15"Kim doğru yolu bulursa, o doğru yolu ancak kendi faidesine bulmuş olur. Kim de sapıklık ederse o da yalnız kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz bir resul göndermedikçe azâb etmeyiz". Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Allahü teâlâ, önceki ayetinde, "Herkesin amelini kendi boynuna doladık"(isrâ. 13) buyurup, bu da "Herkesin ameli kendisine aittir" demek olunca, Cenâb-ı Hak bu manayı anlamaya daha yakın ve karışıklıktan da daha uzak diğer bir ifadeyle beyân ederek. "Kim doğru yolu bulursa, o doğru yolu ancak kendi faidesine bulmuş olur. Kim de sapıklık ederse, o da yalnız kendi aleyhine sapmış olur" buyurmuştur. Bu: "Salih ve iyi amelin mükâfaatt, onu yapana aittir. Ondan başkasına geçmez" demektir. Bu husus, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hakikaten insan için, kendi çalıştığından başkası yoktur. Hakikaten çalıştığı da ileride görülecektir" (Necm, 39-40) buyruğu ile desteklenir. Kâbî ise şöyle der: "Ayet, kulun hayrı ve şerri yapabileceğine; onun bir şeyi yapmaya asla mecbur edilmediğine delalet eder. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim doğru yolu bulursa, o doğru yolu ancak kendi faidesine bulmuş olur. Kim de sapıklık ederse, o da yalnız kendi aleyhine sapmış olur" ifadesi, ancak birşeyi istediği ve dilediği bir biçimde yapabilen kimselere uygun düşer. Ama, iki taraftan birisini yapmaya mecbur edilmiş; diğerinden de men edilmiş olan kimseye gelince, bu ifâde onun hakkında uygun olmaz." İkinci Mesele Allahü teâlâ, "Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez" ayeti ile herkesir amelinin neticesinin kendisine ait olduğu hususunu tekrar etmiştir. Zeccac şöyle der: "Arapça'da, "Vezira-yezeru-vâzirun" ve "Vezure-Vizran-veziretan" denilir ki, bütün bu iki babtan gelen manası da, "günah işlemek, günahkâr olmak"tır." O sözüne devamla şöyle der: "Ayetin tevili hususunda şu iki izah vardır: a) Günahkâr kimse, başkasının günahı sebebiyle sorumlu tutulmaz. Başkası da, günahkârın günahından sorumlu tutulmaz. Tam aksine, herkesin günahı kendinedir. b) Kâfirlerin, "Doğrusu, biz atalarımızı bir ümmet (bir din) üzerinde bulduk. Biz de hakikaten onların izleri üstünden doğruya ulaştırılmışadır" (Zuhruf, 22) dediği gibi, başkası o günahı işlediği için, insanın günah işlemesi doğru değildir." Ayetten Çıkarılan Hükümler Bil ki alimler, pekçok hükmü ortaya koyma hususunda bu ayete tutunmuşlardır. Müşrik Çocuklarının Necatı Birinci Hüküm: Cübbaî şöyle der: "Bu ayette, Cenâb-ı Hakk'ın, babalarının kâfir olmaları sebebiyle çocuklarına azâb etmeyeceğine dair bir delâlet bulunmaktadır. Aksi halde, çocuk, babasının günahı sebebiyle sorgulanmış olur ki bu, ayetin zahirinin hilâfınadır." Kimse Kimsenin Cezasını Çekmez İkinci Hüküm: İbn Ömer, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Ölü, ehlinin, çoluk çocuğunun ağlaması sebebiyle azâb görür" dediğini rivayet etmiştir. Halbuki Hazret-i Aışe, bu haberin sıhhatini ta'n etmiş, tenkidinin doğruluğuna da, Cenâb-ı Hakk'ın, bir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez" ayetiyle istidlal etmiştir. Çünkü, çoluk-çocuğunun ağlaması sebebiyle kişiye azab etmek, kişiyi, başkasının suçu sebebiyle sorgulamak olur ki, bu da, bu ayetin hükmünün hilafınadır. Üçüncü Hüküm: Kâdî şöyle der: "Bu ayet, vizrin ve günahın Allah'ın fiili olmadığına delâlet eder. Bunu şu iki yönden izah edebiliriz: a) Şayet böyle olsaydı, kişi başkasının günahı sebebiyle muaheze edilemeyeceği gtot, aynı şekiide bununla muaheze edilmesi imkânsız olurdu. b) Bu, günahın temelden, esesan kalkmasını gerektirir. Çünkü, günah işleyen kimse bununla ancak, hür ve irade sahibi, tercih hürriyetine sahip olup bundan kaçınabildiği zaman vasfedilir. İşte bundan dolayı çocuk, günâh işlemekle nitelenmemiştir." Muhtaç Akrabalar ve Miras Dördüncü Hüküm: Önceki fukahâdan bir kısmı "âkile" (katilin akrabaları)ye diyet lesbit etmekten kaçınmışlar ve şöyle demişlerdir: "Bu, insanı, başkasının fiili sebebiyle muaheze etmeyi gerektirir ki, halbuki bu, bu ayetin aksine bir hüküm olmuş olur." Buna şu şekilde cevap verilmiştir: Hata eden, o fiilden sorumiu tutulmaz. O halde daha nasıl başkası o fiil sebebiyle sorumlu tutulabilir? Tam aksine bu (diyet tesbit ), doğrudan Allah tarafından vaadolunan bir tekliftir. Üçüncü Mesele Alimlerimiz şöyle demektedirler: "Nimet verene şükretmenin vücûbiyyeti, aklî delil ile değil, naklî delille sabit olur. Bunun delili Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz bir resul göndermedikçe, azâb edici olmayız" ayetidir. Bu istidlalin izah şekli şudur: Vâcib oluşun mahiyeti, ancak, yapmamaya karşı verilen ceza ile ortaya çıkar. Halbuki bu ayetin hükmüne göre, şeriatten, şer'î yasadan önce ceza tesbit edilemez. Binâenaleyh, şer'î hüküm gelmeden vücûbiyyetin de tahakkuk etmemesi gerekir." Alimlerimiz daha sonra bu ayeti, Cenâb-ı Hakk'ın, "Müjdeciler ve azab habercileri olarak (gönderdiğiniz) peygamberler...Ta ki, peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri kalmasın" (Nisa, 165) ve "Eğer biz onları daha evvel azab ile helak etmiş olsaydık muhakkak diyeceklerdi ki: "Ey Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de şu zillete ve rüsvaylığa uğramamızdan evvel, ayetlerine tabi olsaydık ya!" (Taha. 134) ayetleriyle de desteklemişlerdir. Aklî ve Şer'î Vücub Birisi şöyle diyebilir: "Bu istidlal zayıftır. Bunu, şu yönden izah edebiliriz: Biz, "Şayet, aklen vücûbiyyet, vâcib oluş sabit olmasaydı, şer'î vücûb da kesinlikle sabit olmazdı. Halbuki bu batıldır. O halde, öteki de batıldır. Bu ikisi arasındaki bu sıkı münasebeti de şu şekilde izah edebiliriz: a) Kanun koyucu gelip, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu iddia ederek mucizeler ortaya koyduğunda, onu dinleyenlere, onun sözünü dinlemeleri ve mucizelerini düşünmeleri vacib olur mu, olmaz mı? Eğer vâcib olmazsa, nübüvvet davası batıl olur. Eğer vacib olursa, bu durumda sen bak: O, ya aklen vacip olmuştur veya şer'an vacib olmuştur. Eğer bu, aklen vacib ise, "aklî vücub" sabit olmuş olur. Eğer şer'an vacib ise, bu batıldır, olamaz. Çünkü, bu şer'î hüküm, ya o iddia edenin bizzat kendisi olur, veya başkası olur. Birincisi batıldır, çünkü bu sözün neticesi, bir kimsenin. "Benim sözümün kabul edilmesinin vacib olduğunun delili, benim, benim sözümün kabul edilmesini vacib olduğunu söylememdir" demesine varıp dayanır ki, bu, bir şeyi, yine kendisiyle isbat etmek demek olur. Yok, eğer o şâri' başkası olursa, bu husustaki söz, tıpkı önceki hakkında söylenen söz gibi olur. Bu durumda da ya devir veyahut da teselsül gerekir ki, her ikisi de imkânsızdır. b) Şeriat gelip, bazı fiilleri farz, bazılarını da haram kıldığında, farz ve haram kılmanın manası, ancak o şeriatın, yasanın, "Şunu yapmazsan; şunu da yaparsan sana ceza veririm" demesinden başka bir şey değildir. Bu durumda biz diyoruz ki, o kimsenin o cezadan sakınması ya farz olur veya olmaz. Şayet onun o cezadan sakınması ona farz olmazsa, vücûbiyyet manası kesinlikle takarrür etmez. Halbuki bu, batıldır. O halde, beriki de batıldır. Yok, eğer onun, o cezadan sakınması ona farz olursa, bu durumda bu, ya aklen veya naklen farz olur. Eğer, aklen farz olursa, o zaman maksat zaten hasıl olmuş olur. Yok, eğer naklen farz olursa, bu vacib oluşun manası, ancak, o kimseye ikâbtn terettüp etmesi sebebiyle ortaya çıkar. Bu durumda da, ilk taksim yine söz konusu olur ve teselsül gerekmiş olur. Halbuki teselsül imkansızdır. c) Ehl-i sünnetin inancına göre, Allah'ın farzların yapılmamasından dolayı vereceği cezadan vazgeçmesi mümkündür. Durum böyle olunca, ceza vermeden de vücûbiyyetin mahiyeti ortaya çıkmış olur. Binâenaleyh, geriye ancak şöyle denilmesi kalır: "Vücûbun mahiyeti, ancak ikâbtan korkmanın söz konusu olması sebebiyle ortaya çıkar, anlaşılır. Bu korku ise, sırf akıl ile gerçekleşir. Böylece, vücubun mahiyetinin, ancak bu korku sebebiyle tahakkuk ettiği kesinlik kazanmış olur. Ve bu korkunun da, sırf akıl ile tahakkuk ettiği sabit olur. O zaman da, "Vücûb, sırf akıl ile tahakkuk eder" denilmesi gerekir." Buna göre onlar şayet, Vücubun mahiyeti ancak zemmedilme korkusundan dolayı ortaya çıkar" derlerse; biz deriz ki: Allahü teâlâ kişiyi affettiğinde, zemm kalmaz. Binâenaleyh, buna göre, vücubun mahiyeti ancak, zemmedilme korkusuyla meydana gelmiş olur ki, bu da sırf akıl ile olur. Binâenaleyh, yaptığımız bütün bu izahlarla aklî vücûbun kaçınılmaz olduğu sabit olmuş olur. Bu sabit olunca da biz diyoruz ki: Ayetle ilgili, iki açıklama yapılabilir: a) Bizim, ayeti zahirine göre anlayıp şöyle dememizdir: Akıl, insanlara, Allah katından gönderilmiş olan bir nevi elçidir. Hem de öyle bir elçi ki, şayet o olmasaydı, hiçbir peygamberin risaleti yerleşemezdi. O halde akıl, temel resuldür. Binâenaleyh, ayetin manası, "Biz, akıl elçisini, resulünü göndermedikçe, azâb edici değiliz" şeklinde olur. b) Bizim, ayetin umumîliğini tahsis edip şöyle dememizdir: "Bu ayetle, "Biz, vücûbiyyeti ancak şeriatla bilinebilen ameller hususunda, şeriat gelmeden önce azâb edici değiliz" manası kasdedilmiştir. 'Amm olan ayeti tahsis etmek, her ne kadar zahirden vazgeçmek ise de, ancak ne var ki, delil bulunduğunda buna başvurmak gerekir. Halbuki biz, bizim, aklî vücûbu kabul etmememiz halinde, bizim, şerî vücûbu kabul etmememiz gerektiğine dair yukarıdaki üç delili getirdik. Allah en iyisini bilendir. Bil ki, bizim benimsediğimiz ve kabul ettiğimiz fikir şudur: "Sadece akıl, lisinden istifade edilen şeyi yapmamızın ve kendisinden zarar görülecek şeyi yapmamamızın bize farz olması hususunda (yeter) sebeptir. Ama sırf akıl, Allah'a, iangi bir şeyin farz olduğuna delalet etmemektedir. Bu böyledir, zira biz, faydalı şeyi elde etmek, zararlı olan şeyden kaçınmak duygusu üzere yaratılmışızdır. Binaenaleyh, hiç şüphesiz sadece akıl, yapmamız veya yapmamamız gerekli olan şeyler hakkında yeter bir sebep olur. Halbuki Allahü teâlâ, fayda elde etmekten ve zarardan kaçınmaktan münezzeh ve bendir. Binâenaleyh aklın, Allah hakkında, herhangi bir şeyi yapmasının veya yapmamasının farz olduğuna hükmetmesi imkânsız olur. Allah en iyisini bilendir. Diyarların Yıkılış Sebebi |
﴾ 15 ﴿