14

"Herkesin amelini kendi boynuna doladık. Kıyamet günü onun için neşredilmiş olarak kendisine kavuşacak bir kitap çıkaracağız. "Oku kitabını, bu gün sana karşı, iyi hesap görücü olarak kendi nefsin yeter.!".

Bil ki ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ayetin, daha önceki kısımla münasebeti hususunda şu izahlar yapılmıştır:

Birinci İzah: Allahü teâlâ, 'İşte biz herşeyi iyice anlattık buyurunca bu, "insanların, tevhid, nübüvvet ve me'âdle ilgili ihtiyaç duydukları her delil ve va'd, va'îd, terhib-terğîb ile ilgili açıklamasına ihtiyaç hissettikleri herşey anlatıldı" demek olur. Durum böyle olunca, artık insan için hiçbir mazeret kalmamıştır. Binâenaleyh pek yerinde olarak, Kıyamet meydanına gelen herkesin amelini boynuna dolar ve ona, "Oku kitabmı,bu gün sana karşı, iyi hesap görücü olarak kendi nefsin yeter!" deriz.

İkinci İzah: Allahü teâlâ, mahlûkata, gerek dinî, gerek dünyevî hususlarda, gece ve gündüz ayetleri gibi her türlü faydalı şeyi nasib ettiğini beyan buyurunca, onlara en büyük nimetleri inam etmiş olur. Bu da, onların, Cenâb-ı Hakk'a hizmet ve ibadetle meşguf olmalarının vacib olmasını gerektirir. Binâenaleyh işte bu sebeple, Kıyamet meydanına gelen herkes, amel ve sözlerinden mes'ûl olur.

Üçüncü İzah: 'İnsanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat. 56) ayetinde de olduğu gibi, mahlukatı ancak kendisine ibadet etsinler diye yarattığını beyan buyurup, güneşin, ayın, gecenin ve gündüzün hallerini de ayrıntılı olarak anlatınca, bu, "Ben, bütün bunları, istifâde edesiniz ve böylece de bana taat ve hizmetle meşgul olabilesiniz diye yarattım. Durum böyle olunca, Kıyamet meydanına gelen herkese o hizmet ve ibadeti, yaptı mı, yoksa diretip, isyan edip azdı mı diye hesap sorarım" demek olur. İşte ayetin, daha önceki ayetlerle münasebeti hususunda yapılacak izahlar bunlardır.

Tair Kelimesi

Bu mesele, ayetteki lafızların tefsiri hakkındadır:

Ayetteki "tâir" (uçan kuş) kelimesi ile ilgili şu iki görüş vardır:

1) Araplar, herhangi bir iş yapmak isteyip, o işin kendilerini hayra mı şerre mi götüreceğini anlamak istediklerinde, kuşların hallerine bakarlar O, kendi kendine mi uçuyor, yoksa uçmak için onu zorlamaya (rahatsız etmeye) mi gerek var. Uçtuğu zaman, sağa mı sola mı uçuyor, yoksa yukarı doğru mu yükseliyor yahut da bu hususta itibar edip, herbirinden hayır ve şerrin, mutluluk ve mutsuzluğun hallerine delil kabul ettikleri hareketleri mi yapıyor diye, hüküm çıkarırlardı. Araplar bunu çokça yaptıkları için, tıpkı birşeyin, kendinden ayrılmaz vasfı ile isimlendirilmes gibi, hayır ve şer de "tâir (kuş)" adını almıştır. Bunun bir benzeri de, Yâsîn Sûresi'ndeki, "Dediler ki, "Doğrusu biz sizin yüzünüzden tetayyura uğradık (uğursuzlandik)." Onlar da "Sizin tâiriniz (uğursuzluğunuz) sizdendir" dediler" (Yâsîn. 18-19) ifadesidir. O halde, ayetteki bu ifadenin manası, "Her insanın amelini boynuna geçirdik" demek olur. Bu izahın doğruluğuna, Hasan ve Mücâhidin, bu kelimeyi, (......) şeklinde okumuş olmaları da delâlet eder.

2) Ebu Ubeyde şöyle der: "Araplarca, "tâir", pay, hisse, nasip demek olup, İranlıların "baht" (talih) dedikleri şeydir. Bu izaha göre, ayetteki "tâir", "O insan için, hayır ve serden uyan, nasibi olan şey" demektir. Bu konuda sözün özü şudur: Allahü teâlâ mahlûkatı yaratmış ve herbirine belli bir miktar akıl, ilim, ömür, rızık, saadet ve şekavet vermiştir. İnsanın bu miktarı aşması ve ondan ayrılması mümkün değildir. Aksine onun gerek kemiyet, gerek keyfiyet bakımından mutlaka bu miktara ulaşması ve bunu aşamaması gerekir. O halde, mukadder olan bu şeyler, sanki ona doğru uçar, onun için meydana gelir. Bu manaya göre, takdir edilmiş o şeylerin, ayette "tâir" lafzı ile ifade edilmiş olması uzak bir ihtimal değildir. Binâenaleyh ayetteki bu tabir, "Allahü teâlâ'nın takdir ettiği ve ilm-i ezelisinde tahakkuk edeceği belli olan şeylerden kinayedir. Bu sebeple bütün bunlar, hiçbir tarafa sapmaksızın o kimseye gelip ulaşır ve ondan ayrilmaz" demektir.

Bil ki bu, Allahü teâlâ'nın insanlar için takdir ettiği ve ilm-i ezelisi ile onlar hakkında hükmettiği herşeyin mutlaka olacağına, olmamasının imkânsız olduğuna delâlet eden delillerdendir. Bunu şu iki şekilde açıklarız:

Birinci İzah: Ayetin takdiri: "'Her insanın amelini boynuna geçirdik" şeklindedir. Böylece Allahü teâlâ, o amelin o insan için gerekli (kesin) o duğunu beyân buyurmuştur. Bir şeyin lâzımı (ayrılmaz vasfı) olan şeyin ise, ondan ayrılması imkânsız olur ve mutlaka onun için tahakkuk eder. İşte elde etmek stediğimiz netice de budur.

İkinci İzah: Allahü teâlâ, ayette bu "ilzam" işini kendisine nisbet etmiştir. Çünkü şuradaki "Onu biz ilzam ettik" ifadesi, bu ilzâm'ın, (boyna dolama işinin), Allah'tan sudûr ettiği hususunda açık bir ifâdedir. Bunun bir benzeri de, "Onlara takva kelimesini (kelime-i tevhidi) ilzam ettik" (Fetih, 26) ayetidir. İşte bu ayet, ebedde, ancak Allahü teâlâ'nın ezelde hükmettiği şeylerin zuhur edeceğine delâlet eder. İşte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "(Kader) kalemi, nete kadar olacak şeyleri yazıp kurudu (işini tamamladı)" Keşfu'l-Hafa 1/332 (Biraz farklı şekliyle Buhâri,Nikah 8'dedevar). hadis-i şerifi ile işaret etmiştir. Allah en iyi bilendir.

Üçüncü Mesele

Ayetteki "boynuna" ifadesi, gereklilikten kinayedir (mecazdır). Nitekim, "Bu işi senin boynuna sardım ve sana onu muhafazayı gerekli kıldım" manasında, "Bunu senin boynuna doladım" denilir. Yine, "Onu sana verdim ve senin için gerekli (şart) kıldım" manasında, denilir. Yine denilmesi de, "İdareciliğin o kimse için gerekli oluşu, tıpkı bir gerdanlık ve tasma gibi oldu" manasındadır. Yine, "Fulânun yukallidu fulânen" denilmesi de bu manadadır. Yani, bu inanç, tıpkı onun boynuna asılmış olan bir gerdanlık gibi kılındı demektir.

Ehl-i maânî şöyle der: "Cenâb-ı Hak bu manayı, diğer uzuvlar arasından sadece boyna tahsis etmiştir. Çünkü, boyna asılı olan şey, ya onu süsleyen bir hayır, yahut da onu kötüleyen bir şer olur. Onu süsleyen, tıpkı bir gerdanlık ve takı gibi olur. Binâenaleyh, işte burada da, şayet onun ameli iyi ve hayır olursa, onun için bir zinet; yok eğer masiyet ve günah olursa, onun boynunda bir tasma gibi olur."

Ahiretteki Amel Kitabı

Daha sonra Cenâb-ı Hak"Kıyamet günü onun için, neşredilmiş olarak kendisine kavuşacağı bir kitâb çıkaracağız" buyurmuştur. Hasan el-Basrî şöyle der: "Ey insanoğlu, senin için bir sayfa açtık. Ve senin için, iki melek görevlendirdik. Binâenaleyh, onların biri sağında, biri de solundadır. Sağında olan, iyiliklerini (hasenatını); solunda olan da seyyiâtını (kötü amellerini) kaydeder. Derken, sen öldüğünde sayfan dürülür ve seninle birlikte kabrine konur. Derken o, Kıyamet gününde karşına çıkarılır." O halde, Cenâb-ı Hakk'ın nuhricu buyruğu, "Biz onu, onun kabrinden onun için çıkarırız" demek olur ki bu da, "Biz bunu onun için çıkarttık; çünkü o, dünyada iken kitabını görmedi. O öldükten sonra diriltilince, bu onun için ortaya çıkarıldı ve aşikâr oldu" demektir. Yakûb bu ifadeyi, yuhricu diye okumuştur ki bu, "Tâir (onun ameli) onun için, açılmış ve yayılmış bir kitab çıkarır" demektir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Defterler açılıp yayıldığı zaman" (Tekvir, 10) ayeti gibidir. İbn Amir ise bunu, (......) şeklinde okumuştur ki bu, Arapların, "Birinizi bir şeyle yüz yüze, karşı karşıya getirdim" manasında olan "Lakkaytu fulânen eş'şey'e" şeklindeki ifadesinden gelmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "bir güzellik, bir sevinç vermiştir... onlara" (insan, 11) buyurmuştur. Ki bu da Arapların, "Lakkaytu'ş-şey'e ve lakkanîhi Zeydun" "O şeyi verdim ve, Zeyd de onu bana verdi" deyimlerinden alınmadır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Oku kitabım" buyurmuştur. Bu kelamın takdiri, "Ona, (...) denilir" şeklindedir. Bu söyleyen ise, Allahü teâlâ'dır. Ki, Allah bu muradını melek vasıtasıyla ifade buyurur. Hasan el-Basrî: "O kitabı, o ister ümmî olsun isterse olmasın, okur" demiştir. Bekr İbn Abdullah da şöyle der: "Kıyamet gününde mü'min, sahifesiyle birlikte getirilir. O, onu okur. Onun yaptığı iyi şeyler o kitabın sayfasının dış yüzünde olup insanlar buna imrenirler. Günahları ise, sahifesinin iç yüzündedir; kul onu okur, kendisinin mahvolduğunu sandığı bir sırada. Allahü teâlâ, "Gtf, ben, benimle senin aranad olan şeyleri şarla bağışladım" der, bunun üzerine onun sevinci büyük olur ve Cenâb-ı Hakk'ın, haklarında, "O gün yüzler vardır, parıl parıl parlayacaktır. Güiücüdür, sevinicidir.."(Abese, 38-39) buyurduğu kimselerden olur. Daha sonra da Cenâb-ı Hak, o kişinin: "Alın, okuyun kitabımı .."(Hakka, 19) söyleyeceğini buyurur.

Herkes Kendi Hesabını Yapabilir

Cenâb-ı Hak bugün sana karşı, iyi hesap görücü olarak kendi nefsin yeter" buyurmuştur. Hasan el-Basrî: "Vallahi, seni sana muhasib tayin eden zât, mahza adalettir, âdildir" derken, Süddî de şöyle demiştir: "Kâfir o gün, "Sen, kullarına zulmedici olmadığına hükmettin. O halde, beni de, kendi kendinin hesaba çekeni kıl!" der de, ona da: "Oku kitabını, bu gün sana karşı, iyi hesap görücü olarak kendi nefsin yeter" denilir." Allah en iyisini bilendir.

Ayetteki Sırlar

İslâm hukemâsı, "Bu ayet, son derece kıymetli bir ayet olup, bunda çeşitli konular hakkında dikkate değer sırlar bulunmaktadır" derler.

Birinci Bahis: Allahü teâlâ, kulunun fiilini, tıpkı kendisine :ogru uçan bir kuş gibi.yapmıştır. Bu böyledir, zira Allah, ezelde herkes için belli z-.r miktar hayır ve şer takdir etmiştir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın ilm-i ezelisinde belirlenen o hükmün, ezelî hükmün onun başına mutlaka gelmesi gerekir.

Dolayısiyle o hüküm adeta, ezelden itibaren o vakte (o hükmün tahakkuk edeceği vakte) kadar, o kimseye doğru uçan bir kuş gibi olmuş olur. O vakit gelince de, o kuş o kimseye, kendisinden kurtuluş olmayacak ve asla yanılmayacak bir biçimde ulaşır, onu bulur. İnsan her sözünün, fiilinin, her ânının ve fikrinin, Allah'ın kendisine doğru, belli bir yol ve belli bir kader üzere uçurttuğu bir kuş gibi olduğunu ve mutlaka o kuşun kendisini bulacağını bildiğinde, bu ebedîliğe ait olan kifayet etme ve yetmenin, ancak ezelî, inayetle tamam olacağını bilir ve anlar.

İkinci Bahis: Bu takdirler, ancak Allahü teâlâ'nın ilzamı (gerekli kılması) ile meydana gelmişlerdir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, daha sonra meydana gelecek olan bir hadisenin meydana gelmesi için, ondan önce bulunan başka bir hadiseyi yaratması ile olur. Binâenaleyh, bu silsilenin var edilmesi Allah tarafından olunca, hiç şüphesiz herşey de Allah'dan olmuş olur. İşte burada insan sayısız kuşlar düşünebilir, hayal edebilir. Çünkü Allah onları, ezel yuvasından ve gayb aleminin karanlıklarından uçurmuş ve onlar da başlangıcı ve sonu olmayan kuşlar misali olmuşlar ve uçuvermişlerdir. Böylece de onların herbiri, belli bir insana doğru, belli bir zamanda, muayyen bir sıfatla yönelmişlerdir ki, işte Cenâb-ı Hakk'ın, "...Herkesin tâirini (kuşunu, amelini) kendi boynuna doladık..."ayetinde murad edilen budur.

Tecrübe İle Ruhun Meleke Kazanması

Üçüncü Bahis: Tecrübe, ihtiyarî ve iradî işlerin çokça tekrarlanmasının, nefis cevherinde kök salmış manevî ruhanî birtakım melekeleri meydana getirdiğini göstermektedir. Baksana, aynı dersi tekrar tekrar okumasını sürdüren kimse, o dersi ezberler. Yine, uzun müddet aynı işe devam eden kimse de, o işi bir meleke haline getirir.

Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki, çokça tekrarlamak, kök salmış bir melekenin meydana gelmesini gerektirince, o amellerden her birinin nefis cevherinde, bir tesirinin olması gerekir. Biz, çok sayıdaki su taneciklerinin, peş peşe taş üzerine düştüğünde, taşta bir delik meydana geldiğini gördüğümüzde, az ve zayıf dahi olsa, o damlacıkların her birinin, o deliğin meydana gelmesinde bir payı ve tesiri olduğunu anlamış oluruz. Yine eğer yazı yazma, insanlar örfünde her ne kadar, insanların, hususî lafızları tanıtmak hususunda üzerinde anlaşmış oldukları (muştalan) özel nakışlardan ibaret olunca ve o nakışların da o hususi manalara delaletleri cevherî (öze ait), kalıcılığı gerekli ve zevali imkânsız bir delâlet olunca, bu nakışları ihtiva eden o kitabın bu ismi atması vad' ve ıstılah ile delâlet eden, o nakışları kapsayan sahifenin bu ismi atmasından daha evlâdır.

Sen bu iki mukaddimeyi iyice anladığında biz diyoruz ki: Az veya çok, kuvvetti veya zayıf olsun, insandan sudur eden her şeyin mutlaka insanın nefs cevherinde muayyen bir tesiri bulunmaktadır. Binâenaleyh bu tesir, rûh cevherini, mahlûkattan (alıp) Hakk'ın huzuruna çekmek istikametinde bir tesir olursa, bu, mutluluktan ve ikramları gerektiren şeyler cümlesinden olmuş olur.

Yok eğer bu tesir, insanın ruhunun, Hakk'ın huzurundan mahlûkatla iştigâl etmeye çekmek istikametinde bir tesir olursa, bu şakaveti (bedbahtlığı) ve mahrumiyeti gerektiren şeyler cümlesinden olmuş olur. Ancak ne var ki, o tesirler, rûh bedene bağlı ve merbut kaldığı sürece saklı kalır. Çünkü ruhun, bedenin işleriyle meşgul olması, bu hallerin inkişafına, tecellisine ve zuhur etmesine mani olur. Bunun alâkası, bedenin idaresinden uzak kaldığı anda ise, Kıyamet kopar. Çünkü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kim ölürse, muhakkak ki Kıyameti kopmuştur' Keşfu'l-Hafa 2/279 buyurmuştur. Bu halin, bir Kıyamet olmasının manası şudur: "Nefs-i natıka, bu süflî bedende adeta karar kılmış ve yerleşmiş gibidir. Fakat bu ilgi sona erdiğinde, rûh, kalkar ve meselâ, ulvî âleme doğru yükselmeye teveccüh eder. Ki, işte bu ölüm halinin bir Ktyamet olmasından murat budur. Bu manada olmak üzere, Kıyamet koptuğunda ise, perde kalkar ve dekor ortaya çıkar! Ve ona, "işte senden perdeni kaldırıp açtık. Bugün gözün (ne kadar) keskindir!" (Kâf, 22) denilir.

O halde Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun manası, "Biz, Kıyamet koptuğunda, onun için o karanlık bedenin derinliklerinden dünyevî haller sebebiyle gerçekleşen bütün bu tesirleri kapsayan bir kitap çıkarırız. Ve bu kitap o vakitte açılmış olur. Çünkü, bu rûh o bedende iken, bu haller onda saklı ve adeta durulmuş, katlanmış gibiydi. Ama, ruhun bedenle olan münasebeti sona erdikten sonra, bütün bu haller ortaya çıktı, tecellî ederek inkişâf tahakkuk etti. Böylece de, daha önce bürünmüş iken açılmış ve yayılmış; daha önce gizli iken de, ortaya konulmuş gibi olur. İşte o esnada, aklî kuvvet, bütün bu eser ve neticelerin, rûh cevherinde zatî bir yazılışla yazılmış olduğunu müşahade eder. Ve o esnada ona, "Oku kitabını!" denilir. Biraz sonra da: "Bu günsana karşı, iyi hesap görücü olarak kendi nefsin yeter" denilir. Çünkü, o neticeler, eğer mutluluğu gerektiren şeylerden ise, hiç şüphesiz mutluluklar meydana gelir. Yok eğer, bedbahtlığı gerektiren şeyferden ise, yine hiç şüphesiz bedbahtlık meydana gelir. İşte ruhanî hallere göre (......) ayetin tefsiri budur.

Bil ki, gerçek şudur: Hakkında rivayetlerin varid olduğu zahirî haller ve manalar, hiç şüphesiz hak ve doğrudur. Ayetin, bu ruhanî-manevî manalara ihtimali de, aynı şekilde açıktır. Doğru metod ve dosdoğru yol ise, bütün bunları kabul etmektir. İşlerin hakikatlerini en iyi bilen Allah'tır.

Şeriatsız Suç Olmaz

14 ﴿