40"Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme ki, sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. Yaa! Rabbiniz sizin için oğulları seçti de, kendisi için meleklerden dişiler mi edindi. Hakikaten siz çok büyük bir iddiada bulunuyorsunuz" Bil ki Cenâb-ı Hak bu ayetlerde, yirmibeş çeşit mükellefiyeti bir araya toplamıştır. Birincisi: "Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme" (İsra. 22) ifadesidir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbin, kendinden başkasına kulluk etmeyin" diye hükmetti" (İsra, 23) buyruğu, Allah'a ibadeti emretme ve başkasına ibadeti nehyetme gibi, İki mükellefiyeti ihtiva eden bir ifadedir. Dolayısıyla bunların toplamı üç eder. O'nun "Ana babaya iyi muamele edin" (İsra, 23) emri, dördüncü mükellefiyettir. Cenâb-ı Allah daha sonra, bu iyi muamelenin ne olduğunu anlatmak için şu beş şeyi zikretmiştir: "Onlara "öf" (bile) deme"; "Onları azarlama"; "Onlara güzel söz söyle" (İsra, 23); "Onlara acıyarak tevazu kanadını indir" ve "Ey Rabbim... Kendilerine merhamet et" de" (İsra, 24). Böylece bütün bunların toplamı dokuz eder. Allahü teâlâ sonra, "Hısıma, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver" (İsra, 26) buyurmuştur. Bu da, üç mükellefiyettir. Dolayısıyla toplam on iki eder. Daha sonra, "(malını) israf ile saçıp savurma" (isra, 26) buyurmuştur ki bununla toplam onüç olur. Sonra, "Şayet Rabbinden umduğun rahmeti arayarak onlardan sarf-ı nazar edersen, kendilerine yumuşak söz söyle" (İsra, 28) buyurmuştur. Bu, ondördüncü mükellefiyettir. Bunun peşinden, "Elini, boynuna bağlı olarak asma, onu büsbütün de açıp saçma, yoksa pişman bir vaziyette oturup kalırsın" (isra, 28) buyurmuştur ki, bu da onbeşincisidir. Sonra, "Evladlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyiniz" (İsra, 31) buyurmuştur. Bu, onaltıncısıdır. Sonra, "Allah'ın haram kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın" (İsra.33) buyurmuştur ki bu da, onyedinci mükellefiyettir. Sonra, "Kim mazlum olarak öldürülürse, biz onun velisine bir selâhiyet veririz" (İsra, 33) buyurmuştur. Bu, onsekizincisidir, "O da katilde israf etmesin" ifadesi, ondokuzuncusudur. Daha sonra, "Ahdi yerine getirin" (İsra, 34) buyurmuştur. Bu, yirmincisidir. Sonra "ölçtüğünüz vakit, ölçeği tam yapın" (İsra, 35) buyurmuştur. Bu, yirmibirincisidir. Sonra, "Doğru terazi ile tartın" (İsra, 35) buyurmuştur. Bu, yirmiikincisidir. Sonra, "Senin için hakkında bir bilgi olmayan şeyin ardına düşme" (İsra,36) buyurmuştur. Bu, yirmiüçüncüsüdür. Sonra, "Yeryüzünde kibr-ü azametle yürüme" (isra, 37) buyurmuştur. Bu, yirmidördüncü mükellefiyettir ve "Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme" (isra, 39) buyurmuştur ki bu, yirmibeşincisidir. Binâenaleyh Allahü teâlâ bütün bunları, bu ayetlerde birlikte zikretmiş ve "Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme. Sonra kınanmış ve kendi başına (yardımsız) bırakılmış olursun"(İsra,22) buyurarak başlamış, yine "Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme ki, sonra yerinmiş ve koğulmuş olarak cehenneme atılırsın"(isra, 39) ifadesi ile hitâma erdirmiştir. Ayetteki Bazı İncelikler Bunu iyice anladığında deriz ki: Bunda şu incelikler vardır: Birinci İncelik: Bu ayetin başındaki zâlik "Bunlar" kelimesi, daha önce zikredilmiş ve "hikmet" ismi verilmiş olan mükellefiyetlere bir işarettir. Cenâb-ı Hak şu sebeblerden ötürü o mükellefiyetlere "hikmet" demiştir: 1) Bu mükellefiyetlerin neticesi, tevhîdi, taatleri ve hayırları emretme; dünyadan yüz çevirip ahirete yönelmeye müncer olmakta, varmaktadır. Akıllar da bunun doğruluğuna delâlet eder. Böyle bir şeriatı getiren ise, şeytanın dinine davet eden birisi olamaz. Bilakis, fıtrat-ı asliyye de şehâdet etmektedir ki o, Rahman'ın dinine davet edicidir. Bunun tam olarak anlatılmasını ise, biz Şuarâ Sûresi'ndeki, "Şeytanların kimlerin üzerine indiğini size haber vereyim mi ben? Onlar her günahkâr yalancının tepesine iner" (şuârâ, 221-222) ayetinin tefsirinde zikredeceğiz. 2) Bu ayetlerde zikredilen hükümler, bütün din ve milletlerde gözetilmesi, vacib olan, neshi ve ibtâli kabul etmeyen şeriatter ve yasalardır. İşte bu itibarla da, muhkem ve hikmettir. 3) Hikmet, bizatihi sahib olduğu güzellikten ötürü hakkı, kendisiyle amel etmek için de hayrı bilmekten ibarettir. Binâenaleyh tevhidi emretmek, birinci kısımdan; diğer mükellefiyetleri emretmek de, insanların, kendilerine devam edip de onlardan sapma yacak bir biçimde, hayırları öğretmekten ibarettir. Böylece bu ayetlerde zikredilen şeylerin hikmetin ta kendisi olduğu sabit olur. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, bu ayetlerin, Musa (aleyhisselâm)'nın Levhaları'nda da olduğu rivayet edildi. Bunların birincisi, "Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme" ayetidir. Nitekim, Cenâb-ı Hak, "Biz onun için levhalarda herbir şeyi, mev'ızaya ve (hükümlerin) tafsiline ait her şeyi yazdık" (A'raf. 145) buyurmuştur. İkinci İncelik: Allahü teâlâ bu mükellefiyetlerden önce tevhidi emredip şirki yasaklamakla başladı ve yine aynı biçimde bu mükellefiyetleri bitirdi. Bundan maksat, bütün mükellefiyetlerden maksadın, tevhidi bilmek ve onun içine dalmak olduğuna dikkat çekmek üzere bütün fiil, söz, fikir ve zikrin evvelinin, tevhidi anmak ve zikretmek olması gerektiğine; sonunun da ayni şekilde, tevhidi zikretmek olması gerektiğine tenbihte bulunmaktır. Yapılan bu tekrarın bulunması, bu önemli incelikten dolayı, pek yerinde olmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak, birinci ayette, müşrikin mezmûm ve yardımsız bırakılması gerektiğini, son ayette de şirkin, müşriki, kınanmış ve hor hakir olarak cehenneme sürüklediğini zikretmiştir. Melûm İle Medhûr Arasındaki Fark Kınanma ve yardımsız bırakılma, dünyada meydana gelir. Cehenneme atılma ise, Kıyamet günü tahakkuk eder. Bizim, kınanmış ile yardımsız bırakılmış; levmedilmiş ile hor hakir kılınmış arasındaki farkı açıklamamız gerekir. Bundan dolayı diyoruz ki: Mezmûm ile melûm (levmedilmiş olan) arasındaki fark şudur: Onun mezmûm olmasının manası, ona, kendisine yöneldiği fiilin, çirkin ve hoşlanılmayan birşey olduğunun zikredilmezdir. İşte, mezmûm olmasının manası budur. Ona bu hatırlatıldığında, bunun peşinden, "Böyle bir fiili niçin yaptın? Seni buna zorlayan nedir? Bundan, kendine zarar vermekten başka ne fayda elde ettin?" denilir. İşte, levmetme, kınama da budur. Böylece işin başlangıcının, onun mezmûm (zemmedilmiş) olması, sonunun da melûm olması olduğu sabit olur. Ama, yardımsız bırakılmış ile hor hakir kılınmış arasındaki farka gelince, bu da şudur: Mahzül, aciz ve zayıf kimse, demektir. Arapça'da, "uzuvları güçsüz oldu, zayıfladı" manasında "Tehâzelet adâ'uhû" denilir. "Medhûr" (hor hakir kılınmış) kelimesi ise, terkedilmiş, kovulmuş anlamındadır. "Tard"ise, hafife almak, hor hakir görmek manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "ve o (azabın) içinde hor ve hakir ebedî bırakılır"(Furkan, 69) buyurmuştur. Binâenaleyh, onun "mahzur oluşu, yardımsız ve kendi haline bırakılmasından İbarettir. "Medhûr" olması da, hor ve hakir kılınıp küçümsenmesinden ibarettir. Böylece, işin başının, onun "mahzur olması olduğu; sonunun da "medhûr" olması olduğu sabit olur. Muradını en iyi bilense, Allah'dır. Cenâb-ı Hakk'ın "Yaa! Rabbiniz sizin için oğulları seçti de, kendisi için meleklerden dişiler mi edindi?" buyruğuna gelince, bil ki Allahü teâlâ, Allah'ın ortakları ve benzerleri olduğunu söyleyenlerin yolunun bozuk olduğuna dikkat çekince, O'nun çocuğu olduğunu söyleyenlerin yoluna ve onların son derece câhil olduklarına dikkat çekmiştir. Onların yolu ve inancı şudur: Onlar, çocukların ilk kısım olduğuna, bu iki kısımdan en şereflisinin oğullar, en değersizinin de, kız çocukları olduğuna inanıyorlardı. Sonra, kendilerinin son derece âciz ve kusurlu olduklarını bilmelerine rağmen, oğulları kendilerine nisbet ediyorlar, Allahü teâlâ'nın sonsuz kemâl ve sınırsız celâl sıfatlarıyla muttasıf olduğunu bilmelerine rağmen, kızları da O'na mal ediyorlardı. Bu, böyle bir sözü söyleyen kimsenin, alabildiğine câhil olduğunu gösterir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Yahut kızlar O'nun, oğullar sizin mi?" ,(Tûr, 39) ve "Erkek sizin de dişi O'nun mu?"(Nur, 21) ayetleridir. Ayetteki cümlesine gelince, Arapça'da, bir kimse bir seçtiğinde "Asfâhu bi'ş şey'i" "Onu kendine has kıldı" denilir. Nitekim sultanın, kendi has adamlarına tahsis ettiği mal mülke de, savâfî denilir. Ebu Ubeyde, bu tabirin "Efe hassakum-size mi has kıldı?" manasında olduğunu söylerken, Mufaddal ca bunun manasının, "Efe ahlasakum-Size mi seçip has kıldı, tahsis etti?" şeklinde olduğunu söylemiştir. Nahivciler ise şöyle demiştir: Bu hemze, bozukluğu aşikâr olar bir inanç hakkında soru sorma üslubunda gelmiş olan, ama red ve inkâra delâler eden bir hemzedir. Böylesi bir inancın sahibine ise, ancak, en hakaret edici bir biçimde cevap verilir. Daha sonra Cenâb-ı Hak "Hakikaten siz çok büyük bir iddiada bulunuyorsunuz" buyurmuştur. Buradaki büyük oluş, iki şekilde izah edilir. 1) Allah'ın çocuğu olduğunu söylemek, O'nun, parça ve cüzlerden mürekkeb olmasını gerektirir. Bu ise, Allah'ın kadîm, zâtı gereği Vâcibu'l-Vücûd olmasını zedeler İşte bu da, büyük bir iddia ve hoş olmayan bir ifadedir. 2) "Allah'ın çocuğu olsa bile, (ey müşrikler),İki kısımdan en kıymetlisini kendinize, en kıymetsizini de Allah'a bırakıyorsunuz. Ki bu da, büyük bir cahilliktir." |
﴾ 40 ﴿