55

"Allah: "iki tanrı edinmeyin. O, ancak bir tanrıdır. Onun için benden, yalnız benden korkun" dedi. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Tâat de, daima O'na mahsustur. Böyle iken, halâ Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz? Size ulaşan her nimet, Allah'tandır. Sonra size, herhangi bir keder ve musibet dokunduğu zaman, ancak O'na tazarru ve yakanda bulunursunuz. Nihayet O, sizden bu keder ve musibeti açıp giderdiği zaman ise, içinizden bir kısmı, bakarsınız kî, Rablerine eş koşuyorlar. (Bunu), kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmek için yaparlar. Öyle ise, eğlenedurun, yakında bileceksiniz!".

Bil ki, Allahü teâlâ önceki ayette, ister ruhlar aleminden, isterse maddeler aleminden olsun, kendisi dışında kalan herşeyin, kendisinin celâl ve kibriyasına boyun eğip, inkiyât ettiğini beyân edince, bunun peşinden bu ayette şirki yasaklamış, kendisi dışında kalan her şeyin, O'nun mülkü ve milki olup zatının ise herşeyden müstağni olduğunun bilinmesini emretmek üzere şöyle buyurmuştur:, "İki tanrı edinmeyin. O, ancak bir tanrı'dır." Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Birisi şöyle diyebilir: "İlaheyn "iki İlah" lafzından, o ilahların iki tane olduğu, mutlaka, her halükârda anlaşılmıştır. O halde tekrar Isneyn "iki" demesinin hikmeti nedir?"

Buna birkaç bakımdan cevap verilebilir:

1) Nazm adlı eserin sahibi bu ifadede bir takdim ve tehirin bulunduğunu ve kelamın takdirinin de, "İkiyi ilâh edinmeyiniz" şeklinde olduğunu söylemiştir.

2) Bana göre doğruya en yakın olanı şu izah olup, buna göre, bir şey beğenilmeyin, çirkin addedilip de, bir kimse de bundan iyice uzaklaştırmayı istediğinde, ard arda gelen o kelimeler, aklın o şeydeki çirkinliğe iyice vakıf olmasına sebep olsun diye, onu yüksek ifade ve sözlerle belirtir.

Bunu iyice kavradığında, iki ilahın varlığını söylemek, kabul etmek, akıl nezdinde kabîh ve çirkin bir söz olmuş olur. İşte bundan dolayı, hiç kimse "Vâcibu'l-Vücûd" olma, kıdem ve kemâl sıfatlarından birbirine denk, müsavî iki ilahın bulunduğunu söylememiştir. Binâenaleyh, hitabındaki İsneyn tabirinin tekrar edilmesinin gayesi, bu fikirden tamamiyle uzaklaştırmak ve aklın, bundaki çirkinliğe vukûfiyyetini mükemmelleştirmektir.

3) Ayetteki, ilaheyn kelimesi şu iki şeye, yani, ilahın bulunduğuna ve bunların da birden fazla (iki) olduğuna delalet eden tek bir lafızdır. Binâenaleyh, şayet sadece denilmiş olsaydı, bu ifadeden ilahın varlığının mı, onların iki adet oluşlarının mı, yoksa her iki durumun da bir arada olarak kabul edilmesinin mi yasaklandığı anlaşılmazdı.

Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'a, "iki tanrı edinmeyin "La tettehizû İlâheyni Isneyni" buyurunca, onun, "Lâ tettehizû ilâheyni" ifadesinin, sadece ikiliğin kabulünü yasakladığı sabit olur.

4) İkilik, uluhiyyete aykırıdır. Bunu birkaç bakımdan izah edebiliriz:

a) Biz, her biri zâtı gereği vacip olan iki varlık farzetseydik, o zaman bu iki varlıktan herbiri zâtları gereği vacip olmada (vücûb-i zâtî'de) müşterek; taayyün itibariyle ise birbirlerinden farklı olurlardı. Sayesinde müşterekliğin sağlandığı şey, kendisi sebebiyle farklılığın tahakkuk ettiği şeyden başkadır. O halde, bunlardan her biri iki cüz'den mürekkeptir. Her mürekkeb ise, mümkin varlıktır. O halde, birden fazla vâcibu'l-vücud bulunduğu hükmü, her ikisinin vâcibu'l-vücud olması hükmüne aykırı düşer.

b) Biz, (bir an için) iki ilah olduğunu kabul edelim ve bunlardan birisi bir cismi hareket ettirmeye, diğeri de onu durdurmaya çalışsın. Bu durumda, onlardan birisinin o fiili yapmaya diğerinden daha evlâ olması imkânsız olur. Çünkü, tek bir hareket ve tek bir sükûn, bölünmeyi ve farklılığı kesinlikle kabul etmez. Durum böyle olunca, onlardan birisine dair olan kudret ve kuvvetin, ikincisine ait olan kudretten daha mükemmel olması imkânsız olur. Bu sabit olunca, iki kudretten birinin, tesir bakımından ikincisinden daha üstün olması imkânsız olur. Bu sabit olunca, bu durumda ya onlardan herbirinin (ayrı ayrı) maksadı tahakkuk eder ki, bu imkânsızdır; yahut, hiçbirinin maksadı tahakkuk etmez ki, bu da imkânsızdır; veyahut da, bunlardan sadece birinin maksadı tahakkuk etmez. Bu durumda onlardan birisi âciz olmuş olur. Aciz olan ise ilah olamaz. Böylece, ilahların iki olmasının, herbirisinin iah olmasına münâfî (ters) olduğu sabit olmuş olur.

c) Biz, iki ilah olduğunu farzedersek, onlardan biri', ya mülkünü diğerinden korumaya ve gizlemeye kadir olabilir, ya da olamaz. Eğer kadir olursa, aslında ilah olan bu olmuş olur. Diğeri ise güçsüzdür. Eğer kadir olamazsa güçsüz olan budur.

d) Bunlardan biri diğerine ya muhalefet edecek güçtedir, yahut bu güçte değildir. Eğer bu güçte değil ise, zayıftır. Eğer bu o güce sahip olur, beriki de bunu savuşturacak güçte değil ise, o ikincisi zayıftır. Yok eğer buna kadir ise, mağlub olan ömncisi zayıftır. Böylece, ikilik ile uluhiyyetin, birbirine zıt ve birbiriyle bağdaşmayan şeyler olduğu sabit olur. O halde, "iki tanrı edinmeyin " ayetinin maksadı, ulûhiyyet ile ikilik arasında bir çelişkinin, bir zıdlığın ve bir tersliğin bulunduğuna dikkat çekmektir. Allah en iyi bilendir.

Bil ki Allahü teâlâ, bu sözden sonra "O, ancak bir tanrıdır" buyurmuştur ki bu, "Geçen deliller, âlemin mutlaka bir ilahı olduğuna delâlet edip, iki ilahın var olduğunu ileri sürmenin imkânsız olduğu sabit olunca, tek, bir, Hak ve Samed (herşeyden müstağni) ve (herşeyin kendisine muhtaç olduğu) o İlah'tan başka anı olmadığı sabit olur.

Cenâb-ı Hak sonra da "O'nun için benden, yalnız benden korkun" buyurmuştur ki bu, gâibten muhataba geçiş (iltifat) üslubu olup, ifadenin takdiri şöyledir: "İlahın tek olduğu ve bu sözü söyleyenin de ilah olduğu sabit olunca, su durumdan âlemin ilahının, işte bu sözü söyleyen olduğu kesinlik kazanmış olur." Böylece de onun, gaib siğâsından muhataba geçerek, "Onun için benden, yalnız benden korkun" demesi, pek yerinde olmuş olur.

Buradaki bir başka incelik de şudur: Hak teâlâ'nın, "Onun için benden, yalnız benden korkun " cümlesi hasr ifade eder. Bu da, insanların sadece O'ndan korkmaları ve sadece O'nun lütuf ve ihsanına arzu duymalarıdır. Bu böyledir, zira varlıklar ya kadîm, ya muhdestirler. Kadîm olan ilah tekdir; O'nun dışında kalanlar ise, muhdes olup, ancak o kadîm varlığın yaratıp icad etmesiyle meydana gelmişlerdir. Durum böyle olunca, ancak O'na iştiyak duyulur ve ancak O'ndan korkulur. O'nun lütfü ve insanıyla bütün ihtiyaçlar karşılanır ve O'nun yaratıp var etmesiyle bütün zaruretler son bulur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, 'Göklerde ve yerde ne varsa. Onundur" buyurmuştur. Bu, gerçektir. Zira, ilâh tek olup, zâtı gereği vâcibu'l-vücut da tek olunca, O'nun dışında kalan her şey, O'nun yaratması, var edip icad etmesiyle olur. Böylece bu açık delillerle, Cenâb-ı Hakk'ın, "Göklerde ve yerde ne varsa. O'nundur" ayetinin ifade ettiği hususun doğruluğu sabit olmuş olur. Alimlerimiz, kulların fiillerini Allah'ın yaratmasına .bu ayetle istidlal etmişlerdir. Çünkü, kulların fiilleri de göklerde ve yerde mevcut olanlar kabîlindendir. Binâenaleyh, kulların fiillerinin de Allah'a ait (O'nun tarafından yaratılmış) olması gerekir. Bu fiillerin "Allah için olması" sözüyle, onlar Allah için ve O'na itaatta bulunmak maksadıyla yapılmıştır manası kastedilmemiştir. Çünkü bu fiiller içinde mubah şeyler olduğu gibi, herhangi bir tâat maksadı güdülmeksizin, sırf lezzet ve şehvet maksadıyla yapılmış olan şeyler de vardır. O halde bizim, "Bu fiiller Allah içindir" şeklindeki sözümüzle, onların, Allah'ın var edip yaratmasıyla meydana gelmiş olmalarının kastedilmiş olması gerekir, ki, bizim demek istediğimiz de budur.

İtaat Allah'adır

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Taat de, daim O'na mahsustur:' buyurmuştur. Buradaki dîn kelimesiyle "tâat", "vâsıb" kelimesiyle de, devamlı oluş kastedilmiştir. Nitekim Arapça'da, bir şey devamlı olup devam ettiğinde, "Vesabe'ş-şey'u - yasıbu - vusûben" denilir. Cenâb-ı Hak da, "Onlar için ardı arkası kesilmez bir azap vardr"(Saffat, 9) buyurmuştur. Yine Arapça'da bir kimse bir şeye devam ettiğinde denilir- Yine ucsuz bucaksız manasında, "uçsuz bucaksız çöl" denilir. Herhangi bir hastalığın kendisinden hiç ayrılmayıp devam ettiği hastaya da "vâsıb" denilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Hak Sübhânehû ve Teâlâ hariç, hiç kimseye, devamlı bir şekilde boyun eğilmez ve itaat edilmez. Çünkü bu, ya o kimse hayatta iken, veyahut da ölümüyle sona erer. Halbuki, Hak teâlâ'ya itaat, vacip olup ebedîdir.

Bil ki ayetteki vâsibâ kelimesi, haldir. Bunun âmili İse zarftaki (yani lehû kelimesindeki) fiil anlamıdır. Ben derim ki, din kelimesiyle bazan inkiyat manası kastedilir. Nitekim Arapça'da, "Yâ men dânet lehu'r-rikâbu" "Ey, boyunların kendisine eğildiği (yani itaat ettiği ) zât!" denilir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun manası, "kendisi dışında kalan her şeyin kendisine inkiyâd etmeleri, zâtları gereği mümkin varlık olmaları sebebine bağlıdır. Zatları gereği mümkin olan varlıkların, varlık ve yokluk uçlarında başka bir sebebe Zatları gereği mümkin olan varlıkların, varlık ve yokluk uçlarında başka bir sebebe muhtaç olmaları gerekir. Mâhiyetlerin, zâtı gereği mümkin olmaları gerekir. Mümkin olanların da, zatî bir lüzum (gereklilik) ile bir müessire muhtaç olmaları gerekir. O -aide bu, mâhiyyetlerin, zatî bir lüzumla bir müessire muhtaç olmaları gerektiği neticesini verir. Binâenaleyh bu demektir ki, bu mahiyetler değişmeleri imkânsız olan devamlı, gerekli ve lüzumlu bir şekilde Allah'a inkiyâd etmekle tavsif edilmişlerdir.

Ben derim ki, bu ayette başka bir incelik daha vardır. O da şudur: Bütün insanlar, mümkin varlığın meydana gelişinde, müreccih bir sebebe muhtaç olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ama alimler, o mümkin varlığın bekası halinde, bir sebebe muhtaç olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Muhakkik ulemâ şöyle demiştir: O, intaçtır, çünkü ihtiyacın illeti (sebebi) mümkin varlık olmaktır. Mümkin olma, mahiyetin ayrılmaz bir vasfıdır. O halde, o, hem meydana geldiğinde hem de varlığını sürdürdüğünde mahiyet sebebiyle vardır. Dolayısıyla bu mahiyet, mümkin varlık hem -meydana gelirken, hem de varlığını sürdürürken ihtiyacın illeti ve sebebi olmuş olur. Bundan ötürü, ihtiyacın, o mümkin varlık meydana gelirken ve varlığını sürdürürken rıevcut olması gerekir.

Allah'ı Saymak

Bunu iyice kavradığında, Cenâb-ı Hakk'ın, (......) buyruğunun manası, "Hak Sübhânehû ve Teâlâ'nın dışında kalan her şey, yokluktan varlığa; varlıktan yokluğa geçerken, bir müreccihe (tercih edene) ve bir muhassısa (tahsis edene) muhtaçtır; ifadesinin manası da, "Bu inkiyâd ve bu ihtiyaç devamlı ve sürekli mevcuttur" şeklinde olur ki bu, "mümkin varlıklar, varlıklarını sürdürürlerken de o müreccih ye o muhassıstan müstağnî, uzak olamazlar" şeklindeki izahımıza bir işarettir. İşte bütün bunlar, vahiy ve nübüvvet âleminden feyezan eden, fışkıran bu lafızlara konulmuş olan ilahî ilimlerin sırlarından sadece bazı inceliklerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Böyle iken, halâ Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz!" buyurmuştur. Bu, "sizler, âlemin ilâhının, Rabbinin tek olduğunu ve O'nun dışında kalan her şeyin, hem meydana gelirken, hem de meydana geldikten snra hayatiyetini devam ettirirken, O'na muhtaç olduğunu bildikten ve bu temel düsturu kavradıktan sonra artık insanın nasıl Allah'tan başkasını arzulaması ve Allah'tan başkasından korkması düşünülebilir?" demektir. İşte bu incelikten dolayı, Cenâb-ı Hak "teaccüb üslubuyla" "Böyle iken, halâ Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz!" buyurmuştur.

Nimetler Allah'tandır

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Size ulaşan her nimet, Allah'tandır" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Allah birinci ayet ile, insana gerekli ve farz olanın, Allah'tan başkasından korkmaması olduğunu beyan edince, bu ayette de, insana, Allah'tan başka hiç kimseye şükretmemesi gerektiğini beyan buyurmuştur. Çünkü şükr, ancak nimet mukabilinde yapılır. İnsanın elde ettiği bütün nimetler ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Size ulaşan her nimet Allah'tandır" ayetinden ötürü, Allah'tandır. Böylece bununla insanın, Allah'tan başka hiç kimseden korkup çekinmemesi ve Allah'tan başka hiç kimseye şükretmemesi gerektiği sabit olmuş olur.

İmanı Yaratan Allah'tır

Alimlerimiz, imanın, Allah'ın yaratmasıyla tahakkuk ettiği hususunda, bu ayetle de istidlal ederek şöyle demişlerdir: "İman nimettir. Cenâb-ı Hakk'ın: "Size ulaşan her nimet Allah'tandır" ayetinden dolayı, her nimet Allah'tandır. O halde bu, imanın da Allah'tan olduğu neticesini verir. Biz, imanın bir nimet olduğunu söyledik, çünkü müslümanlar, İman nimetine mukabil Allah'a hamdolsun " demek hususunda ittifak etmişlerdir. Hem nimet, istifâde edilen her şey demektir. Kendisinden en fazla istifâde edilen ise, imandır. O halde, imanın bir nimet olduğu sabittir.

Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Ayetteki "size ulaşan her nimet Allah'tandır" ifadesinden dolayı, her nimet Allah'tandır. Bu lafız, umûm ifade etmektedir. Ayrıca, her nimetin Allah'tan olduğuna şu husus da delâlet eder: Var olan her şey, ya zâtı gereği vâcibtir; yahut da zâtı gereği mümkindir. Zâtı gereği vâcib olan ise, sadece Allah'dır. Zâtı gereği mümkin varlıklar ise, ancak bir müreccihten dolayı varolabilmişlerdir. O müreccih ise, eğer zâtı gereği vâcib olan bir varlık ise, o mümkin varlığın meydana gelişi, o zâtı gereği vacip olanın (Allah'ın) icadı ile olmuştur. Eğer zâtı gereği mümkin bir varlık ise, o zaman yine ilk taksim söz konusu olur. Dolayısıyla bu teselsüle varmaytp.aksine zâtı gereği vâcibu'l-vücûd olanın îcad etmesine varıp dayanır. Böylece bu izahla, her nimetin Allah'tan olduğu sabit olmuş olur.

Üçüncü Mesele

Nimetler, ya dinî ya da dünyevî olurlar. Dinî nimetler de, ya zâtı gereği Hakk'ı tanımak veyahut da kendisiyle amel edebilmek için hayrı, iyiyi tanımaktır. Dünyevî nimetlere gelince: Bunlar, ya ruhî, ya bedenî, veyahut da bu ikisinin dışında olan şeylerdir. Bu her üçü de, muhtevasında, sayılamayacak derecede türler bulunan bir cinstir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer Allah'ın nimetini birer birer saymak isterseniz, siz icmal suretiyle bile sayamazsınız" (İbrahim. 34) buyurmuştur. O türleri, bu kitapta ayrıntılı bir biçimde anlattık. Binâenaleyh, onları tekrarlamayacağız.

Dördüncü Mesele

(......) ifadesinin başına fâ gelmiştir. Zira, bikum kelimesindeki bâ, mukadder bir fiile taalluk edip, buna göre kelamın takdiri, "Sizde olan, ve size gelen her nimet, Allah'tandır" şeklindedir.

Daha sonra, "Sonra size, herhangi bir keder ve musibet dokunduğu zaman..." buyurulmuştur. İbn Abbas, Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadeyle hastalıkları, rahatsızlıkları ve ihtiyaçları kastettiğini söylemiştir. Hak teâlâ "...ancak O'na tazarru ve yakanda bulunursunuz" buyurmuştur ki bu, "yardimını istemek için seslerinizi yükseltir, O'na dua ederek O'na yalvarır yakarırsınız" demektir. Nitekim Arapça'da, denilir ki, bu tıpkı, bir sığırın sesi gibi şiddetli çıkan ses ve böğürtü demektir. Nitekim şair A'şâ bir rahibi vasfederken şöyle demiştir: "Melik ve hükümran olan Allah'a istiğfarda bulunurken, kâh secdeye kapanıyor, kâh bir inleme ve niyazda bulunma tavrı takmıyor!'

Buna göre mana şöyle olur: "Allahü teâlâ, bütün nimetlerin kendisinden olduğunu; sonra da herhangi bir kimseye, o nimetlerden herhangi birinin zeval bulmasını gerektiren bir zarar tesadüf ettiğinde, O'nun Allah'a yalvarıp yakardığını, yüksek sesle niyazda bulunduğunu, yani, o kimse mahlûkatın melceinin ancak O olduğunu bildiği için, kendisinden başka hiç kimseden yardım talep etmediğini beyan buyurmuştur." Buna göre Cenâb-ı Hak, onlara sanki, "Genişlik ve emniyet içinde iken niye bu yolu tutmadınız; neredeydiniz?" demek istemiştir.

Felaketten Kurtulanın Rabbini Unutması

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Nihayet O, sizden bu keder ve musibeti açıp giderdiği zaman ise, içinizden bir kısmı, bakarsınız ki, Rablerine eş koşuyorlar" buyurmuştur. Böylece Allahü teâlâ, sıkıntıları giderilip, durumları düzeltildiğinde, onların gruplara ayrıldıklarını; bir kısmının, şiddet ve sıkıntı esnasında iken sadece Allah'a sığınma halini şimdi de sürdürdüğünü, bir kısmının ise, değişip, Allah'a başkalarını şerik koştuğunu beyan buyurmuştur ki, bu bir cehalet ve dalâlettir. Çünkü onların aslî fıtratları ve tabiî yaratılışları, başlarına bir bela, bir sıkıntı, bir afet ve korkunç bir şey geldiğinde, sadece tek olan Allah'a sığınacaklarına ve sadece, tek olan Allah'tan yardım istemeleri gerektiğine şehadet edince, bu sıkıntı ve belalar kalktığında da, onların aynı inanç üzere kalması gerekir. Ama, kendilerine bir belâ ve musibet geldiğinde, Allah'tan başka hiç bir şeyden yardım istenilmeyeceğini kabul edip de, sonra da o bela ve sıkıntı da kalkınca, Allah'a eş ve ortaklar koşma hususuna gelince bu, büyük bir cehalet ve tam bir dalâlettir. Bu ayetin bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat biz onları selâmetle karaya çıkarınca da hemen Allah'a eş koşanlar onlardır" (Ankebut, 65) ayetidir.

Nankör İnsanlar

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(Bunu), kendilerine verdiğimiz şeylere karşı nankörlük etmek için yaparlar" buyurmuştur. Bu ifadenin başındaki lâm'ın ne lâm'ı olduğu hususunda şu iki izah yapılmıştır:

a) Bu, key "için" anlamına gelen iâm'dır. Buna göre mana, "Onlar, bu sıkıntıyı kendilerinden kaldırma işinde Allah'a, başkasını ortak koşarak müşrik oldular" şeklinde olur. Onların bu ortak koşmadan maksatları ise, bu nimetlerin, Allah'tan olduğunu kabul etmemeleridir. Baksana, hasta bir kimsenin ağrısı sızısı artınca, o ağrıyı ve sızıyı gidermesi için Allah'a yalvarır, yakanr. O ağrı ve sızı gidince de, bu ağrı ve sızının gidişini,,falanca tedaviye ve falanca ilaca mal eder. İşte, insanların genel durumu budur.

602 Yılındaki Deprem

Bu kitabın müellifi, Muhammed İbn Ömer er-Razî (r.h.) şöyle der: "Bu sayfaları yazdığım gün. ki bu gün, H. 602 senesinin Muharrem ayının ilk günüydü, sabahleyin çok şiddetli bir deprem oldu ve büyük bir korku meydana geldi. O esnada, ben bütün insanların Allah'a yalvarıp yakararak bağırdıklarını, naralar attıklarını gördüm. Deprem sona erip ortalık yatışarak, her taraf güllük gülistanlık olunca da, tam o esnada o zelzeleyi unutuverdiler ve deha önceki cehalet ve sefâhetlerine dörüverdiler. İşte, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetinde açıklayıp şerhettiği bu durum, insan neîcinin cevherinin ayrılmaz bir sıfatı gibi olmuş olur.

b) Bu lâm, akibet lâm'ıdır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Bunun üzerine Firavun 'un adamları, onu ileride yetik olarak aldı. Çünkü akıbet kendi başlarına bir düşman ve bir dert olsun diye, onu aldılar" (Kasas, 8) ayetinde olduğu gibidir. Yani, "bu yalvarış ve yakarışlarının neticesi, bu küfür ve nankörlük olmuştur" demektir.

Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, "kendilerine verdiğimiz şeylere karşı" ifadesi hakkında da iki açıklama yapılmıştır:

a) Bu, o sıkıntı ve o kötülüğü,kaldırmak ve gidermek demektir.

b) Bazıları bununla Kur'ân'ın ve Hazret-i Muhammed'in getirdiği nübüvvet ve şer'î hükümlerin kastedildiğini söylemişlerdir.

Bil ki Allahü teâlâ, bundan sonra onları tehdit etmiş ve "öyleyse, eğlenedurun" buyurmuştur ki, bu, bir emir sîğası olup, kendisiyle tehdit manası kastedilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun"(Kehf. 29) ve "De ki: "Ona ister iman edin. ister iman etmeyin "Ura, 1071 ayetleri gibidir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak,"yakında bileceksiniz "buyurmuştur. Ki bu, "Siz, işlerinizin ve durumunuzun neticesini; başınıza gelen azabı anlayacaksınız, anlayacak!" anlamındadır. Allah en iyisini bilendir.

Şirkteki Çelişkiler

55 ﴿