22"Allah ile beraber, başka bir tanrı edinme. Sonra kınanmış ve kendi başına bırakılmış olursun". Ayetle ilgili birkaç mesele var: Birinci Mesele Ayetin, makabli ile münasebeti hususunda şunu söyleyebiliriz: "Allahü teâlâ, insanların iki kısma ayrıldıklarını,bir kısmının yaptıkları işlerle, sadece dünyayı elde etmek istediklerini ve bunların ikâb-azâb ehli olduklarını; bir kısmının da yaptığı şeyleri, Allah'a itaat için yaptıklarını ve bunların mükâfaat ehli kimseler olduğunu beyân edip, sonra da bunu üç şarta, yani: a) Ahireti isteme, b) Ahireti elde etmek için uygun say-u gayreti gösterme, ve c) Mü'min olma şartlarına bağladığını bildirince, bu ayette de, o mücmel (özet) ifadeleri açarak, önce, İman hakikatini izah etmeye ve imanın en kıymetli parçasının, tevhid ve Allah'ı ortaklardan tenzih etmek olduğunu anlatmaya başlayarak, "Allah ile beraber, başka bir tanrı edinme" buyurmuştur. Daha sonra da bunun peşinden, imana götüren ve âhiret elde edilebilecek olan, bahtiyar (bahtları güzel), halleri mükemmel kimselerden olmayı sağlayacak amellerden bahsetmiştir. İkinci Mesele Müfessirler şöyle demişlerdir: "Bu zahiren, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir hitaptır. Fakat mana bakımından, bütün mükellefleri içine atmaktadır. Bu tıpkı, "Ey peygamber, kadınları boşadığınız zaman"(Talak, 1) ayetinde olduğu gibidir. Bu hitabın, bütün insan cinsine yönelik olması da mümkündür. Buna göre, "Ey İnsan, Allah ile beraber başka bir tanrı edinme" denilmektedir. Bana göre bu ihtimal daha evlâdır. Çünkü Allahü teâlâ, "ve Rabbin, "Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana ve babaya iyi muamele edin " diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi yanınızda ihtiyarlığa ererlerse. onlara "öf" (bile) deme" (İsra, 23) ifadesini bunun üzerine atfetmiştir ki, bu ifade, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uygun düşmez. Çünkü onun ana-babası, onun yanında ihtiyarlamamışlar (önceden ölmüşlerdi). Binâenaleyh bu ayetle, insanlara hitap edilmiş olduğunu anlıyoruz. Üçüncü Mesele Ayetin manası şudur: "Kim Allah'a şirk koşarsa, kınanmış ve kendi başına bırakılmış olur." Bunun böyle olduğuna şunlar da delalet eder: a) Müşrik, yalancıdır. Yalan söylemek ise, kınanmayı ve tek başına kalmayı b) Tek ve bir olan Allah'tan başka bir ilâh, bir müdebbir ve bir takdir edenin bulunmadığı delil ile sabit olunca, bu durumda bütün nimetler, Allah'tan olmuş olur. Binâenaleyh, kim Allah'a şirk koşarsa, aslında tamamı Allah'tan olduğu halde, o nimetlerin bir kısmını başkasına mal etmiş olur. O zaman da, kınanmaya müstehak olur. Çünkü Allahü teâlâ, o nimetleri vermek suretiyle o şükre müstehak olmuştur. Binâenaleyh, o, o nimetlerin Allah'tan olduğunu İnkâr edince, Allahü teâlâ'nın ihsanına, kötülük, inkâr ve küfrân-ı nimetle mukabelede bulunmuş olur. Böylece de, kınanmaya müstehak olmuş olur. Biz, o kimsenin, yalnız bırakılmaya müstehak olduğunu söyledik. Zira o, Allahü teâlâ'ya bir şerik nisbet edince, o zaman işini o şerîke havale etmiş olmaya müstehak olur. Binâenaleyh, o şerik de mevcut olmayınca, yardımsız, muhafızsız ve desteksiz kalakalır ki bu da "hızlân"ın ta kendisidir. c) Kemâl, vahdette; noksanlık ise, kesrettedir. Binâenaleyh, kim Allah'a bir ortak nisbet ederse, o noksan tarafta yer almış olur. Böylece de, zemme ve hızlâna müstehak olmuş olur. Bil ki, ayetin lafzı, müşrikin mezmûm ve mahzûl (tek bırakılmış) olduğuna delâlet edince, bu ayetin hükmüne göre, muvahhidin, medhedilmiş ve ilâhî yardıma mazhar olmuş olması gerekir. Allah en iyi bilendir. Dördüncü Mesele Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra kınanmış ve kendi başına bırakılmış olursun" cümlesindeki "kuûd" (oturma) lafzının ne demek olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır: a) Bu, "kalmak, beklemek, durmak" anlamındadır. Buna göre ayetin anlamı, Sen, insanların içinde, kınanmış ve kendi başına bırakılmış olarak kalakalırsın" şeklinde olur. Bu lafız, bu manada hem Arapça'da, hem de Farsça'da kullanılmaktadır. Meselâ, bir kimse bir başkasına, "Falanca, o şehirde ne yapıyor?" diye sorduğunda, buna cevap veren kimse de, "O, en kötü bir halde oturmaktadır" diye cevap verdiğinde, bunun manası, o ister ayakta olsun isterse otursun, "O, bekliyor, (işi gücü yok)" şeklinde olur. b) Mezmûm ve mahzûl olan kimseden beklenen, o kimsenin yapamadığı şeylere karşı, pişman olarak ve düşünceli bir biçimde oturmasıdır. c) İyilikleri yapabilen kimse, onları yapmaya çaba sarfeder. Gayret ise, ancak faaliyette bulunmak olur. Ama bunu yapamayan kimse ise, sa'y-ü gayret edemez, aksine herhangi bir talepte bulunamaz, çakılıp kalır. Ayakta durmak, kendisiyle arın tamamlandığı şeylerden birisi olup oturup kalma da bu imkân ve kudretin olmayışına bir alâmet olunca, hiç şüphesiz kıyam, hayırları elde edebilmekten; oturma acziyyet ve zayıflıktan bir kinaye olmuş olur. Beşinci Mesele Vahidî şöyle der: "Bu fiil, mansub olarak (......) şeklinde okunmuştur. Çünkü bu, nehyin cevâbı olmak üzere, fâ'dan sonra gelen bir muzari fiil olup, mukadder bir (en) ile mansub kılınmıştır. Bu, senin tıpkı, "Bizden ayrılma, senden uzaklaşırız" demen gibidir ki, bu ifadenin takdirî manası, "Senden, ayrılma meydana gelmesin. Aksi halde, bizden de, seni terketmek fiili sadır olur!" şeklinde olur. Binâenaleyh, fâ'dan sonra başında fâ atıf harfi bulunan önceki bir cümleye mütealliktir. Nahivciler bunu, ikincisi birincisinin neticesi olması hususunda ceza cümlesine benzediği için cevap cümlesi diye isimlendirmişlerdir. Baksana mana, "Ayrılma, eğer ayrılırsan, ben senden uzaklaşırım" şeklindedir. Ayetin takdiri de, "Allah ile beraber, başka bir tanrı edinme. Eğer Allah ile beraber başka bir tanrı edinirsen, o zaman kınanmış ve tek başına bırakılmış olarak oturup kalırsın" şeklinde olur. En Önemli Görevler |
﴾ 22 ﴿