60

"Kendilerine rızık olarak verdiğimizden onlar, o bilmezler, (o putlar) için hisse ayırırlar. Allah'a andolsun kî düzmekte olduğunuzdan elbette mes'ul olacaksınız. Bir de onlar,Allah'a kızlar isnat ederler. Haşa, O münezzehtir. Kendilerinin candan isteyegeldikleri (oğlan çocuğuna gelince), bu ise onlarındır. Onlardan birine kız müjdesi verilince, kendisi pek öfkeli olarak, yüzü mosmor kesilir. Verilen müjdenin tesiriyle toplumdan gizlenir. Onu hor hakir olarak yanında mı tutacak, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, hükmedegeldikleri o şey ne kötüdür! Ahirete iman etmeyenlerin kötü sıfatları vardır. En yüce sıfat ise, Allah'ındır. O, mutlak kadirdir, tam hüküm ve hikmet sahibidir".

Putlara Ayrılan Pay

Bil ki Allahü teâlâ, bu kesin delillerle, müşriklerin ve müşebbihenin görüş ve inançlarının yanlışlığını gösterince, onların görüşlerinin tafsilatını bu ayette açıklamış, fasit ve tutarsız olduğunu beyan etmiştir.

Onların fasit görüşlerinden "birincisi, kendilerine rızık rızık olarak verdiğimizden, o bilmezler (o putlar) için hisse ayırırlar" ayetiyle anlatılan husustur. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

"bilmezler için " ifadesindeki "vâv" (fail zamiri) kime râcidir? Bu hususta iki görüş vardır:

1) Bu, geçen ayetteki, "içinizden bir kısmı..." Rablerine şirk koşuyorlar" (Nahl, 55) ifadesindeki müşriklere râcîdir. Buna göre mana, "O bilmez müşrikler için" şeklinde olur.

2) Bu zamir, putlara râcîdir ve "O putlar, kendilerine tapanların ne yaptıklarını bilmezler" manasındadır.

Bazı kimseler, şu sebeplerden ötürü birinci görüşün daha evlâ olduğunu savunmuşlardır:

a) Canlı bir varlığın ilminin olmadığını söylemek "hakîkat", cansız bir varlığın ilminin olmadığını söylemek ise "mecâz"dır.

b) Buradaki yec'alûn "hisse ayırırlar" fiili müşriklerle ilgilidir. Binâenaleyh, bilmezler ifadesinin de onlarla ilgili olması gerekir.

c) Ayetteki, ya'lemûn fiili, vâv-nûn ile cemilenmiştir. Binaenaleyh bu ifade, cansız putlardan ziyade, akıllı varlıklara uygun düşer.

Bazıları da, şu sebeplerden ötürü, ikinci sebebin daha evla olduğunu savunmuşlardır:

a) Biz, bu zamîrın müşriklere ait olduğunu söylersek, bir takdir yapma ihtiyacı hissederiz. Çünkü bü durumda, ifadenin takdiri, "Onlar, ilah bilmeyen, yahut ilahın fayda ve zarar verici olduğunu bilmeyenler için hissetayırırlar" şeklinde olur. Bu zamirin putlara ait olduğunu söylersek, böyle bir takdire ihtiyaç duymayız. Çünkü ö zaman bu ifade, "Onlar, bilgi ve anlayışları olmayan şeylere hisse ayırırlar" manasında olmuş olur.

b) Buradaki bilmemenin müşriklere nisbet edilmesi halinde, ayetin manası bozulur. Çünkü müşriklerin, kendi rızıklarından, bilmeyenlere hisse ayırmaları imkânsızdır. İşte bu iki görüşten birisinin diğerine tercihi hususunda söylenecek sözler bundan ibarettir.

Bii ki biz, birinci görüşü benimsediğimizde, bir takdir yapmaya mecburuz. Bu takdir, şu şekillerde olabilir:

1) "Onlar, kendisi için payı olduğunu ve kendisine itaat etmede bir faydanın, itaat etmemede de bir zararın olup olmadığını bilmedikleri şeylere pay ayırırlar." Mücahid şöyle der: "Onlar, Allah'ın, kendilerini yaratıp, zarar ve fayda verenin Allah olduğunu biliyorlardı. Buna rağmen, kendilerine fayda ve zarar verip vermediğini bilmedikleri şeylere de bir hisse ayırıyorlardı."

2) "Onlar, ilah olup olmadığını bilmedikleri şeylere pay ayırıyorlardı."

3) "Onlar, ibâdete müstehak oluşlarındaki sebebin ne olduğunu bilmedikleri şeylere pay ayırıyorlardı."

4) Bununla, putların küçük görülmesi manası kastedilmiştir. "Öyle ki putlar değersiz olduğu için bilinmiyorlar" demektir.

İkinci Mesele

Ayette bahsedilen "nasib"in ne demek olduğu hususunda çeşitli manalar verilmiştir:

1) Bununla, o müşriklerin, sayesinde Allah'a yaklaşmak için, ekinlerinden ve hayvanlarından Allah için (sarfetmek üzere) ayırdıkları pay ile, putlara yaklaşmak için, putlar adına ayırdıkları pay kastedilmiştir. Bu hususu, En'am Sûresi'nin sonunda (126. ayette) izah etmiştik.

2) Bunun, Hak teâlâ'nın Mâide Sûresi'nde (103. ayette) bahsettiği, "bahîra", "sâibe", "vasile" ve "hâm" gibi hayvanlar kastedilmiştir. Bu, Hasan el-Basrî'nin görüşüdür.

3) Çoğu kez onlar, bazı şeylerin o putların yardımı ile meydana geldiğine nanırtardı. Bu, tıpkı müneccimlerin, bu âlemdeki varlıkları, yedi yıldıza taksim ederek, mesela, "falan madenler falan bitkiler ve falan hayvanlar Zühal'e aittir. Şunlar şunlar ise Müşteri'ye aittir" demeleri gibidir. Burada da böyledir.

Müşriklerin Sorgulanmaları

Bil ki Allahü teâlâ, müşriklerin bu inançlarını naklettikten sonra, "Allah'a andolsun ki elbette mes'ul olacaksınız (sorguya çekileceksiniz)" buyurmuştur ki bu ifade, o belli topluluk hakkında, "Rabbine andolsun ki onların topuna, yapmakta oldukları şeyi elbette soracağız" (Hıcr, 92-93) ayeti gibidir. Her iki takdire (manaya) göre de, Allahü teâlâ onları sorguya çekeceği hususunda zâtına yemin etmiştir. Bu, son derece şiddetli bir tehdittir. Bununla, Allahü teâlâ'nın onlara, kınama, ayıplama ve tehdit üslûbu ile soru soracağı manası Kastedilmiştir. Bu sorunun ne zaman sorulacağı hususunda iki ihtimal vardır:

1) Bu, o şahsın ölümü iyice yaklaşıp, canı çıkarken azap meleklerini görmesi esnasında olacaktır. Bunun, kabir azabı esnasında olacağı da söylenmiştir.

2) Bu sorgu, âhirette olacaktır. Bu görüş daha uygundur. Çünkü Allahü teâlâ, orada, sorguya çekilme esnasında, çeşitli azarlama ve kınama yerine geçecek şeylerin olacağını haber vermiştir. Binaenaleyh bu, va'îd olmaya daha uygundur.

Kızları Allah'a, Erkekleri Kendilerine Yakıştırmaları

O müşriklerin fasit görüşlerinden ikincisi, "Bir de onlar Allah'a kızlar isnad ederler" ifadesinin anlattığı husustur. Bu tıpkı, "Onlar, O Rahman'ın bizzat kulları olan melekleri de dişiler yaptılar" (Zuhruf, 19) ayeti gibidir. Huza'a ve Kinâne Kabileleri, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylüyorlardı. Derim ki: Bana öyle geliyor ki, Araplar, melekler hakkında "kızlar" ifadesini şundan ötürü kullanmışlardır: Melekler görülmeyince, onları görülmeme, gizlenme bakımından kadınlara benzetmişler ve onlar hakkında bu lafzı kullanmışlardır. Hem güneşin hâlesi, o net ışığı ve kuvvetli aydınlığı sebebi ile, sanki göze görünmez bir varlık gibidir. İşte bundan ötürü de, güneşe de müenneslik (dişilik) isnâd edilmiştir. İşte müşriklerin bu yanlış inanca düşmelerinin sebebi bu olsa gerektir.

Allahü teâlâ, onların bu inancını haber verdikten sonra, Sübhaneh "Hâşâ! O, münezzehtir" buyurmuştur. Bununla ilgili şu manalar verilmiştir:

1) Cenâb-ı Hak, bu ifade ile, zâtını, kendisine çocuk isnad edilmekten tenzih etmiştir, münezzeh olduğunu bildirmiştir.

2) Hak teâlâ bu ifade ile, insanları, böylesi çirkin bir cahillikten ötürü, şaşıp, hayretlerini ifade etmeye davet etmiştir. Bu çirkin cahillik, meleklerin hem dişi olarak tavsif edilmeleri, hem de onların, Allah'ın çocukları olduğunun söylenmesidir.

3) Bir tefsirde bunun manasının, "Allah'a sığınırım, olacak şey mi?" şeklinde olduğu söylenmiştir. Bu, birinci manaya yakın ve benzerdir.

Daha sonra Allahü teâlâ, "Kendilerinin candan isteyegeldikleri şey de, onlarındır" buyurmuştur. Ferrâ, bu ifadedeki mâ edatının, şu iki şey olabileceğini söylemiştir:

"Bu, "Onlar arzu ettikleri şeyi kendileri için kılarlar, ayırırlar" manasında olmak üze.e, nasb mahallindedir.

b) Bunun, mübteda olarak merfû olması da muhtemeldir. Buna göre sanki, cümle, "sübhânehû" ifâdesinde tamamlanmış ve yeni bir cümleye başlanılarak buyurulmuştur, yani "Arzu ettikleri, oğlanlar da, onlar için" demektir. Bu tıpkı, "Yahut kızlar O'nun, oğullar sizin mi?"(Tûr,38) ayetinde olduğu gibidir. Ferrâ. bu ikincisinin daha tercihe şayan olduğunu belirterek, "Eğer bu "Bunlar, yani oğullar, onların nasibidir" manasında olsaydı, ayet, şeklinde olurdu. Çünkü sen, "Sen, şunu şunu nefsine ayırdın" dersin de, bu manada, demezsin" demiştir. Zeccâc, birinci izahı kabul etmeyerek şöyle der: "Ayette mâ, 'et mahallindedir, başka ihtimali yoktur. Binâenaleyh kelamın takdiri, "Arzu ettikleri şey ise, onlarındır" şeklinde olur. Bu edatın, nasb mahallinde ciması caiz değildir. Çünkü Araplar, arzu ettiğini, kendisine ayırdı" derler de, bu manada, demezler."

Yüzün Mosmor Olması

Allahü teâlâ daha sonra, müşriklerden hiçbirisinin, kendisi için kız çocuğu olmasına razı olmadığına, dolayısı ile, kendisi için hoş görmediği şeyi, nasıl olup da Allah'a isnad ettiğini belirterek, "Onlardan birine kız müjdesi verilince, kendisi pek öfkeli olarak yüzü mosmor kesilir" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

"Tebşir", Arap ıstılahında, sevince sebep olacak haberlere has bir ifadedir. Ama, asıl lügat manası itibarı ile bu kelime, insanın yüzünün derisinin (beşeresinin) renginin değişmesinde tesirli olan haber demektir. Sevincin, yüzün cildinin renginin değişmesine sebep olduğu gibi, üzüntünün de buna sebep olacağı malumdur. Bineaneleyh "tebşir" lafzının, bu iki hususta da, bu manayı, mecaz olarak değil "hakîkat" olarak ifade etmiş olması gerekir. Bu husus, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onları azâb-ı elîm ile tebşir ef"(Al-i İmrân, 21) ayeti ile de kuvvet bulur. Bazıları bu ayetteki "tebşir" ile, "haber verme" manasının kastedildiğini de söylemişlerdir. Birinci görüş, daha kuvvetlidir.

Cenâb-ı Hak, "yüzü mosmor kesilir" ifadesi, "O kimsenin yüzü, gamlı ve kederli bir kimsenin yüzü gibi değişir" demektir. Yine beklemediği ve arzu etmediği bir şeyle, bir haberle yüz yüze gelen bir kimse için, "Gam ve kederden yüzü simsiyah kesildi" denilir. Ben derim ki: "Yüzün mosmor kesilmesi" deyimi insanın gamlanması ve üzülmesi manasında bir kinayedir. Çünkü însan çok kuvvetli bir sevince kavuştuğunda, gönlü ferahlar, kalbinin ruhu, kalbinin içinde genişler ve her yana yayılır. Bilhassa, aralarında çok sıkı bir münasebet olduğu için, bunun tesiri yüzde görülür. Bu tesir, yüze ulaşınca, yüzün derisi İyice aydınlanır, açılır ve ışıldar. Ama insanın kederi çok olunca, ruhu kalbinin içinde büzülür ve bundan dolayı yüzün derisinde, kuvvetli bir tesiri kalmaz. Dolayısıyla da yüzün rengi kaçar, sararır ve morarır. Böylece yüzde, (vücudu meydana getiren dört aslî unsurdan) toprağın ve kesifliğin tesiri daha çok görülür. Böylece yüzün aydınlanmasının ve ışıldamasının sevincin ayrılmaz vasfı; morarmasının, solmasının ve renginin kaçmasının da üzüntünün ayrılmaz bir vasfı olduğu sabit olmuş olur. İşte bu sebepten ötürü, yüzün aklığı, ışıldaması ve aydın oluşu, insanın sevincinden; solması, morarması ve renginin kaçması da, kederinden, hüznünden ve hoşnutsuzluğundan bir kinaye kılınmıştır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, "Kendisi pek öfkeli olarak, yüzü mosmor kesilir" buyurmuştur ki, bu, "O kimse, keder ve üzüntü ile dopdolu olur" demektir.

Utancından Gizlenmesi

Allahü teâlâ daha sonra, "Verilen müjdenin tesiriyle toplumdan gizlenir" yani "verilen müjdenin tesirinden ötürü, köşe bucak kaçar, gizlenir" buyurmuştur. Müfessirler şöyle demişlerdir: "Cahiliyye döneminde erkek, hanımının doğum sancıları başlayınca, doğacak çocuğunun ne cinste olduğunu anlayıncaya kadar, insanlardan uzaklaşır ve saklanırdı. Eğer çocuğu erkek olursa, sevinir, kız olursa üzülür ve o kızı ne yapacağını düşünmek için, günlerce insanların arasına çıkamazdı. İşte "Onu hor hakir olarak (yani bu zillete katlanarak), yanında mı tutacak (yani sağ bırakacak mı), yoksa onu toprağa mı gömecek?" ayetinin ifade ettiği husus budur. Cenâb-ı Allah, "Onu yanında mı tutacak?" ifadesindeki zamiri müzekker getirmiştir. Çünkü bu zamir, bir önceki (verilen müjde) ifadesindeki (mâ)ya râcidir. "Hûn", zillet, horluk, hakirlik manasınadır. Nitekim Nadr b. Şumeyl şöyle der: "Arapça'da, "O, onun üzerine 'ehven'dir, "hûn"dur, "hevân"dır" denilir. Yine "Onu küçük, hakir gördüm" denilir. Biz, En'âm Sûresi'nde, (93. ayette) ifadesinin tefsirinde bu hususu izah etmiştik.

Tefsir edilen bu ayetteki "hûn" (horluk-zelillik) vasfının kime ait olduğu hususunda iki görüş vardır:

1) Bu, doğmuş olan o kız çocuğunun vasfıdır. Buna göre mana, "O adam, bu kız çocuğunu, gözünde o kız çocuğunu hor ve hakir olarak mı, yanında mı tutacak?" şeklindedir.

2) Atâ'nın rivayetine göre, İbn Abbas (radıyallahü anh), bu kelimenin babaya ait bir sıfat olduğunu söylemiştir. Buna göre mana, "O baba, bu kızı, kendisinin zelil ve utanç içinde olmasına rağmen, isteyerek onu tutabilecek mi?" şeklindedir.

Kızları Gömme Adeti

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Yoksa onu toprağa mı gömecek?" buyurmuştur. "Dess", birşeyi birşeyin içine sokarak gizlemektir. Rivayet olunduğuna göre Araplar, kızları olunca, bir çukur eşerler, o kız çocuğunu ölsün diye oraya koyarlardı. Kays b. Asım'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ey Allah'ın Resulü, henüz müslüman olmazdan önce, câhiliyyede sekiz kız çocuğumu sağ sağ gömdüm' dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Her birine karşılık bir köle azad et" buyurunca o, "Ey Allah'ın Resulü, benim (kölelerim yok ama) develerim var" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "O halde herbirine karşılık bir deve kurban et" buyurdu. Yine rivayet olunduğuna göre bir adam şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Resulü,- müsfüman olduğumdan beri, İslâm'ın tadını alamadım. Cahiliyye döneminde bir kızım vardı. Hanımıma, onu giydirip kuşatıp bana getirmesini söyledim. Sonra o çocuğu alıp, derin bir uçuruma götürdüm ve oradan aşağı attım. Çocuk bana, 'Babacığım, beni öldürdün!" dedi. Ne zaman, onun bu sözünü hatırlasam, bana hiçbirşey kâr etmiyor. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Câhiliyyede olup bitmiş şeyleri (günahları), İslâm (iman) kökünden kazıyıp yok eder. islâm döneminde olan (günah ve hataları da), tevbe-istiğfar yok eder" Benzeri bir hadis: Müslim, İman, 192 (1/112).buyurmuştur.

Bil ki cahiliyye Arapları kızlarını öldürme hususunda farklı farklı yollar takip ederlerdi. Kimi bir çukur kazar, çocuğunu ölsün diye oraya gömer; kimisi onu yüksek bir yerden aşağı atar; kimisi onu suda boğar, kimisi de boğazlayıp keserek öldürürdü. Onlar bunu bazan, kıskançlık ve taassublarından ötürü (yani o kız büyüyünce, kendilerine bir ar getireceğinden korkarak), bazan da fakirlik, ihtiyaç ve geçim saygısından dolayı yaparlardı.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Bak, hükmedegeldikleri şey ne kötüdür!" buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü onlar, kız çocuğundan hoşlanmama hususunda şöyle doruk noktalara varmışlardı:

1) Onların yüzleri mosmor kesilirdi.

2) Kız çocuğu olmasından çok nefret ettiği için, cemiyetten saklanırdı.

3) Çocuk, tabii olarak sevimlidir. Ama o baba, ondan çok nefret ettiği için, onu öldürmeye cür'et eder. Bu da, onların kız çocuğundan nefretlerinin son dereceye vardığını gösterir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, kendisinden böylesine hoşlanılmayan o şeyi, insanın, bütün mahlukata benzemekten münezzeh olan, alemin yüce ilahına nisbet etmesi nasıl uygun düşer? Bu ayetin bir benzeri de, "Erkek sizin de, dişi O'nun ha! O takdirde bu, insafsızca bir taksim!" (Necm, 21-22) ayetidir.

Mutezilenin Bu İddiası

Kadî, "Bu ayet, Cebriye'nin (ehl-i sünnetin) görüşünün batıl olduğuna delalet eder. Çünkü onlar, Allah'a, her insanın uzak kalmak ve berî olmak için alabildiğine gayret göstermesi gereken zulmü ve kötülüğü Allah'a nisbet ederler (Allah'ın yarattığını söylerler). Binâenaleyh onların bu husustaki inançları, müşriklerin bu hükümleri gibidir, hatta bundan daha ileridjr. Allah'a kızlar nisbet etmek, bir tek kötülük nisbet etmek sayılır. Bu ise, bütün kötülük ve en uygunsuz şeyleri Allah'a nisbet etmekten daha küçüktür" demiştir. Kâdî'ye şöyle cevap verilir: "Allah'ın hanımının ve çocuklarının olduğunun söylenmesinin imkânsız olduğu, delillerle sabit olunca, Cenâb-ı Hak, bunun peşinden, bu "iknâî" izahı yapmıştır. Aksi halde, "Örfümüzde, çirkin ve kabîh olan herşey, Allah için de kabîh (çirkin) sayılır" denemez. Baksana, bir kimse, câriye ve kölelerini süsleyip, onları iyice allayıp pullayıp sonra da, bu cariye ve kölelerde, şehevî hisleri tahrik edip, hepsini birbirine katıp, aradaki engel ve maniaları kaldırdığını düşünelim. Bütün bunlar, Allah açısından güzel, ama insanlar için çirkindir. Böylece, örfe göre olan izahlara dayanmanın, ancak kendisi ile birlikte kat'î ve kesin deliller bulunduğ zaman makul ve yerinde olacağını anlıyoruz. Allah'ın çocuklarının olamayacağı kat'î ve kesin delillerle sabittir. Dolayısıyla o delillerin, bu tür iknâî izahlarla takviye edilmesi makul ve yerinde olmuştur. Kulların fiillerinin (yaratılması meselesine) gelince, bunların Allah tarafından yaratıldığı da, kesin ve yakînî delillerle sabittir. Eğer ileri bir mezhep (Mu'tezile) taassubu olmasaydı, bu iki mesele, birbiriyle nasıl mukayese edilebilirdi? Allah en iyi bilendir.

Allahü teâlâ daha sonra "Ahirete iman etmeyenlerin kötü meselleri vardır. En yüce mesel ise, Allah'ındır" buyurmuştur. "Kötü mesel", kötü sıfattır. Onların kötü sıfatları, o insanların çocuğa olan ihtiyaçları ile fakirlik ve utanç yüzünden kız çocuklarının olmasından hoşlanmamalarıdır. "En yüce mesel" ise, yüce ve kudsî sıfatlar manasınadır. Bu sıfat da, Cenâb-ı Hakk'ın, çocukları olmaktan münezzeh ve berî olmasıdır. Buna göre eğer, "Allah için darb-ı mesel yapmayın"(Nahl. 74) ayetine rağmen, nasıl, "En yüce mesel, Allah'ındır" buyurulmuştur?" denilirse, biz deriz ki: Allahü teâlâ'nın getirdiği darb-ı mesel haktır, doğrudur. Başkalarının (Allah için yapacağı) darb-ı meseller (benzetmeler) ise, batıldır. Allah en iyi bilendir.

Allah Zulümden Münezzehtir

60 ﴿