64

"Eğer Allah insanları zulümler yüzünden muaheze edecek olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat O, bunları belirlenmiş bir müddete kadar geciktirir. Ecelleri geldiği zaman ise, onlar ne bir saat geri kalabilir, nede öne geçebilirler. Onlar, Allah'a, kendilerinin bile hoşlanmadıkları şeyleri isnad ederler. Dilleri, yalan yere, en güzelin kendilerine has olduğunu söyler durur. Hiç şüphe yok ki onların hakkı cehennemdir ve onlar (cehennemin) öncüleridir. Allah'a andolsun ki biz senden evvelki ümmetlere de peygamberler göndermiştik de şeytan onların yaptıklarını kendilerine söyleyip hoş göstermişti, işte o bugün onların velisidir, onlar için acı veren bir azap vardır. Bu kitabı sana, ancak hakkında ihtilaf ettikleri şeyde, onlara açıklamada bulunman için ve iman edecek bir kavme,' hidayet ve rahmet olarak indirdik".

Bii ki Allahü teâlâ, müşriklerin en büyük küfürlerini ve en çirkin sözlerini nakledince, fazlını, rahmetini ve keremini göstermek için o kâfirlere mühlet verdiğini, onlara hemen ceza vermeyeceğini beyan buyurmuştur. Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Peygamberlerin ismeti (günahtan masumiyeti) olmadığını söyleyenler, "Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden muaheze edecek olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı" ayeti ile, şu iki bakımdan istidlal etmişlerdir:

a) Allahü teâlâ, "Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden muaheze edecek olsaydı" buyurarak, zulmü bütün insanlara nisbet etmiştir. Zulmün, günah olduğunda şüphe yoktur. Bu da, her insanın günah istemiş olmasını gerektirir. Peygamberler de insandır. Dolayısıyla onların da günah işlemiş olması gerekir.

b) Allahü teâlâ, "yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı" buyurmuştur ki, bu ifade de, yeryüzünde olan herkesin zulmetmiş ve günah işlemiş olmasını gerektirir. Dolayısı ile, zâlim olan herkesin yok edilmesi gerektiği zaman, bütün insanların yok edilmesi gerekir. Ama biz, "Peygamberlerden zulüm sâdır olmamıştır, dolayısıyla onların yok edilmesi gerekmez" dersek, bu durumda her zâlimin yok edifmesinden, bütün insanların yok edilmesi ve yeryüzünde hiçbir canlı katmaması neticesi çıkmazdı. Bu netice çıktığına göre, peygamber olsun olmasın, bütün insanların zalim olduğunu anlamış oluruz.

Buna şöyle cevap verilir: Her insanın zâlim olmadığı da delil ile sabittir. Çünkü Allahü teâlâ "Sonra biz, o kitabı, seçtiğimiz kullara miras bıraktık, işte onlardan kimi nefsine zulmedendir, bazısı hayırlarda ileri geçenlerdir"(Fatır, 32) buyurmuştur. Bu, "kullarından, kendisine zulmedenler, mu'tedil (âdil) olanlar ve hayırda öncü olanlar vardır" demektir. Eğer mu'tedil olanlar ve hayırda birinci olanlar da zâlim olsalardı, o zaman ayetteki bu üçlü taksim yanlış olurdu. Bineanelayh mu'tedil (âdil) olanlar ile, hayırda öncü olanların zâlim olmadıklarını anlıyoruz. İşte bu delil ile, bütün herkesin zalim olduğunun söylenemeyeceği sabit olmuş olur.

Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz kî: Ayetteki, "Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden muaheze edecek olsaydı" ifadesindeki "insanlar" sözü ile, ya ilahî cezayı haketmiş bütün günahkârlar, yahut da geçen ayetlerde bahsedilen müşrikler ve Allah'ın kızları bulunduğunu söyleyen kimseler kastedilmiştir. Bu durumda, yapılan o istidlal düşer. Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

Bazı kimseler, zararda aslolanın haramlık olduğu hususuna bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Eğer zarar meşru olsaydı, ya bu, onlardan sudur eden bir suçun karşılığı olarak meşru olurdu, yahut bu tarzda (şekilde) olmazdı. Her iki İhtimal de söz konusu olamaz. Binâenaleyh zararın kesinlikle meşru olmaması gerekir.

Birinci ihtimalin yanlış oluşu, "Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden muaheze edecek olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı" ayetinden dolayıdır. Bununla şu iki bakımdan istidlal edilebilir:

1) Lev (eğer) edatı, birşeyin bulunmaması sebebiyle diğer şeyin de olmayacağını ifade etmek için kullanılır. O halde "Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden muaheze etseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı" ayeti Allahü teâlâ'nın, zulümleri sebebi ile insanları muaheze etmediğini, yeryüzünde canlılar bıraktığını gösterir.

2) Ayet, Allah'ın insanları, zulümleri sebebiyle muaheze etmesinin gerekli olduğuna ve bu muahezenin (sorumlu tutmanın) ela, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmama şeklinde olacağına delâlet edip, biz de yeryüzünde pekçok canlı bulunduğunu görüp müşahede ettiğimize göre, Hak teâlâ'nın, insanları zulümleri sebebi ile (şimdilik) muaheze etmediğine kesinkes hükmetmek gerekir. Böylece bununla, zararların, işlenen suçlara birer ceza olarak meydana gelecek tarzda meşru olmasının caiz olmayacağı sabit olmuş olur.

İkinci ihtimal, yani zararın, daha önce İşlenmiş bir suçtan ötürü olan bir ceza azabında değil de, iptidaen (sebepsiz olarak) meşru olması ihtimali de, icmâen bâtıldır. Böylece, bu ayetin muktezâsına göre, zararın mutlak olarak (kayıtsız-şartsız) haram olduğu sabit olur. Bu husus, diğer bazı ayetlerle de desteklenir. Mesela, Yeryüzünde, yeryüzü iyi bir hale geldikten sonra (düzene girdikten sonra) fesad çıkarmayın "(A'raf, 56), "(Allah) dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedî" (Hacc, 78) ve 'Allah size kolaylık diler, güçlük murad etmez" (Bakara, 185) ayetleri gibi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "İslâm'da ne zarar vermek, ne de zarara karşı zararla mukabele etmek yoktur" Müsned, 1/313, "Bir müslümana zarar veren mel'undur" Tirmızi, Birr, 27 (4/332). buyurmuştur. Bu ayet ve hadislerin :amamından, zararlarda ası) olan hükmün haramlık olduğu sabit olmuş olur. Buna göre biz diyoruz ki, her bakımdan zararlı olan bir hadise meydana geldiğinde bakarız, eğer onun meşru olduğunu gösteren belli bir nass bulursak, "hâs olan delilin, âmm (umûmî) olan delilden önce nazar-ı itibara alınacağı" prensibinden ötürü, o nassa göre hükmederiz. Aksi halde, izah ettiğimiz temel düsturdan ötürü, o zararın haram olduğuna hükmederiz.

İhtirasları Gemlemenin Lüzumu

Bazıları, bu kaidenin, insanın istediği her şeyin, kendisi için meşru olması gerektiğine delâlet ettiğini, çünkü onu ondan menetmenin bir zarar olduğunu, zarar vermenin ise, bu temel düstura göre meşru olmadığını; yine insanın hoş görmediği şeyin haram olması gerektiğini, çünkü hoşlanmadığı şeyin meydana gelmesinin, onun için zarar olduğuna, keza zararın meşru olmadığına delâlet etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Böylece bu asıl düsturun, Kıyamete kadar bütün muhtemel hadiseleri içine aldığı sabit olmuş olur. Sonra biz diyoruz ki: Hükümlerin isbatı hususunda, kendisine tutunulan kıyas ya bu kaideye uygun olur, ya da olmaz. Birinci ihtimal, oatıldır. Çünkü bu asıl düstur, kıyasa ihtiyaç bırakmaz. İkincisi de batıldır. Çünkü nâss, kıyasdan önce gelir. Allah en iyi bilendir.

Üçüncü Mesele

Mu'tezile şöyle der: "Bu ayet, zulüm ve mâsiyetin, Allah'ın yaratması olmadığına, aksine kulların fiilleri olduğuna delâlet eder. Çünkü Allahü teâlâ, kulların zulmünü kullara izafe etmiş, kendisine nisbet etmemiş ve "Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden muaheze edecek olsaydı (...)" buyurmuştur. Hem sonra, eğer bunlar Allah'ın yarattığı şeyler olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın, bunlardan dolayı insanları hesaba çekmesi, Allah tarafından işlenmiş bir zulüm olurdu. Ayette O, kullarını zulümden menettiğine göre, kendisi zulümden haydi haydi uzak ve münezzeh olur. Hem bu ayet, kulların amellerinin, mükâfaatın ve cezanın farz ve gerekli olmasında tesirli olduğunu gösterir. Çünkü ayetteki bi zulmihim "zulümleri yüzünden" ifâdesindeki "bâ" harf-i cerri, "Bu, onların Allah'la mücâdele etmeleri yüzündendir" (Enfal, 13) ayetinde olduğu gibi, sebebiyete delalet eder. Bil ki bu konudaki görüşümüzü defalarca açıkladık. Binâenaleyh onları burada tekrar etmeyeceğiz. Allah en iyi bilendir.

Dördüncü Mesele

Ayetin zahiri, insanların zulme yeltenmesinin, bütün hayvanların helakini gerektirdiğine delalet eder. Halbuki bu caiz değildir. Çünkü hayvanlardan günah sâdır olmaz. Binâenaleyh insanların zulümleri yüzünden, onları helak etmek nasıl uygun düşer? Buna şu iki şekilde cevap verilir:

1) a) Biz, "Yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı" ifadesinin bütün hayvanları içine aldığını kabul etmiyoruz. Ebu Ali el-Cübbâî, bunu şöyle izah etmiştir: "Bu ayet ile, "Eğer Allah insanların işlediği küfür ve masiyetten ötürü insanları hemen hesaba çekseydi, onları imha ederdi ve böylece onların soyu sopu diye birşey kalmazdı. Herkesin atalarında, azaba müstehak kimselerin bulunacağı malumdur. Binâenaleyh eğer onlar helak edilmiş olsalardı, nesilleri de kalmazdı. Böylece de yeryüzünde insan namına birşey kalmaması gerekirdi. İnsanlar tamamen yok olunca da, yeryüzünde hayvanların kalmaması da gerekirdi. Çünkü hayvanlar, insanların faydası ve maslahatı için yaratılmışlardır." Bu çok güzel bir izahtır.

b) Helak zâlimlere geldiğinde, diğer insanlara ve canlılara da şâmil olur. Bu helak o zaman, zalimler için bir azap, diğerleri için bir imtihan olmuş olur. Bu durum, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) zamanında (Tufan'da) meydana gelmiştir.

c) Allahü teâlâ, eğer o insanları hemen muaheze etseydi, (yağmurlar kesilirdi. Yağmurlar- kesilince de, bitkiler bitmez ve böylece de yeryüzünde canlı diye birşey kalmazdı. Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'nin, "Zâlim ancak kendisine zarar verir" diyen birisini duyduğunda, "Hayır, vallahi aksine. Deve kuşu, yuvasında, zalimin zulmünden dolayı ölür" dediği rivayet edilmiştir. Ibn Mes'ûd (radıyallahü anh)'dan, "Neredeyse karafatma bile, âdemoğiunun günahı sebebiyle helak olur" dediği rivayet edilmiştir. İşte bu cevaba dair yapılan bu üç izah, "dâbbe" lafzının, bütün canlıları içine almasının kabul e-zümesi itibariyledir.

2) Cenâb-ı Hakk'ın, "yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı" ifadesiyle, "O, yeryüzünde herhangi bir kâfir bırakmazdı" manası kastedilmiştir.. Binâenaleyh, bu zaha göre, ayet-i kerimedeki "canlı-dâbbe" sözüyle, kâfir kastedilmiştir. Bunun böyle olduğunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, hayvanlar gibidirler. Belki daha daha apıktırlar" (A'raf, 179) ayetidir. Allah en iyi bilendir.

Beşinci Mesele

Aleyhâ kelimesindeki zamir, ard (yeryüzü) kelimesine racidir. Halbuki, bu isim, daha önce geçmemiştir. Ancak ne var ki, bu ayette geçen "dâbbe" kelimesi, ard (yeryüzü) kelimesine delâlet eder. Çünkü "dâbbe" ancak yeryüzünde debelenip hareket edebilir. Çoğu kez, yeryüzü (ard) kelimesi, her ne kadar lafzan geçmese bile, kinaye yoluyla ifade edilir. Çünkü Araplar, yeryüzünü kastederek 'Onun üzerine, falan gibisi yoktur" veya "Orada falancadan daha iyi kimse yoktur" derler ve bu ifadelerde zamirle yetinirler.

Belirlenen Vâde

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Fakat O bunları, öremeleri için belirlenmiş bir müddete kadar geciktirir" buyurmuştur. Bu ayette geçen, 'ecel-(müddet)in ne demek olduğu hususunda stkiki görüş ileri sürülmüştür:

1) Bu, Atâ'nın görüşü olup, Atâ, İbn Abbas'ın "Cenâb-ı Hak bununla Kıyamet gününü kastetmiştir" dediğini nakletmiştir.

2) Bununla, ömrün sonu kastedilmiştir. Birinci görüşün izahı, azabın en büyüğünün, Kıyamet gününde, o insanlara tastamam verilmesinden ötürüdür. İkinci görüşün izahı ise, "müşriklerin, ömürleri sona erip dünyadan ayrıldıklarında hemen cezaya duçar kılınmış olmaları"dır.

İstemedikleri Şeyi Allah'a Atfetmeleri

Kâfirlerin bahsettiği ve Allah'ın da onlardan naklettiği fasit görüşlerden üçüncüsü, Cenâb-ı Hakk'ın, 'Onlar, Allah'a kendilerinim hoşlanmadıkları şeyleri isnâd ederler" ayetinin ifade etliği husustur. Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın yec'alûn (kılarlar, isnâd ederler) ifadesinden, "kendileri için hoş görmedikleri o kızları Allah'a nisbet ederler" anlamı kastedilmiştir. Buna göre "kılarlar, isnâd ederler" tabirinin manas.. Allah'ı bu şekilde tavsif eder ve O'nun hakkında bu hükmü verirler" demektir. Bu, meselâ bir kimsenin,"Ce'altu Zeyden alâ'n-nâsi" (Ben, Zeyd'i insanlar üzerine kıldım, yani tayin ettim) demesi gibidir. Yani, "Ben buna hükmettim; ben bu hükmü verdim" demektir.(Biz, "Ce'ale" kelimesinin ne demek olduğunu, Cenâb-ı Hakk'ın (Maide. 103) ayetini tefsir ederken söylemiştik.

Hüsna'nın Buradaki Anlamı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Dilleri yalan yere, en güzelin kendilerine has olduğunu söyler durur" buyurmuştur. Ferrâ ve Zeccâc şöyle demişlerdir: "Bu, ifadenin başındaki enne'nin dahil olduğu cümle el-kezib kelimesinden bedeldir. Buna göre kelamın takdiri, "Onların lisanları, en güzelin kendileri için olduğunu söyler" şeklindedir. Buradaki el-hüsnâ kelimesinin ne demek olduğu hususunda da iki görüş bulunmaktadır;

1) Bununla, oğullar kastedilmiştir. Yani, onlar, "Kızlar Allah'ın; oğullar ise bizimdir" demişlerdir.

2) Onlar, kızların Allah'a ait olduğunu söylemelerinin yanısıra, kendilerini, işte bu sözlerinden dolayı, Allah'ın rızasını elde etmek ve hak din ve güzel mezhep üzere olmakla vasfetmişlerdir.

3) Onlar, cennetin kendileri için olduğuna, mükâfaatın da Allah'tan olduğuna hükmetmişlerdir.

Kıyamet İnancı ve Müşrikler

Buna göre eğer, "Onlar, Kıyameti inkâr ettikleri halde, böyle bir kararı nasıl verebilirler?" denilirse, biz deriz ki: Onların hepsi, Kıyameti inkâr etmiyordu. Nitekim şöyle denilmiştir: "Araplar içinde, öldükten sonra dirilmeyi, Kıyameti kabul eden bir topluluk vardı. İşte bundan dolayı onlar, en güzel develeri ölünün kabri başına diker ve bağlar ve o deve ölünceye kadar onu orada bırakır, "Bu ölü dirildiğinde, bineceği de kendisiyle beraber dirilir" derlerdi. Hem, onların Kıyameti kabul etmedikleri farzedilse bile, belki de onlar, "Eğer Muhammed, öldükten sonra dirilme ve haşr hususunda doğru söylüyorsa, üzerinde olduğumuz bu hak din (!) sebebiyle, cennet ve mükâfaat bizim için olacaktır" diyorlardı.

Bazı kimseler şöyle demişlerdir: Evlâ olan, buradaki el-hüsnâ kelimesinin bu manaya alınmasıdır. Bunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, hemen bunun peşinden, "Hiç şüphe yok ki onların hakkı cehennemdir" buyurmuş ve böylece de, onların sözlerini reddederek, yerlerinin cehennem olduğunu belirtmiş olmasıdır. Binâenaleyh bu, onların, cennetin kendilerine ait olduğuna hükmetmiş olduklarını gösterir. Zeccâc şöyle der: "La ceram ifadesinin başındaki lâ, onların görüşlerini reddetmek içindir. Buna göre mana, "Durum, onların vasfettikleri gibi değildir. Aksine onların fiilleri, yani bu sözü söylemeleri, kendilerine ateş kazandırmıştır" şeklinde olur. Buna göre, enne lehüm kelimesinin başındaki enne'nin mahalli, kesebe-"kesbetti, yaptı" manasına gelen ceram'ın mef'ûlü olduğu için, mansûbtur. Kutrub, buradaki ermenin başına geldiği cümlenin mahallen merfû olduğunu, manasının ise, "Onlara ateş, cehennem vacip oldu, hak oldu" şeklinde olduğunu; râbının nasıl olacağının sorulması halinde ise, mânanın, "onlar için ateş ve nâr hak oldu, vâcib oldu ve kesinleşti" şeklinde olacağını söylemiştir.

İfrat'ın Manası

Cenâb-ı Hak, 'Ve onlar (cehennemin) öncüleridir" buyurmuştur. Nâfi ve Kisâî'den rivayetle Kuteybe, bu ifadeyi, râ'nın kesresiyle "Mufritûn" şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları râ'nın fethasıyla "Mufratûn" sekinde okumuşlardır. Nâfi'nin kıraatine gelince Ferrâ şöyle demiştir: "Buna göre mana, "Onlar kendi aleyhlerine olmak üzere, günahta aşırı idiler" şeklinde olur. Mananın, "Onlar, Allah'a iftira etmede ileri gitmişlerdi" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Ebu Ali el-Fârisî isa şöyle demiştir: "Tıpkı "Ecrebe"nin "uyuzlu oldu" manasına gelmesi gibi, "Efrata" fiili de, "aşırı oldu" anlamındadır. Buna göre mana, "Onlar, ateşe doğru en hızlı ve önde koşanlardır" şeklindedir. Buna göre sanki onlar, o cehenneme kendileri için yer hazırlayacak birilerini göndermişlerdir.

Bu kelimeyi râ'nın fethasıyla "mufratûn" şeklinde okumaya gelince, bu hususta da iki görüş bulunmaktadır:

Birinci Görüş: Buna göre mana, "Onlar, ateşte bırakılmışlardır" şeklinde olur. Kisâî, Arapça'da, "Bırakmadım" anlamında, "Mâ efrattu mine'l-kavmi ehaden" (Kavimden hiçkimseyi bırakmadım) denilmektedir demiştir. Ferrâ ise, Arapların, "Onları geride bıraktım, onları unuttum" manasında, "Efrattu minkum nâsen" (onlardan bir topluluğu bıraktım, ihmal ettim) dediklerini söylemiştir.

İkinci Görüş: Bu kelime, "Acele ettirilmiş, ivdirilmişlerdir" anlamındadır. Vahidî (r.h) şöyle demiştir: "Tercih edilen, bu görüştür. Bunun izahı ise, Ebu Zeyd ve başkalarının dediği şu husustur: "Bir kimse, kovaları doldurmak için, arkadaşlarından önce suya vardığında, "Farata'r-recutu ashâbehu yafrutuhum faratan ve furûtan" yine onlardan öne geçtiğinde, "Efrata'l-kavme el-fâritu ve ferratûhu" "Faian kimse, topluluğun önüne geçti", "Farratûhu- Onlar, o kimseyi öne sürdüler" denilir. Bu izaha göre bu ifadenin manası, "Onlar sanki cehenneme doğru koşup, cehennemde onların ncüsü oldular" demektir. Böylece onlar, cehenneme kendilerinden sonra girenleri gende bıraktılar" şeklinde olur.

Mü'minleri Teselli Etme

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Kureyş'ten sâdır olan bu tür hareketler gibi, geçmiş peygamberler hakkında da önceki ümmetlerden benzeri hareketler sâdır olduğunu beyan ederek "Allah'a andolsun ki biz senden evvelki ümmetlere de peygamberler göndermiştik de, şeytan onların yaptıklarını kendilerine süsleyip hoş göstermişti..." buyurmuştur ki, bu, adeta Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, kavminin cahillikleri sebebiyle, kendisine ulaşan gam ve kederlere karşı bir teselli gibi olmuş olur.

Mu'tezile şöyle der: Ayet, Cebriye'nin görüşünün yanlış olduğuna şöylece delâlet eder:

1) O kulların fiillerini yaratan Allah olmuş olsaydı, şeytanın bu tezyininin bir anlamı olmazdı.

2) Bu tezyîn, Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiş olsaydı, şeytanın bundan dolayı zemmedilmiş olması caiz olmazdı.

3) Tezyin, insanı, o fiili işlemeye götüren Allah'ın yaratmasıyla olduğunda, bu işin meydana gelmesi zorunlu olur. Binâenaleyh, tezyin, o fiili yapmaya sebep olamaz.

4) Cebriyye'nin görüşüne göre, bu işi yaratan insanlar için dost olmaya O ise davet edenden daha layıktır.

5) Allahü teâlâ tezyin etme işini, şeytana isnad etmiştir. Binaenaleyh, o tezyin eden Allah olmuş olsaydı, o zaman o tezyin işinin şeytana izafe edilmiş olması doğru olmazdı.

Kâfirlerin Dostu Şeytandır

Buna şöyle cevap verilir: Kâfirlerin gözlerine çirkin olan şeyleri süsleyen şayet şeytan olursa, o vesveseleri o şeytanın gözünde tezyin eden, şayet başka bir şeytan ise, o zaman teselsül gerekir. Yok eğer Allah ise, işte elde edilmek istenen netice de budur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İşte o, bugün de onların velisidir" buyurmuştur. Bu hususta iki ihtimal vardır;

a) Bundan, Mekke kâfirleri kastedilmiş olup, bu günde onların dostu ve velisi olan ise, şeytandır. Şeytan, senden önceki ümmetlerin kâfirlerine yaptığı gibi, onları iğva etmeyi ve senden çevirmeyi üstüne almıştır. Böylece bu takdire göre bu ifade geçmiş ümmetlerin haberlerini vermekten, Mekke kâfirlerinin haberlerini nakletmeye geçmiş olur.

b) Cenab-ı Hak, bu ifadedeki el-yevm (bugün) sözüyle. Kıyamet gününü kastederek, şöyle demek istemiştir: "İmdi o, amellerini kendilerine süslemiş olduğu o kâfirlerin, Kıyamet gününde dostudur. O gün, çok meşhur olduğu için, Kıyarnet gününe, normal olarak el-yevm (gün) kelimesi ıtlak edilmiştir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadesinin maksadı, "Yani, o günde, onların hiçbir dostu yok demektir" şeklindedir. Bu böyledir, zira onlar, azablarını müşahede edip, o azabın, şeytanın başına geldiği gibi kendilerinin de başına geldiğini görüp; o azabtan kendileri kurtulamayacağı gibi, şeytanın da kurtuluşu olmadığını anladıklarında, o zaman istihza üslubuyla alay etmek için onlara, "Bu gün sizin dostunuz budur, şeytandır!" denilmiş olması mümkündür.

Kur'ân'ın İniş Hikmetlerinden

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu şiddetli tehdidinin yanısıra, delil ikame edip her türlü mazereti ortadan kaldırdığını belirterek, "Bu kitabı sana, ancak hakkında ihtilaf ettikleri şeyde, onlara açıklamada bulunman için indirdik" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu, "Biz, Kur'ân'ı sana, ancak, o Kur'ân'ı açıklamaları vasıtasıyla, onlara hakkında ihtilaf ettikleri şeyleri beyan etmen için indirdik" manasındadır. İhtilaf edenler ise, ehl-i kitab ile, hevâ ve arzularınıza göre hüküm veren kimselerdir. Onların kendisinde ihtilaf ettikleri şey de, tevhid, şirk, cebr, kader, Kıyametin varlığı, yokluğu vb. itikadı meseleler ile, meselâ Banîra, Sâibe gibi helâl olan şeyleri haram klimaları ve leş gibi, haram olan şeyleri de helâl kılmaları kabilinden olan hükümleri kapsayan dindir.

Allah'ın Fiilleri Hikmetle Muallel midir?

Li tübeyyine (açıklamada bulunman için) ifadesindeki lâm, Allah'ın fiillerinin birtakım gaye ve maksatlar şartına bağlı olduğuna delâlet eder. Bunun benzeri olan ayetler pek çoktur. Meselâ Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa... çıkarman için onu sana indirdik"(İbrahim, 1) ve "Ben cinleri de insanları da, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zâriyat, 56) ayetleri bunlardandır.

Buna şu şekilde cevap verilebilir: Allah'ın fiillerinin, herhangi bir maksat ve gaye şartına bağlı olmasının imkânsız olduğu aklen sabit olunca, bu ayetleri tevil etmek gerekir.

Üçüncü Mesele

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Hûden ve rahme ifadeleri, (......) ifadesinin mahalline matufturlar. Ancak ne var ki bu iki kelime, mef'ûlün leh olarak mansubturlar. Çünkü bu ikisi, kitabı indirenin fiilleridir (işidir). Li tubeyyine fiilinin başına lâm gelmiştir, çünkü bu, indirenin değil, muhatabın işidir. Mef'ûlün leh ancak, o failin işi olduğu zaman mansub kılınır.

Dördüncü Mesele

Kelbî şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın, Kur'ân'ı inanan kimseler için bir hidayet ve rahmet olarak vasfetmesi, onun herkes için böyle olmasına aykırı değildir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, Bakara Sûresi'nin başındaki (......) (Bakara, 2) ifadesinin, o Kur'ân'ın bütün insanlar için bir hidâyet rehberi olmasına aykırı olmaması gibidir. Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ın bütün insanlar için hidâyet olduğunu ayrıca, (Bakara. 185) ayetinde de beyan etmiştir. O mü'minlerin, o hidayeti kabul edip de, böylece ondan yararlanmaları bakımından, özellikle mü'minleri zikretmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sen ondan korkacak kimselere ancak o tehlikeyi haber verensin" (Naziat,46) ayetinde olduğu gibidir. Çünkü, o inzâr edenin inzâr ve uyarısından ancak, böylesi bir topluluk istifade eder. Allah en iyisini bilendir.

Allah'ın Kudretinin Delilleri

64 ﴿