36

"Senin için hakkında bir bilgi olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların herbiri bundan mesuldür".

Ayetle ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Bil ki Allahü teâlâ, üç emrini izah edince, daha sonra nehiylerini zikretmeye başlamış ve önce şu üç şeyi yasaklamıştır:

Birincisi, "Senin için hakkında bir bilgi olmayan şeyin ardına düşme" nehyidir. Takfu kelimesi, Arapların, birisi birisinin peşine düşüp onu izlediğinde söyledikleri, "Ben falancanın peşine düştüm" deyiminden alınmıştır. Beytin sonunda geldiği için, peşi sıra olduğu için, şiirin kafiyesine de "kâfiye" denmiştir. Yine meşhur bir kabile "Kâfe" diye adlandırılmıştır. Çünkü onlar, insanların ayak izlerini takib ederek, ayak izlerine bakarak o insanların halleri hakkında istidlal ederler, (fikir yürütürlerdi). Cenâb-ı Hak da, "Sonra bunların izleri üzerinde ardı ardınca peygamberlerimizi yolladık" (Hadid, 27) buyurmuştur. Enseye de, insan bedeninin arkasında olduğu için, "kafa" denmiştir. Çünkü ense, sanki bedeni izleyen ve onu takip eden birşey gibidir. Binâenaleyh ayetteki la takfu "Hakkında bilgin olmayan şeyi, söz söyleyerek veya fiili olarak takîb etme, peşine düşme" manasında olur. Bunun neticesi, bilinmeyen birşey hakkında hüküm vermekten, konuşmaktan nehyetmeye varıp dayanır.

Bu, altında pek çok türlerin (şeylerin) toplandığı genel bir ifadedir. Bu sebeble müfessirterin herbirisi bunu, bu türlerden birisine hamletmiştir. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

1) Bununla, atalarını taklid ettikleri için, ulûhiyyet ve nübüvvet hususunda İnandıkları şeylerden, müşrikleri nehyetmek murad edilmiştir. Çünkü Allahü teâlâ o müşriklerin bu inançlarında, hevâ-ü heveslerine uyduklarını bildirerek, "Bu (putlar), sizin ve atalarınızın taktığınız boş adlardan başka bir şey değildir. Allah onların tanrılığı hakkında hiçbir hüccet indirmedi. O müşrikler, kuruntudan ve nefislerinin arzu ettiği hevâ-ü hevesden başkasına tabi olmazlar" (Necm, 23) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, onların, öldükten sonra dirilişi inkâr etmeleri hususunda "Hayır, onların bilgileri, ahireti (anlamaya) yetişmemiştir. Hayır, onlar bundan şüphe ederler. Hayır, onlar bundan kördürler" (Neml, 66) buyurmuştur. Yine Allah: "Müşrikler: "Biz, sırf bir zan ve tahmin yürütüyoruz. Biz, kart inanç ve bilgi blesieyenler değiliz" dediler "(Casiye, 32); "Allah'dan dosdoğru bir delil olmaksızın, hevâü hevesine uyandan daha sapık kimdir?" (Kasas, 50); "Dillerinizin yalan yere tavsif ettiği şeyler için, "şu helaldir, şu haramdır" demeyin" (Nahl, 116) ve, "De ki: "Nezdinizde, herhangi bir ilim varsa hemen onu bize çıkarın. Siz (kuru) bir zandan başka birşeye uymuyorsunuz". (En'am, 148) buyurmuştur.

2) Muhammed b. Hanefî'nin, bu ayetten muradın, yatan yere şâhidlik etmek olduğunu söylediği nakledilmiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh) da, "Ancak, gözünün gördüğü, kulağının işittiği ve kalbinin iyice anladığı şeyler hususunda şâhidlik et" demiştir.

3) Bununla, evli erkek ve kadınlara (zina) iftirasında bulunup, onlar hakkında asılsız şeyleri uydurmak nehyedilmiştir. Çünkü bu, Arapların adeti idi. Onlar, hicivlerinde bunu yapar ve çok ileri giderlerdi.

4) Bununla, yalan söyleme nehyedilmiştir. Katâde: "Duymadığım halde "duydum", görmediğim halde "gördüm", ve bilmediğim halde "biliyorum" deme" demiştir.

5) Bu, "iftira etme" manasına olup, aslı yine "kafa" masdarındandır. Buna göre, sanki bu, birisinin arkasından söylenmiş bir söz olur ki, bu da, gıybet etmek demektir. Gıybet de insanı, arkasından, gıyabında hoşlanmayacağı şekilde anmak, yâd etmektir. Bazı haberlerde, "Kim bir müslümanın peşine, onda olmayan bir sıfatla düşer (gıybetini yaparsa), Allah onu cehennemliklerin vücudtarından akan pis kokulu şeylerin içine atar" diye gelmiştir. Bil ki ayetin lafzı umumî olup, bütün izah edilen bu şeyleri içine alır. Dolayısıyla sınırlamaya mahal yok. Allah en iyi bilendir.

Zan İle Amel Edilen Yerler

Kıyası kabul etmeyenler, bu ayeti delit getirerek şöyle demişlerdir: "Kıyas, ancak zan ifade eder. Zan ise, ilimden farklıdır. O halde, Allah'ın dini hususunda kıyas ile hükmetmek, insanın bilmediği bir hususta hüküm vermesi demektir. Binâenaleyh Hak teâlâ'nın, "Senin için hakkında bir bilgi olmayan şeyin ardına düşme" buyruğundan ötürü, bunun caiz olmaması gerekir.

Buna birkaç yönden cevap verilir:

1) Sırf zanna dayanarak din hususunda pek çok yerde hüküm vermek, icmâ-i ümmet ile caiz görülmüştür:

a) Fetvaya göre amel etmek, zan ile amel etmektir ve caizdir.

b) Şâhidlerin şahidliğine göre işlem yapmak, zan ile hüküm vermektir ve bu da caizdir.

c) Kıbleyi araştırmadaki gayret sadece zanna dayanır, ama caizdir.

d) Telef edilen şeylerin kıymetlerini, işlenen suçların denklerini (erşlerini) tayin etmek ancak zanna göre olur, ama caizdir.

e) Damar yardırmak, kan aldırmak ve diğer tıbbî müdahalelerde bulunmak zanna dayanır, ama caizdir.

f) Bu kesilen hayvanların, müslüman için kesilmiş şeyler olması da zanna dayanır. Ama buna hüküm bina etmek caizdir.

g) Cenâb-ı Hak, "(Eğer karı ile kocanın) aralarının açılmasından endişeye düşerseniz, o vakit (erkeğin) ailesinden bir hakem, (kadının) ailesinden bir hakem gönderin" (Nisa,35) buyurmuştur. Bu şikâkın (ayrılığın-anlaşmazlığın) mevcut olması, zannedilen birşeydir, kesin bilinen birşey değildir.

h) Bir kimsenin mü'min olduğuna hükmetmek de zanna göredir. Ama sonra biz bu zan üzerine, mirasın olması, müslüman mezarlığına gömülmesi gibi, birçok hükümler bina ederiz.

1) Dünyada muteber olan, yolculuklar, kazanç elde etmeler, belli zamanlar için muamelelerde bulunmak, dostların dostluğuna, düşmanların düşmanlığına güvenmek gibi bütün işlerin hepsi zanna dayanırlar. Ama işleri böyle zanlara dayamak caizdir.

k) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Biz zahire (görünüşe) göre hüküm veririz. Allahü teâlâ ise, içlerde olanı bilir" buyurmuştur. Bu, zannın bu on çeşit şeyde muteber olduğunu açıkça gösterir. Binâenaleyh, "işi zan özerine bina etmek caiz değildir" diyen kimsenin sözü batıldır, yanlıştır.

2) Zan, bazan "ilim" diye isimlendirilir. Bunun delili, "Mü'min kadınlar muhacir olarak geldikleri zaman, onlan imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilendir ya. Fakat siz de onların mü'min kadınlar olduklarına bilgi edinirseniz, onlan kâfirlere döndürmeyin"(Mûmtehine, 10) ayetidir. Malumdur ki, onların mü'min olup olmadıklarını bümek, ikrarlarına göre mümkündür. Bu ise, ancak zan ifade eder. Binâenaleyh Allahü teâlâ ayette, bu zannı "İlim" diye isimlendirmiştir.

Kıyas ile Zan İlişkisi

3) Kesin deliller, kıyas ile amel edilebileceğine delâlet edince, bu delil de, Allah'ın bu durumdaki hükmünün, nass mahallindeki hükmüne denk olduğunda (zan yolu ile) delil olunca, sizler de bu zanna göre amel etmekle mükellef olursunuz. Böylelikle de burada da zan, hüküm yerine vaki olmuş olur. Ama bu hüküm malum ve kesindir.

Kıyası kabul etmeyenler birinci soruya şöyle diyerek cevap verirler: "Ayetteki, "Senin için hakkında bir bilgi olmayan şeyin ardına düşme" buyruğu kendisine yukarıda zikredilen on şekilde "tahsis" dahil olmuş olan umûmî (genel) bir ifadedir. Binâenaleyh bu umûmî ifade, bu on şeklin dışında, hüccet olarak kalır. Sonra biz diyoruz ki: Bu on şekil ile, niza mahalli olan husus arasındaki fark şudur: Bu on şekil, bu hükümlerin, muayyen vakitlerde belli şahıslara has hükümler olma bakımından müşterektirler. Muayyen bir kimsenin, muayyen bir manaya ve izaha müracaat edip yöneleceği hal ve durum, bu muayyen şahısla ilgili olarak vâkî olmuştur. Şâhidlik, kıblenin tayini ve diğer durumlar hakkında söylenecek söz de bunun gibidir. Muayyen zamanlarda, muayyen şahıslarla ilgili hadiseler için nass ve delil getirme, nihayeti olmayan hususlarda nass ve delil getirme yerine geçer. Bu ise imkânsızdır. İşte bu zaruretten ötürü, biz zann-ı gâiib ile yetindik. Kıyaslarla sabit olan hükümlere gelince, bunlarda küllî vak'alarda geçerli olan genel hükümler olup, bunlar da mazbut,belirli ve sayıca az hadiselerdir. Bunlara dâir nass getirmek mümkündür. İşte bundan ötürüdür ki, kıyas yoluyla bu hükümleri çıkaran fakihler, bunları tesbit etmiş ve etaplarında zikretmişlerdir. Bunu iyice anladığında biz diyoruz ki: Sizin zikrettiğiniz o on duruma dâir hükümler için delil ve nass getirmek mümkün değildir. İşte bundan ölürü, bu hususlarda hüküm koyucunun, zan ile yetinmesi gerekir. Fakat kıyas yoluyla aide edilen hükümlere gelince, bunlara dair delil getirmek mümkün olup, bu -vısuslarda zan ile yetinmek caiz değildir. Böylece ikisi arasındaki fark ortaya çıkmaktadır."

Bunların "Zan, bazan ilim olarak isimlendirilir" şeklindeki izaha karşı cevaplarına gelince, bunlar derler ki: "Bu yanlıştır. Çünkü, "Bu iş zanna dayanır, malum değildir" veya "Bu iş malumdur, zanna dayanmaz" denilebilir. Bu da, iki ifade arasında bir farklılığın bulunmasına delalet eder. Hem sonra "De ki: "Nezdinizde herhangi bir varsa hemen onu bize çıkarın. Siz (kuru) bir zandan başka kimseye umuyorsunuz?" (En'am, 148) ayeti burada ilmin nefyedilip zannın bulunduğunu gösterir. Bu da, bu iki şeyin birbirinden farklı olduğuna delalet eder. Ama Cenâb-ı Allah'ın, "Eğer onların mü'min olduklarına bilgi edinirseniz" (Mûmtehine, 10) ayetine gelince, burada mü'min, mü'min olduğunu ikrar eden kimsedir. Bu ikrar ise, ilimdir bir şeydir).

Üçüncü cevap da (Kıyası reddedenlere göre) zayıftır. Çünkü bu, ancak kıyasın aastn delil ile bir hüccet olduğunun sabit olması halinde tamam olur. Bu ise yanlıştır. Çünkü böyle bir hüccet, ya akli, ya naklî olur. Akli olması, söz konusu olamaz. Çünkü zan ifade eden kıyasın, bir hüccet olması aklen gerekli (vacib) değildir. Buna delalet eden şey ise şudur: Şeriatın, "sizi kıyasa müracaat etmekten nehyettim" diyebileceğinde bir anlaşmazlık yoktur. Eğer kıyasın bir hüccet olması, sırf aklî bir durum olsaydı bu imkânsız olurdu, ikinci ihtimale gelince, bu da söz konusu değildir. Çünkü kıyasın bir hüccet olduğu hususundaki naklî delil ancak, mütevâtir bir nakil ile naklolunan ve bu mananın sabit olduğuna delil oluşu da ancak aksine muhtemel olmayan kesin bir delalet olduğu zaman kesin bir delil olur. Eğer böyle bir delil var ise, herkese ulaşmış olur, herkes onu bilir ve böylece ortada bir anlaşmazlık olmazdı. Böyle olmadığına göre, bu meselede, kat'î bir naklî delilin bulunmadığını anlıyoruz. Böylece de, kıyasın bir hüccet olduğunu isbat etme hususunda, kesin olarak kat'î bir delilin bulunmadığı sübut bulmuştur. Binâenaleyh sizin, "Kıyas ile ortaya konan hüküm malum (kesin) olup, zanna dayanmamaktadır" şeklindeki sözünüz geçersiz olur. İşte bu delilin ortaya konulması hususunda söylenen bütün sözler bundan ibarettir."

Buna verilecek cevap hususunda, söylenebilecek en güzel şey şudur: "Sizin, kendisine itimad ettiğiniz (delil getirdiğiniz) bu ayete tutunmak, tahsis görmüş bir umumî hükme (yani sınırlandırılmış genel bir hükme) tutunmaktır. Tahsis görmüş bir genel hükme tutunmak ise, ancak bir zan ifade eder. Eğer bu ayet, zanna tutunmanın caiz olmadığına delâlet etseydi, bu, bu ayete tutunmanın da caiz olmadığına delalet ederdi. Binâenaleyh bu ayetin bir delil olduğunu söylemek, onun nefyini kabul etmek demektir. Dolayısıyla da bu bir tenakuz olmuş olur ve bununla istidlal etme işi düşer. Allah en iyi bilendir. Birisi çıkıp da "Biz, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dininden, Kur'ân'ın ayetlerine sarılmanın şeriat hususunda bir hüccet olduğunu açık bir tevatürle biliyoruz" diyerek cevap verebilir. Bu cevaba karşılık da, "Tahsis görmüş genel (nassın) bir delil olduğu tevatürle bilinemez" diye cevap verilir. Allah en iyi bilendir.

Bilgi Vesileleri

Ayetteki "Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların herbiri bundan mesuldür" cümlesi hakkında iki bahis vardır:

Birinci Bahis: İlimler, ya duyularla ya akıl ile elde edilir.

Cenâb-ı Hak, birinci kısma kulağı ve gözü zikrederek işaret etmiştir. Çünkü insan birşeyi duyup gördüğünde, onu anlatır ve haber verir.

Akılla elde edilen ikinci kısım ilim de ikiye ayrılır:

a) Bedîhî,

b) Kesbî.

Cenâb-ı Hak, aklî ilimlere de, ayette, "kalb" kelimesiyle işaret etmiştir.

İkinci Bahis: Ayetin zahiri, bu uzuvların sorumlu tutulacağını göstermektedir. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

1) Bununla, duyan, gören ve kalbi olan kimsenin mes'ul olacağı manası kastedilmiştir. Çünkü mes'ul tutulma, ancak aklı olan kimseler için söz konusudur. Bu sayılan uzuvlar ise böyle değildir. Aksine aklı ve anlayışı olan, insanın kendisidir. Binâenaleyh bu, "O beldeye sor" (Yusuf, 82) ayetinde olduğu gibidir. Buradaki "belde" ile, belde ahalisi murad edilmiştir. Binâenaleyh insana, "niçin dinlenmesi haram olan şeyleri dinledin, bakılması helal olmayan şeylere baktın ve düşünülmesi, karar verilmesi helal olmayan şeyleri, niçin karar verip yaptın?" denilecek.

2) Ayet şöyle de izah edilir: O kimselerin hepsi, kulağından, gözünden ve kalbinden mes'ul olacaklardır ve onlara, "Kulağınızı Allah'a taatta mı, yoksa isyanda mı kullandınız?" denilecek. Diğer uzuvlar hakkında da aynı sorgu yapılacak. Çünkü bu duyular, nefsin alet edevatıdır. Nefis de adetâ onların başkanı, emîri ve onları kendisi için kullanan efendi gibidir. Binâenaleyh, eğer nefis onları hayırlarda kullanırsa mükâfaatı, yok eğer şerlerde ve günahlarda kullanırsa cezayı hakeder.

3) Allahü teâlâ'nın, ahirette insanın uzuvlarında hayatı yaratacağı ve onların da insan aleyhine şahidlikte bulunacağı Kur'ân ile sabittir. Bunun delili, "O gün, aleyhlerinde kendi dilleri, kendi elleri, kendi ayakları neler yaptıklarına şahidlik edecektir"(Nur, 24) ayetidir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hakk'ın, uzuvlarda hayatı, aklı ve konuşma kabiliyetini yaratıp, sonra onlara soru sorması uzak bir ihtimal, olmaz bir şey değildir.

Mağrur Bir Şekilde Yürüme

36 ﴿