleğin (güneşin yörüngesinin) sağında ve solunda meydana gelen farklılıklar sebebiyle, değişiklik arzettiğini müşahede edip, bu gölgelerin belli bir tarz ve sıra ile düştüklerini görünce, bütün bunların, Allah'ın kudretine boyun eğdiklerini, O'nun takdir ve tedbiri karşısında eğildiklerini anlıyoruz. O halde, ayette bahsedilen "secde" bu durumu anlatmaktadır. İmdi şayet, "Bu gölgelerin değişiminin, Allah'ın takdiri ve tedbirinden ötürü değil de, en büyük aydınlatıcı olan güneşin hareketindeki değişimden dolayı olduğunun söylenmesi niçin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki: Cismin, zâtı gereği hareket etmeyeceğini söylemiştik. Çünkü eğer onun zatı, bu cüz'i-hususî hareketin sebebi olsaydı, zatı devam ettiği müddetçe, bu cüz'î hareketin de devam etmesi gerekirdi. Bu cüzi hareket de devam edecek olsaydı, o zaman bir diğer cüz'î hareketin tahakkuk etmesi imkansızlaşırdı. Durum böyle olsaydı, bu hareket değil, bir sükûn olmuş olurdu. O halde, maddenin, zatı gereği hareket ettiğini söylemek, Onun zatı gereği sakin (hareketsiz) olmasını söylemeyi gerektirir ki, bu muhaldir. Varlığı, yokluğuna götüren şey ise bâtıldır. Binâenaleyh cismin, zâtı gereği hareket etmesinin imkânsız olduğunu anlamış oluyoruz. Hem biz, maddelerin, mahiyetlerinin tamamı itibarı ile birbirlerine denk olduklarını söylemiştik. Binâenaleyh güneş kütlesine, belli bir kuvvet ve özelliğin verilmesinin, mutlaka hür ve irade sahibi, hakim bir yaratıcının tedbiri ile olması gerekir. Bu sabit olunca biz diyoruz ki: Farzedelim ki gölgenin hallerinin farklı farklı olması, güneşin hareketlerinden ötürü olmuştur. Fakat biz, güneşi o belli hareket tarzı üzere hareket ettirenin, sadece ve sadece Allahü teâlâ olduğunu delille gösterdiğimize göre bu, gölgelerinin durumlarının farklı farklı olmasının da ancak Hak teâlâ'nın tedbiri ve yaratması ile olduğuna bir delil olur. Böylece bu ayette bahsedilen "secde" ile, inkıyat (boyun eğme) ve tevazu manasının kastedildiği sabit olmuş olur: "Sakı olmayan nebat da, ağaç da (ona) secde ederler" (Rahman, 6) ayeti ile, "(Onların) gölgeleri de, sabah akşam Allah'a secde ederler"(Ra'd, 15) ayetindeki secdeler de bu manadadır. Bunun izahı, daha önce geçmişti. 2) Bu gölgeler, yeryüzüne düşerler ve secde edenin şeklini alırlar. Nitekim Ebu'l-Alâ el-Mearrî, bir vadiyi tavsif ederken,"Uzun uzun secde eden bir uçurum ve kendini iyice ibadete vermiş bir rahip kılığındaki yer" demiştir. Dolayısıyle, gölgelerin şekli, secde edenlerin şekline benzediği için, Cenâb-ı Hak, gölgeler hakkında "secde etme" vasfını kullanmıştır. Hasan el-Basrî. "Senin gölgen, Rabbine secde ediyor ama, sen etmiyorsun. Bu yaptığın ne kötüdür!" demiştir. Mücahid ise, "Kâfirin kendisi namaz kılmaz ama, gölgesi namaz kılar" demiştir. Yine, "İster kendisi secde etsin, ister etmesin, herşeyin gölgesi Allah'a secde eder" denilmiştir. Bil ki ilk izah, aklî gerçeklere; ikinci izah ise, zahirî durumlara (benzerliklere) daha uygundur. Beşinci Mesele Ayetteki, "sücceden" kelimesi, "zılâl"dan "hal"dir. Cenâb-ı Hak, "Zelil olarak", yani, "Kendilerini küçük görerek" buyurmuştur. Arapça'da, denilir ki bu, "Kendisini küçük gördü, önemsemedi" manasinadır. Böyle olan kimse, ister istemez, emrettiğin şeyi yapan kimsedir. Bu böyledir, çünkü bütün bu varlıklar, Allah'ın kudretine ve tedbirine boyun eğmişlerdir. O halde, Hak teâlâ'nın bu ifadesi de, "zılâl" kelimesinden "hardır. Buna göre şayet, "zılâl" (gölgeler), akıllılar cinsinden değildir. Öyle ise, bunun hâli olan bu kelime, nasıl, vâv-nûn ile (yani cemî müzekkeri salim siğası üzere) cemi olarak gelmiştir" denilirse, biz deriz ki: Çünkü Allahü teâlâ, onları itaat eden, boyun eğen, zelil olan diye vasfedince, sanki akıllı varlıklara benzetilmiş oldular. Secde Çeşitleri Cenâb-ı Allah'ın "Göklerde ve yerde olan canlılar ile melekler... Allah'a secde ederler" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Biz, iki çeşit secde olduğunu, birisinin ibadet manasını ifade ettiğini, mesela müslümanların Allah'a secde etmesinde olduğu gibi, diğer çeşidinin ise, Allah'a boyun eğmek, itaat etmek manasında olduğunu beyan etmiştik. O halde bu secdenin tahakkuk etmesi aslında onun varlığının yokluğunun mümkün olması ve bu iki vasfı, yani var olmayı -yok olmayı kabul etmesi ve mümkin bir şeyin iki tarafından birinin diğerine baskın çıkmasının ancak bir müreccihten dolayı olabileceği neticesine varıp dayanır. Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki, bazı kimseler, bu ayetteki secde ile, ikinci mananın, yani, boyun eğme-inkiyâd etme manasının kastedildiğini, bunun delilinin ise, hayvanlara uygun düşen mananın, ancak bu manada secde olduğunu söylerlerken, bazıları da buradaki secde ile, birinci manadaki secdenin kastedildiğini, çünkü meleklere, bu manadaki secdenin uygun düştüğünü, çünkü ikinci manadaki secdenin, bütün canlılar, cansızlar ve bitkiler için söz konusu olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da "secde, bu iki manaya da gelen bir lafızdır. İki manaya gelen (müşterek) bir lafzı, iki manasına birden hamletmek caizdir. O halde, ayetteki secdeyi iki manaya da hamletmek gerekir; hayvanlar için tevazu, boyun eğme manasına; melekler hakkında ise, müslümanların Allah'a secde etmeleri gibi bir manaya hamletmek gerekir" demişlerdir. Bu görüş zayıftır. Çünkü "müşterek" bir kelimenin, aynı anda bütün manalarını ifade etmek üzere kullanılmasının caiz olmayacağı sabittir. İkinci Mesele Ayetteki min dâbbe kelimesi hakkında Ahfeş: "Cenâb-ı Hak. bu müfred kelime ile, cemisini yani devâbb manasını kastetmiştir. Ama ayette müfred getirmiştir. Bu, tıpkı, "Bana, onun gibi bir adam gelmedi" ifadenle, "Bana, onun gibi adamlar gelmedi" ifaden gibidir" demiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh) ise: "Cenâb-ı Hakk'ın bu kelime ile, "yeryüzünde hareket eden herşeyi" kastetmiştir" demiştir. Üçüncü Mesele Birisi şöyle diyebilir: "Ayette özellikle, hayvanların ve meleklerin zikredilmesinden hikmet nedir?" Bu hususta, bazı izahlar yapılır: 1) Allahü teâlâ, gölgelerden bahsettiği geçen ayette, bütün cansızların, Allah'a boyun eğmiş olduklarını beyan etmiş; bu ayet ile de, bütün canlıların yine Allah'a boyun eğip, inkıyâd ettiklerini bildirmiştir. Çünkü canlıların en değersizi hayvanlar, en değerli ve kıymetlisi ise meleklerdir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, en değersiz ve en kıymetli varlıkların, kendisine inkiyâd içinde olduklarını beyan buyururca, bu, bütün canlıların Allah'a boyun eğdiklerine bir delil olmuş olur, 2) Müslüman hükemâ şöyle demişlerdir: "Dâbbe" kelimesi, debîb kelimesinden iştikak etmiştir. "Debîb" ise, maddî bir hareket demektir. O halde "dâbbe", hareket eden ve kımıldayan her maddî canlıya denir. Binâenaleyh Allahü teâlâ, ayette melekleri, "dabbe"den ayrı olarak zikredince, meleklerin kımıldayıp-hareket eden varlıklardan değil, sırf ruhlar olduğunu anlıyoruz." Buna şöyle cevap verilebilir; "Kuşa ait olan kanat debelenmeye-kımıldamaya da terstir. Bunun delili 'Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş hariç olmamak üzere, hepsi sizin gibi ümmetlerdir" (En'âm, 38) ayetidir. Allah en iyi bilendir.Cenâb-ı Hak, Yüksünmezler, Kendilerine her bakımdan kahir ve hâkim olan Rablerinden korkarak, emrolunduklan şeyi yaparlar" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır: Meleklerin Sıfatları Bu ayetten maksat, meleklerin sıfatlarını şerhedip açıklamaktır. O halde bu, meleklerin her türlü günahtan masum olduğuna dair kesin ve ezici bir delildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar yüksünmezler" ifadesi, onların, Yaratıcılarına ve Haliklarına inkiyâd ettiklerine, O'na hiçbir hususta muhalefet etmediklerine delâlet eder. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz senin Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz" (Meryem, 64) ve "Bunlar sözleriyle asla O'nun önüne geçemezler. Bunlar O'nun emriyle hareket ederler" (Enbiya, 27) ayetidir. Cenâb-ı Hakk'ın, "emrolunduklan şeyi yaparlar" buyruğu da, onların, emrolunduklan her şeyi yaptıklarına delalet eder ki, bu da onların, bütün günahlardan masum olduklarını gösterir. Buna göre şayet onlar, "Farzet ki bu ayet, onların emrolundukları herşeyi yaptıklarına delalet ediyor. O halde daha nasıl bu ayetin, onların, nehyedildikleri herşeyi bıraktıklarına delalet ettiğini de söylüyorsunuz?" derlerse, biz deriz ki: Bir şeyden nehyolunan herkes, onu terketmekle de emrolunmuş demektir. Binaenaleyh, bu durumda bu da, lafzın muhtevasına girer. Bu ayetle, meleklerin, bütün günahlardan masum oldukları, İblis'in ise, hiçbir günahtan masum olmadığı, aksine kâfir olduğu sabit olunca, İblis'in meleklerden olmadığına kesinkes hükmetmek gerekir. Allahü teâlâ melekler hakkında, "Onlar yüksünmezler, büyüklenmezler" buyurduğu halde, İblis hakkında, "Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun?"(Sad, 75) demiştir. Ve yine İblis'e, "Öyleyse, hemen in oradan. Artık senin orada kibirlenmen...gerekmez" (Araf, 13) demiştir. Böylece, meleklerin büyüklenmedikleri, İblis'in ise tekebbür edip yüksündüğü sabit olmuştur. Bu sebeple, İblis'in meleklerden olmaması gerekir. Hem bu ayetle, meleklerin masum olmaları gerektiği sabit olunca, bazı kimselerin, Hârut ve Marût hakkında söyledikleri o çirkin olayın da batıl ve asılsız, çirkin bir şey olduğu meydana çıkar. Söz söyleyenlerin en doğru sözlüsü olan Allahü teâlâ, bu ayette, meleklerin masum ve her türlü günahtan berî olduklarına şehadet edince, o kıssanın da yalan, aslı esası olmayan bir şey olduğuna kesinlikle hükmetmek gerekir. Allah en iyisini bilendir. Meleklerin Endişelerinin Sebebi Meleklerin masumiyetleri hususunda ileri geri söz edenler, bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, melekleri "korkup endişe etmekle" vasfetmiştir. Binaenaleyh onlar, kendilerinin, büyük ve küçük günahlara düşmelerinin mümkün olmadığını bilselerdi, böylesi bir endişe söz konusu olmazdı." Buna şu iki şekilde cevap verilir: 1) Allahü teâlâ, onları, ikâbından sakındırmış ve "Bunlardan kim "Tanrı o değil, benim" derse, onu cehennemle cezalandırırız" (Enbiya,29) buyurmuştur. İşte bunlar da, bu endişeden dolayı günahı bırakmışlardır. 2) En doğru olan bu görüşe göre bu korku, Cenâb-ı Hakk'ın celâl ve azametinden, O'nu tazîm edip edememe korkusudur. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan da bu şekilde nakledilmiştir. Bunun doğruluğunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'dan, kulları içinde, ancak alimler korkar" (Fatır, 28) ayetidir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ı daha iyi ve daha mükemmel tanıyanın, O'ndan daha fazla korkacağına delâlet eder. O halde, meleklerin duyduğu bu endişe, Allah'ın celâl ve kibriyasından olan korkudur. Allah en iyisini bilendir. Allah Cihetten Münezzehtir Müşebbihe fırkası şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi, Allahü teâlâ'nın, zâtı bakımından, bizzat onların üzerinde olduğuna delalet eder." Bil ki biz, bu şüpheyi Cenâb-ı Hakk'ın, (En'am, 61) ayetinin tefsirinde iyice cevaplandırmıştık. Burada o izaha ilave edeceğimiz husus ise şudur: Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun manası, "Onlar, Rablerinin, kendilerine, üstlerinden bir azap indirmesinden ötürü O'ndan korkarlar" demektir. Lafız bu manaya muhtemel olunca, onların görüşleri sakıt olur, düşer. Hem, bu "fevkıyyeti" (üstte oluşu), kudret, kuvvet ve hakimiyet bakımından üstün ve hakim olma manasına hamletmek gerekir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, (A'raf. 127) ayetinde de böyledir. Bu izahı şu da kuvvetlendirir: "Allahü teâlâ, "Kendilerine her bakımdan kahir ve hâkim olan Rablerinden korkarak..." buyurunca, bu korkuyu iktizâ eden şeyin, Rablerinin onların, kudret ve kuvvet bakımından üstünde, onlara hakim olmasını gerektirir. Çünkü usul-ü fıkıhta, "Bir vasfa dayandırılan bir hüküm, o hükmün o vasfa bağlı olduğunu bildirir" şeklinde bir kaide bulunmaktadır. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Bu "ta'tîl" (yani, Cenâb-ı Hakk'ın, fevkiyyet sıfatını zikretme) ancak, "fevkiyyet"le, kudret, kuvvet ve hakimiyet itibariyle bir fevkiyyet, (üstünlük) manası murat edilmesi halinde ancak doğru olur. Çünkü, korkuyu gerektiren, bu mana bir fevkiyyet sıfatıdır. Ama, cihet ve mekân bakımından üstte olmaya gelince bu, böyle bir korkuyu gerektirmez. Bunun delili şudur: Evin bekçisi, o evin sahibinin, mekân ve cihet bakımından üstündedir. Ama ne var ki bu bekçi, o kimsenin hizmetkârlarının en değersizi olabilir. Böylece bu şüphe sakıt olur. Melekler Mükelleftir Bu ayet, meleklerin de, Allah tarafından mükellef kılındıklarına, emir ve yasağının da, diğer mükelleflere olduğu gibi, bunlara da tevcih edilmiş olduğuna delalet eder. Durum böyle olunca da, onların da, hayır ve şer işlemeye müsait varlıklar olması gerekir. Melaikenin Efdaliyyeti Bazı kimseler, meleklerin, beşerden daha üstün olduğunu beyan etmek için, bu ayete tutunarak şu izahları yapmışlardır: 1) Allahü teâlâ, "Göklerde ve yerde olan canlılar ile melekler, ... Allah'a secde ederler..." buyurmuştur. Biz, bu iki şeyin özellikle zikredilmesinin, ancak, iki taraftan birisi, derece bakımından daha düşük, diğerinin ise, daha kıymetti olması durumunda makul olacağını, böylece de bu iki ucun, aralarında kalan diğer canlılara dikkat çekmiş olacağını söylemiştik. Durum böyle olunca, meleklerin, Allah'ın mahlûkatının en kıymetlisi olmaları gerekir. 2) Cenâb-ı Hakk'ın, "onlar yüksünmezler, böyüklenmezler" buyruğu onların kalplerinde herhangi bir tekebbür ve büyüklük duygusunun bulunmadığına; "emrolundukları şeyleri yaparlar" buyruğu da, onların amellerinin, günah ve masiyetten beri, temiz olduğuna delâlet eder. O halde, bu iki cümlenin ikisi birden, onların iç ve dışlarının kötü huylardan, bâtıl fiil ve işlerden ben olduklarına delalet eder. Beşere gelince, onlar hiç de böyle değillerdir. Bunun böyle olduğuna, Kur'ân ve hadis delâlet etmektedir. Kur'ân'a gelince, bu Cenâb-ı Hakk'ın, "O kahrolası insan, ne nankördür o.'" (Abese, 17; ayetidir. Ki bu hüküm, bütün İnsanlar, herkes için umumi bir hükümdür. Bunun en düşük derecesi ise, insan tabiatının, bu kötü halleri İktiza etmesidir. Hadisten delile gelince; bu da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, 'Yahya îbn Zekeriyya hariç, biz (insanlardan) herkes günah İşlemiş veyahut da günah işlemeyi gönlünden geçirmiştir" Müsned, 1/254. hadisidir. Günahtan ve onu gönülden geçirmeden uzak ve berî olanın, onu işleyen veya ona yeltenenden daha üstün olduğu, zaruri olarak bilinen bir husustur. 3) Allahü teâlâ'nın melekleri insanlardan çok uzun asırlar ve çok zaman önce yaratmış olduğunda hiç şüphe yoktur. Bununla beraber Allah melekleri, bu uzun süre içinde, kendisine itaat edip boyun eğmekle tavsif etmiştir. Uzun bir ömrün taatle birlikte geçmesi ise, şu iki sebepten dolayı, daha fazla bir meziyyet ve üstünlük gerektirir: a) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kavmi içinde ihtiyar, ümmeti içinde bulunan bir peygamber gibidir' Keşfu'l-Hafâ, 2/17 buyurmuş, ihtiyarın gençten daha faziletli olduğunu söylemiştir. Bu ise ancak şundan dolayıdır: Onun ömrü uzun olunca, görünen odur ki, onun taatı da çok olur. Binâenaleyh o, daha üstün olur. b) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem). "Kim, güzel bir çığır açarsa, o yolun ve Kıyamete kadar o yolla amel edenlerin mükâfaatınm (bir misli de), o kimseyedir" Ibn Mace, Mukaddime, 14 (1/74-75), Müsned, 4/362 buyurmuştur. Binâenaleyh, meleklerin taate başlamaları, beşerin taate başlamasından önce olunca, o zaman, o güzel yolu koyanın melekler olduğunun söylenilmesi gerekir. Bu güzel yol da, kadîm ve rahîm olan Yaratıcı'ya itaat etmektir. Beşeriyyet ise, meleklerden sonra var olmuşlar ve onların, (itaat) yollarını benimsemişlerdir. Binâenaleyh bu hadisin muktezâsına göre, beşerin elde edeceği sevabın bir mislinin, melekler için tahakkuk edeceği ve ayrıca melekler için, taatlerinden kaynaklanan fazladan bir mükâfaatın bulunması gerekir. Bu sebeple de, meleklerin kendileri dışında kalanlardan daha üstün olmaları gerekir. 4) Hak teâlâ'nın, "Kendilerine her bakımdan kahir ve hakîm olan Rablerinden korkarlar" buyruğu da bu manaya delalet eder. Biz, bu ayette geçen, "fevkiyyet"in, derece, kıymet, kudret ve hakimiyet bakımından bir fevkiyyet olduğunu delil ile beyan etmiştik. Binâenaleyh, bu ayetin zahiri, Cenâb-ı Hakk'ın dışında, şeref ve derece bakımından o meleklerin üzerinde herhangi bir şeyin olmadığına delâlet eder ki bu da, o meleklerin mahlûkatın en üstünü olduğuna delâlet eder. Allah en iyisini bilendir. Mecusîliğin Reddedilmesi |
﴾ 50 ﴿