|
17
"Bir memleketi imha etmek dilediğimiz vakit, onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emrederiz de, orada itaatten çıkarlar. Artık o (memlekete) karşı söz (azab) hak olmuştur. İşte biz orayı artık kökünden mahv ü helak etmişizdir. Nuh'dan sonra nice nesiller imha ettik. Rabbin, kullarının günahlarından hakkıyla haberdardır, hakkıyla görücüdür ya, (işte bu) yeter". Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Emr'in Buradaki Manası Cenâb-ı Hak,"Onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emrederiz de..." buyurmuştur. Buradaki "emr"in tefsiri hakkında iki görüş bulunmaktadır: Birinci Görüş: Bununta, bir şeyi yapmak emri kastedilmiştir. Ayetin lafzı, Allahü teâlâ'nın onlara neyi emrettiğine delalet etmez. Ekseri alimler ise bunun manasının, Allah'ın onlara, kendisine itaatte bulunmalarını ve iyi şeyleri yapmalarını emretmesi; sonra da onların bu emre muhalefet ederek itaat dairesinin dışına çıkmaları şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Keşşaf sahibi şöyle der: "Lafzın zahiri, Allah'ın onlara, fıskı emrettiğine, bu sebeple de onların fasık olduğuna delalet eder. Ancak ne var ki bu, mecazî bir ifade olup, bunun manası, "Allah onlara bütün hayır ve rahat kapılarını açtı. İşte onlar bu yüzden, âsi olup, azıp saptılar" şeklindedir. Lafzın zahirinin, zikrettiğimiz bu manayt gerektirdiğinin delili ise şudur: "Emredilen şey, hazfedilmiştir. Çünkü, ayetteki "...orada itaatten çıkarlar..." ifadesi buna delalet etmektedir. Çünkü, "Emertuhû fe kâme" "ona emrettim, o da kalktı"; (Emertuhû fe kara'a ) "Ona emrettim, o da okudu" denildiğinde, bundan ancak emredilen şeyin kalkmak veya okumak olduğu anlaşılır. İşte, ayette de Cenâb-ı Hak, "...onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emrederiz de, orada itaatten çıkarlar" buyurunca, bunun manasının. "Biz onlara fıskı emrettik de, böylece onlar da fasık oldular" şeklinde olması gerekir. Bunun, Arapların, "Emertuhû fe 'asânî ev fe hâlefenî" 'Ona emrettim de, o bana isyan etti veya bana muhalefet etti" şeklindeki sözleriyle bir müşkillik arzettiği de söylenemez. Çünkü bundan, "Ben ona, masiyeti ve muhalefeti emrettim" manası anlaşılmaz. Çünkü biz diyoruz ki: Masiyet emre zıddır ve ona terstir. İşte bunun, "Emertuhû fe fesaka" "Ona emrettim, o da fasık oldu" 'adesi de, emredilen şeyin, fısktan başka bir şey olduğuna delalet eder. Çünkü fısk, emredilenin zıddını yapmak demektir. O halde onun bir fısk olması, onun emredilmiş şey olmasına aykırıdır. Bu tıpkı, onun bir masiyet oluşunun, onun emredilmiş şey o masına ters düşmesi gibidir. O halde bu lafzın, emredilen şeyin fısk olmadığına celalet etmesi gerekir." Bu söz, son derece açık ve net bir sözdür. O halde ben, bu söz bu kadar yanlış olmakla beraber, Keşşaf sahibinin bu görüşünde niçin ısrar ettiğini bilemeyeceğim. Böylece, gerçeğin, ekseri ulemânın ileri sürdüğü şu şey olduğu sabit olmuş olur: "Biz onlara, iman ve taât demek olan salih amelleri yapmalarını emrettik ama, onlar sırf inatları yüzünden bu emre muhalefet ederek fıska yöneldiler." İkinci Görüş: (......) ifadesinin manası, "Oranın fâsıklarını çoğalttık" demektir. Vahidî şöyle der: "Araplar, topluluk çoğaldığında, "Emira'l-kavmu"; "Allah ortan çoğalttığında, "Emerahumu'llâhu ve âmerahum" derler. el-Cermî, Ebu Zeyd'den, Arapların, "Onları çoğalttı" manasında, "Emera'llâhu el-kavme ve snerehum" dediklerini nakletmiştir. Ebu Ubeyde, bu kullanılışın doğruluğuna Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Malın hayırlısı, doğurgan olan ve aşılanmış sıra sıra hurma ağaçlarıdır" Müsned. 3/468.(Benzeri bir hadis) Cami'us Sağır, hâ maddesinde. şeklindeki hadisiyle istidlal etmiştir ki bu, nesli çoğalan tay demektir. Nitekim Araplar, "Neslimi çoğalttı" manasında, .(Allah, tayın neslini çoğalttı) derler. Bazı kimseler, emera" çoğalmasıyla çoğalma manasına geldiğini ve Arapların, "Topluluk çoğaldığında, Emira'l-kavmu"; Allah onları çoğalttığında ise, "Amerahumu'l-lahu" demelerini kabul etmemiş ve Hazret-i Peygamberin ifadesini, onun, istiare yoluyla, neslinin çoğaltılmasıyla çoğaldığı manasına hamletmişlerdir. Azgınların Fıskı Yaymaları Mutref kelimesine gelince, bunun Arapça'daki manası, nimet ve refahın kendilerini şımartmış olduğu, nimet içindeki kimse şeklindedir. Ayet-i kerimedeki cümlesinin manası, "Onlar, Allah'ın kendilerine emrettiği şeyin dışına çıktılar da.azabı hakettiler" şeklinde olur. İşte bu da adeta, Cenâb-ı Hakk'ın. "Biz bir resul gönderinceye kadar, azâb ediciler değiliz" (İsra, 15), "Senin Rabbin memleketlerin ana merkezine, karşılarında ayetlerimizi okuyacak bir peygamber gönderinceye kadar, o memleketleri helak edici değildir" (Kasas. 59) ve, "Bu memleketleri, halkı gafil bulunurlarken, zulüm(leri) yüzünden Rabbinin helak edici olmadığındandır" (En'am, 131) ayetlerinin tefsiri gibidir. Binâenaleyh Allahü teâlâ, bu ayetlerde herhangi bir beldenin halkını, Allah'ın emrine muhalefet etmedikleri sürece imha etmeyeceğini bildirmiştir. Bu sebeple, pek yerinde olarak, Cenâb-ı Hak bu ayette, onlara emrettiğini belirtmiştir. Onlar, Allah'ın emrine muhalefet ettiklerinde. Hak teâlâ'nın, "Artık o (memlekete) karşı söz (azab) hak olmuştur" buyruğu ile anlatılan helak işini haketmiş olurlar. Ayetteki cümlesi "Biz o beldeyi, kökünü kazımak suretiyle helak ettik" demektir. Çünkü "demâr", kökünü kazımak, hiçbir eser bırakmamak suretiyle helak etmek demektir. Mutezile ile Münakaşa Alimlerimiz, bu ayeti, kendi görüşlerinin doğruluğuna birkaç bakımdan istidlal etmişlerdir; 1) Ayetin zahiri Allahü teâlâ'nın onlara doğrudan doğruya (sebepsiz yere) zarar vermeyi irade ettiğine, ama sonra onları imha etmek için bu yola başvurduğuna delalet eder. 2) Ayetin zahiri, Hak teâlâ'nın, fasık olduklarını bildiği için, bu emri nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına tahsis ettiğine delalet eder ki, bu da, Allahü teâlâ'nın, onlardan, fıskın (günahın) sudur etmesini istediğini gösterir. 3) Cenâb-ı Allah, "Artık o (memlekete) karşı (azab ve inkâr) hükmü hak olmuştur" buyurmuştur. O memlekete bu hüküm hak (kesin) olduğuna göre, onlardan imanın sâdır olması imkânsız olur. Çünkü bu, Allah'ın doğru haberinin yalana dönüşmesini gerektirir ki imkânsızdır. İmkânsıza götüren şey de imkânsızdır. Ka'bî şöyle der: "Diğer ayetler Cenâb-ı Hakk'ın doğrudan (sebebsiz yere) azaba ve imha etme cihetine gitmediğine delalet etmektedir. Meselâ Cenâb-ı Hak. "Bir kavim kendilerindeki (güzel hal ve ahlâkı) değiştirip bozmadıkça, şüphesiz Allah da onun (halini) değiştirip bozmaz" (Ra'd, 11); "Eğer şükreder, imân ederseniz. Allah sizi niçin azaba uğratsın?" (Nisa, 147) ve "Biz, ahâlisi zâlim olan memleketlerden başkasını helak edici değiliz" (Kasas, 59) buyurmuştur. Bütün bu gibi ayetler, Allahü teâlâ'nın, sebepsiz yere zarar (azap) vermediğine delalet eder. Hem bu ayetten önceki, "Kim doğru yolu bulursa, o doğru yolu ancak kendi faidesine bulmuş olur. Kim de sapıklık ederse o da yalnız kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez" (isra, 15) ayeti de buna delalet eder. Kur'ân ayetleri arasında bir çelişkinin olması imkânsızdır. Misal gösterdiğimiz ayetlerin muhkem olduğu sabittir. Tefsir ettiğimiz ayet de böyledir. Binâenaleyh bu ayetin, o ayetlere hamledilmesi gerekir." İşte Ka'bî'nin sözü budur. Bil ki bu ayetin te'vili hususunda, Mu'tezilenin görüşüne uygun düşecek biçimde en güzel sözü Kaffâl söylemiştir. O, bu hususta şu iki izahı yapmıştır: Birinci İzah: Allahü teâlâ, amel olunmayacağını bildiği şeyden dolayı hiç kimseye azab etmeyeceğini haber vermiştir Bu, "Allah, kendisine emretmesi halinde isyan edeceğini bildiği kimsenin aleyhine, ilmini (bilmesini) bir hüccet kılmaz. Aksine ona emreder, onun Allah'a isyan ettiği insanlar tarafından da anlaşılıp görüldüğünde ona azab eder" demektir. O halde, ayetteki, ifadesi "Biz, bir kavmin helak edileceği hususundaki hükmümüzü yürürlüğe koymak istediğimizde, mallarının, çoluk-çocuklarının ve taraftarlarının, azabımızı kendilerinden savuşturacağını sanan ve verdiğimiz nimetler yüzünden şımaran o kimselere, bana iman etmelerini ve peygamberimin onlara tebliğ ettiği şekilde, dinimin hükümleriyle amet etmelerini emrederiz, ama onlar bunu yapmaz ve fâsık olurlar. Bu durumda da, onların isyanları ortaya çıkıp aşikâr olduğu için, helak olmaları ile ilgili önceden verilmiş hükmümüz, onlar için artık hak (vacip) olur. İşte bu sebeple, onların köklerini tazıyıp, helak ederiz" demektir. Velhasıl bu da, "Biz, mutlaka günah işleyeceklerini Düdiğimiz için, bir memleket ahâlisini imha etmek istediğimizde, bu helaki yerine getirmek için sırf bu bilgimizle (ilmimizle) yetinmeyiz. Aksine onların refah ve nimetten şımarmış elebaşlarına itaat ve imanı emrederiz. Ama onlar bunu tutmaz ve fasık olurlar. Onların bu fasıkları apaçık ortaya çıkınca, onların üzerine, vaadedilmiş olan o azabımızı indiririz." İkinci İzah: Bu, "Biz, ahâlisinden sâdır olan günahlar sebebiyle bir beldeyi imha etmek istediğimizde, o günahların onlardan sâdır oluşunun hemen başında, onlara azab göndermeyiz. Aksine onlardan, nimet ve zenginlikten şımarmış elebaşlarına, bu günahlardan dönmelerini emrederiz" demektir. Cenâb-ı Hak bu emrini, nimet verdiği o kimselere has kılmıştır. Çünkü "mütref", bol nimet verilen demektir. Özerinde Allah'ın nimetlerinin çok olduğu kimselerin ise, Allah'a şükretmesi evveliyetle vâcibtir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onlardan, bu nimetleri kesmeyip, aksine gitgide artırmasının yanısıra, tevbe etmelerini ve yeniden hakka dönmelerini emrettiğinde, onların bâtıldan hakka dönme hususundaki inadları, diretmeleri ve naktan uzaklaşmaları ortaya çıkarsa, işte bu durumda Allahü teâlâ onların üzerine sağanak yağmur gibi belalar yağdırır." Kaffâl daha sonra şöyle der: "Bu iki izah, Cenâb-ı Hakk'ın kullarına, zâlim olan bir ümmete vereceği cezayı hemen vermeyip, onların iman etmelerinden tamamen ümid kesildiği ortaya çıkıncaya kadar tehir edeceğini haber vermiştir. Nitekim O, Hazret-i Nuh (aleyhisselâm)'un kavmi hakkında "Kötüden, kâfirden başka evlâd da dünyaya getirmezler"(Nuh, 27); "Kavminden gerçek iman etmiş olanlardan başkası asla iman etmeyecektir" (Hud, 36) ve başka kavimler hakkında, "Fakat daha evvelden yalanlamış oldukları şeylere iman etmediler"(A'raf, 101) buyurmuş ve ilk önce, azabın ancak peygamber gönderilmesinden sonra meydana geleceğini; bu ayette ikinci olarak da, peygamberler gönderip, o kavimler onu tekzib ettiklerinde, onların azablarını peşin vermeyip, onlara çeşitli nasihat ve öğütlerde bulunacağını, buna rağmen şayet günahlarında ısrar ederlerse, işte bu durumda onlara kökünü kazıma azabını indireceğini haber vermiştir." Bu ayetin Mu'tezile'nin görüşüne göre te'vili hususunda Kaffâl'ın bu izahı, Mu'tezile'nin hiç bir imamına nasîb olmayan bir açıklamadır. Cübbâi buna şöyle diyerek cevap vermiştir: "Ayetten, Allahü teâlâ'nın onları, isyan etmezden ve azaba müstahak olmazdan önce imha edeceği manası kastedilmemiştir. Çünkü bu bir zulüm olur. Zulüm ise, Allah hakkında imkânsızdır. Aksine ayetteki, "Dilediğimiz vakit" ifadesinden kastedilen, bu azab vaktinin yakın olduğu manasıdır. Binâenaleyh kelamın takdiri, "Bir beldeyi helak etme vakti yaklaştığında, onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emrederiz de, orada itaattan çıkarlar" şeklinde olur. Bu tıpkı bir kimsenin "Hasta ölmek istediğinde, hastalığının şiddeti artar. Yine bir tüccar da, fakir olmak istediğinde, ona her yandan zarar-ziyan gelip çatar" şeklindeki sözü gibidir. Bununla, hastanın ölmeyi, tüccarın fakir olmayı istediği manası kastedilmez. Aksine bunu söyleyen, bunun normalde böyle olacağını kasteder. İşte burada da böyledir. Bil ki bu ayeti delil getirme hususunda, zikrettiğimiz bu üç görüşün hepsinin de, ayetin lafzının zahirini nazar-ı itibara almadıklarında şüphe yoktur. Ama ikinci ve üçüncü izahlar, tenkid edilmeyebilirler. Allah en iyi bilendir. Kelimesindeki Kıraatler Yedi kıraat imamına göre, meşhur okuyuş, medsiz ve şeddesiz olarak emernâ şeklindeki kıraattir. Meşhur olmayan bir rivayete göre, Nâfî ve İbn Abbas (radıyallahü anh) bunu med ile âmernâ; Ebu Amr da şedde ile emmernâ şeklinde okumuşlardır. Bu fiili med ile okumak, "çokluk" manasından ötürüdür. Nitekim bir kavim çoğaldığında, mim'in kesresi ile Allah onları çoğalttığında med ile denilir. Bu fiili şeddeli okumak ise, "hükümran kılmak" manasından ötürüdür, yani, "Biz o beldenin nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarını, hükümran kılarız" demektir ki, bu da, "Onları kendi hallerine bırakırız, kahren, onların yaptıkları işlere müdahale etmeyiz" demek olur. Allah en iyi bilendir. Hazret-i Nuh'dan Beri İmha Edilen Nesiller Cenâb-ı Hakk'ın "Nuh'dan sonra nice nesiller imha ettik" ifadesine gelince, bil ki bununla şu mana murad edilmiştir: "Bahsettiğimiz bu yol ve metodumuz, Nuh'dan sonraki asırlardan itibaren, fasık olup direten kavimler için genel metodumuz (sünnetimiz-kanunumuz)dur. Bunlar, Ad, Semûd ve benzeri kavimlerdir." Allahü teâlâ daha sonra, aslında başkalarına hitab etmek ve herkesi menetmek için Peygamberine hitap ederek, "Rabbin kullarının günahlarından hakkıyla haberdardır, hakkıyla görücüdür ya (işte bu) yeter" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki bahis vardır: Birinci Bahis: Bil ki Allahü teâlâ, bütün malumatı bilen, görülebilecek herşeyi görendir. Mahlukatın hiçbirşeyi ve hali O'na saklı kalmaz. Hak teâlâ'nın, bütün mümkinata (herşeye) kadir olduğu da sabittir. Binâenaleyh O, herkese hakettiği kadarıyla cezasını vermeye de kadirdir. Hem sonra Allah, abesten ve zulümden beridir. Bütün bu üç sıfat, yani tam bir ilim, mükemmel bir kudret ve zulümden berî oluşu, kendisine itaat edenler için büyük bir müjde, küfür ve günah ehli için büyük bir korku vesilesidir. İkinci Bahis: Ferrâ şöyle der: "Bi Rabbike ifadesindeki bâ harf-i cerh, amel ettirilmez ise, caizdir. Faillere bu bâ'nın gelmesi ancak, o fail onunla medh veya zemmolunduğu zaman caizdir. Bu tıpkı, "O, sana yeter" ve "O, ne kerim bir adam "Yiyeceğin ne güzel!" "Elbisen ne güzel!" demende olduğu gibidir. Ama söz ile bir medh veya zemm kastedilmediğinde, bâ harf-i cerrinin failin başına gelmesi caiz olmaz. Meselâ, "Kardeşin kalktı" manası kastedilerek, denilemez. Allah en iyi bilendir. Faniyi İsteyenler, Bakiyi İsteyenler |
﴾ 17 ﴿