38Yeryüzünde kibr-ü azametle yürüme. Çünkü, yeryüzünü yaramazsın, boyca da asla dağlara eremezsin. Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin indinde sevilmeyen şeylerdir". Bil ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayetlerdeki nehiyterinden ikincisidir. Bu konu ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele "Meran", aşırı sevinme ve şımarıklık demektir. Nitekim Arapça'da, denilir. Ayetteki manası, insanı kibrini ve azametini gösterecek şekilde yürümekten nehyetmektir. Zeccâc, bunun manasının yeryüzünde çalım satarak ve böbürlenerek gezinmek olduğunu söylemiştir. Bunun bir benzeri de, Furkan Sûresi'ndeki, "Rahman'ın kulları yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler"(Furkan, 63) ayetidir. Yine Cenâb-ı Hak, Lokman Sûresi'nde "Yürüyüşünde mu'tedil ol. Konuşurken sesini alçak" (Lokman, 19) ve "Yeryüzünde şımarık yürüme. Zira Allah her kibir taslayans, kendini beğenip öğüneni sevmez" (Lokman, 18) buyurmuştur. İkinci Mesele Ahfeş şöyle der: "Eğer bu kelime, râ'nın kesresi ile merih şeklinde okunursa, daha güzel okunmuş olur." Zeccâc da: "Merâh" masdar, "Merih" de ism-i fail olur ki, ayetteki bu kelimeyi her iki şekilde okumak da caizdir. Fakat masdar şeklinde okumak daha güzel ve daha çok te'kidlidir. Nitekim sen, "Zeyd koşarak geldi" dersin. Ama, burada "rakden"i kullanman daha te'kidli olur. Çünkü bu (masdar), fiilin te'kid edilmesi manasınadır" demiştir. Yeri Yaramazsın Cenâb-ı Allah sonra, kibirlenmekten, böbürlenmekten ve şımarmaktan alabildiğine nehyederek, "Çünkü, yeryüzünü yaramaszın, boyca da asla dağlara eremezsin" buyurmuştur. Buradaki "yarma"dan murad, yerr delip içeriye nüfuz etmek, işlemek demektir. Alimler, bunun ne demek olduğu hususunda şu izahları yapmışlardır: 1) Yürümek ancak, yukarı doğru ve aşağı doğru gitmekle tamamlanır. Buna göre sanki, "sen, aşağı doğru inerken, yeri yaramaz ve onu delip geçemezsin, yukarı doğru çıkarken de dağların başına ulaşamazsın" denilmek istenmiştir. Bu tabir ile, insanın zayıf ve aciz olduğuna, binâenaleyh kibretmenin, şımarmanın ona uygun düşmeyeceğine dikkat çekilmek istenmiştir. 2) Bununla, "Senin altında delemediğin, yaramadığın yer, üstünde de zirvesine ulaşamayacağın dağlar vardır. Dolayısıyla sen, üstünden ve artından bu iki tür cansızla kuşatılmışsın. O halde sen onlardan da pek çok zayıfsın. Etrafı kuşatılmış aciz ve zayıf bir varlığın, kibirlenmesi uygun düşmez" manası kastedilmiştir. Buna göre sanki insana, "mütevazi ol, kibretme. Çünkü sen, taşla toprak arasında sıkışıp kalmış, âciz bir yaratıksın. Kendine, herşeyi yapar, herşeye gücü yeter havası verme" denilmektedir. Allahü teâlâ sonra, "Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin indinde sevilmeyen şeylerdir" buyurmuştur. Bu cümle ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Ekseri kıraat imamları, bu kelimeyi, hâ'nın ve hemzenin zammesi ile, seyyiühu şeklinde; Nâfî, İbn Kesir ve Ebu Amr ise, mansub olarak, seyyiehu şeklinde okumuşlardır. Ekseri kıraat imamlarının bu şekilde okuyuşu, şu iki yönden zahirdir: 1) Hasan el-Basrî şöyle der: "Allahü teâlâ bundan önce, bazı şeyleri emretmiş, bazı şeyleri yasaklamıştır. Binâenaleyh eğer O, herşeyin kötü olduğuna hükmetmiş olsaydı, o zaman emrettiği şeylerin de kötü olması gerekirdi ki, bu caiz değildir. Ama biz bunu izafetle okuduğumuzda, mana, "Bu bahsedilenlerden kötü olanlar, Allah katında sevilmeyen şeylerdir" şeklinde olur ve söz düzelmiş olur." 2) Eğer biz, daha önce bahsedilen şeylerin hepsinin kötü olduğunu söyleyecek olsak, o zaman onların "mekruh" (sevilmeyen şeyler) olduklarının söylenilmesi gerekir. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü Allahü teâlâ, "mekruh" demiştir. Ama biz bu kelimeyi izafetle okuduğumuzda mana, "Bunlardan kötü olanları mekruhtur" şeklinde olur ki bu durumda söz düzelmiş olur. Nâfî, İbn Kesir ve Ebu Amr'ın kıraatlerine göre de şu izahlar yapılmıştır: 1) Söz (cümle), geçen ayetteki, "Bu, hem daha hayırlıdır; hem de akıbet itibarıyla daha güzeldir" (isra, 35) ayetinde bitmiş, daha sonra Cenâb-ı Hak söze yeniden başlayarak, "Senin için hakkında bir bilgi olmayan şeyin ardına düşme"(İsra, 36) ve "Yeryüzünde kibr-ü azametle yürüme" (isra, 37) buyurmuş, daha sonra da, "Kötü olan bütün bunlar, Rabbin indinde sevilmeyen şeylerdir" buyurmuştur. O halde bununla kastedilen Allah'ın yasakladığı bu son şeylerdir. 2) Küllü zalik "bütün bunlar" tabiri ile, Allahü teâlâ'nın daha önce nehyettiği şeyler kastedilmiştir. Ama "mekruh" kelimesine gelince, alimler, bu kıraate göre, bunun böyle okunması hususunda şu izahları yapmışlardır: a) İfadenin takdiri, "Bütün bunlar kötüdür ve mekruhtur" şeklindedir. b) Keşşaf sahibi şöyle der: "Seyyi'e", tıpkı "zenb" ve "ism" (günah) kelimeleri gibi, isim hükmündedir. Daha sonra bundan sıfat hükmü zail olmuştur. Binâenaleyh bunun müennes oluşuna itibar edilmez ve bu kelimeyi seyyie ve seyyiühu şeklinde okuma arasında bir fark olmaz. Baksana sen, "sirkat seyyiedir" de dediğin gibi, "zina seyyiedir" dersin. Dolayısıyla bunun, müzekker veya müennes kelimeye isnad edilmesi arasında bir fark görmezsin." c) İfadede bir takdim-tehir söz konusu olup, takdir "Bütün bunlar mekruhtur ve Rabbin katında kötüdür" şeklindedir. d) Bu kelime, manasına göre ele alınır. Çünkü seyyie, "zenb" (günah) manasınadır ve "Zenb" kelimesi müzekkerdir. İkinci Mesele Kadî şöyle der: "Bu ayet, bu amellerin Allah indinde mekruh (sevilmeyen) şeyler olduğuna delalet etmektedir. Mekruh olan şeyi ise, Allah irade etmez. O halde, bütün bu ameller, Allah'ın iradesi (ile) değildir. Dolayısıyla, "varlık âlemine giren herşey, Allah'ın muradıdır; Allah istediği için var olmuştur" diyenlerin görüşü batıldır. Bunların, Allah'ın iradesiyle olmadıkları sabit olunca, O'nun tarafından yaratılmış şeyler olmamaları da gerekir. Çünkü eğer bunlar, Allah'ın yarattığı şeyler olsaydı, O'nun murad ettiği şeyler olurlardı. Şu da söylenemez: "Bunların mekruh olmalarından maksad, Allahü teâlâ'nın onları nehyetmiş olmasıdır." Hem onların mekruh olması demek, Allah'ın onların meydana gelmelerini kerih görmesi demektir. Böyle olması halinde de, Allahü teâlâ'nın onların var olmalarını istemiş olması imkânsız olmaz." Böyle söylenemez,çünkü birinci cümleye, "Bu, ayetin zahirine itibar etmemedir" diye cevap verilebilir. Hem bunların Rab katında kötü sayılmaları, nehyedilmiş olduklarına da delalet eder. Binâenaleyh ayetteki "mekrûh"u, "nehyedilmiş şeylerdir" manasına alırsak, lüzumsuz bir tekrar olmuş olur. İkinci hususa da, "Allahü teâlâ bu ayeti, bu tür işleri menetmek için getirmiştir. Binâenaleyh, burada, "Bunların meydana gelmeleri mekruhtur" denilmesi uygun düşmez" diye cevap veririz." Kâdî'nin istidlali işte bu şekildedir. Buna şöyle cevap verilir: Buradaki "mekruh" sözü ile, nehyedilen şeyler kastedilmiştir. Te'kîd gayesiyle tekrar etmede bir sakınca yoktur. Üçüncü Mesele Kâdî şöyle der: "Bu ayet, Allahü teâlâ'nın irade sahibi olduğuna delâlet ettiği gibi, kârih (kerih gören, hoşlanmayan) olduğuna da delâlet eder." Ehl-i sünnet âlimlerimiz ise, "Kur'ân'da Allah için kullanılan kerahet (hoşlanmama) ifadesi, ya nehyetmek manasına, yahut da yapılmamasını isteme manasına hamledilir" demişlerdir. Allah en iyi bilendir. Bu Bölümdeki 25 Mükellefiyet |
﴾ 38 ﴿