44

"Celalim hakkı için bu (ihtarı) şu Kur'ân'da türlü türlü şekillerde açıklamışızdır; ta ki iyice düşünüp ibret alsınlar. Halbuki bu, onların nefret etmelerinden başka bir şeyi arttırmıyor. De ki: "Allah ile beraber, söyledikleri gibi, (başka) tanrılar da olsaydı, onlar Arş'ın sahibine elbet bir yol ararlardı. O, bunların söylemekte oldukları şeylerden tamamiyîe münezzehtir, yücedir, büyüktür. Yedi gökle yer ve bunların içinde bulunanlar, onu tesbih eder. Hiçbir şey hariç olmamak üzere, hepsi O'nu hamd ile tesbih eder. Fakat siz, onların tesbihini iyi anlamazsınız. O, hakikaten halîmdir, gerçekten bağışlayandır".

Tasrif Kelmesinin Manası

Bil ki "tasrif" kelimesi Arapça'da, bir şeyi bir yönden başka bir yöne döndürmekten ibarettir. Rüyaları evirip çevirme, işleri evirip çevirme gibi. İşte, Arapça'daki esas mana budur. Daha sonra ise, "tasrîf" kelimesi, "beyân etme" manasından kinaye kılınmıştır. Çünkü, bir şeyi izah etmeye çalışan kimse, sözünü, izahını eksiksiz yapabilmek ve beyanını takviye edebilmek için, bir çeşitten bir çeşide, bir misalden başka bir misale döndürür. Binâenaleyh, ayetteki ifadesi, "beyân ettiler" manasındadır. Burada, fiilin mef'ûlü, yani beyân edilen şey, mahzufdur. Bu hususta birkaç ihtimal bulunmaktadır:

1) "Biz, bu Kur'ân'da, her çeşit meseli beyân ettik" manasındadır.

2) Buradaki fî harf-i cerri zâid'dir. Bu, "Zürriyyetim hakkında da benim için salâh nasib et!", ayeti gibidir ve "Benim için zürriyyetimi salih kıl" manasındadır. Ayetteki (......) kelimesiyle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Cumhur bu kelimeyi, zâl'in ve kâfin fethası ve şeddeli olarak yezzekkerû şeklinde okumuşlardır ki bu, "tezekkür edip öğüt alsınlar"; (yetezekkerû) anlamındadır. Binâenaleyh, buradaki tâ, ikisinin de mahreci birbirine yakın olduğu için zâl harfine idğam edilmiştir. Hamza ve Kisâî, zâl harfinin sükûnu ve kâf harfinin de dammesi ile, yezkürû şeklinde okumuşlardır. Furkan Sûresi'ndeki ifade de, "zikr" kökünden olmak üzere, bunun gibidir (Furkân, 50). Vahidî şöyle demiştir: "Burada fiilin tezekkür kökünden olmak üzere okunması, zikir kökünden olmak üzere okunmasından daha kolay anlaşılır. Çünkü, bundan murad, "tedebbür ve tefekkür"dür. Yoksa unutmadan sonra söz konusu olan, hatırlanma, anma, "zikr" değildir." Sözüne devamla o şöyle demiştir: "Hamza ve Kisâî'nin iki izahı vardır:

1) "Zikr" bazen, "size verdiğimizi kuvvetle tutun, onda olanları hatırlayın" Bakara. 63) ayetinde olduğu gibi, teemmül ve tefekkür anlamına gelir. Bu ayetteki ve'zkurû emri "onda olanı anlayın, hatırlayın" manasındadır.

2) Bunun manası şöyle olabilir: "Biz, bu Kurân'da, dilleriyle onu anıp zikretsinler diye, o delilleri iyice açıklayıp beyan ettik. Çünkü, dille zikretmek bazan, kalbin, onun manasından müteessir olup etkilenmesi neticesine götürür."

İkinci Mesele

Cübbâi, "Allahü teâlâ'nın, "Andolsun, bu (ihtarı) şu Kur'ân'da türlü türlü şekillerde açıklamışızdır" buyruğu, O'nun, bu Kur'ân'ı ancak, o insanların o delilleri anlamalarını ve onlara iman etmelerini istediği için Kur'ân'ı indirip, onda çokça deliller zikrettiğine delâlet eder. Bu ise, Cenâb-ı Hakk'ın, fiillerini hikmetli gayelerden dolayı yaptığına ve ister iman etmiş olsunlar, isterse kâfir olmuş olsunlar, bütün insanların iman etmelerini murad ettiğine delalet eder" demiştir. Allah en iyi bilendir.

Kâfirlerin Kur'ân'dan Kaçmaları

Sonra, Cenâb-ı Hak, "Halbuki bu, onların nefret etmelerinden başka bir şeylerini arttırmıyor" buyurmuştur. Bununla ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Esamm şöyle demiştir: "Allahü teâlâ onları ürküp kaçar hayvanlara benzetmiştir. Bu, "onlar, ancak Hakk'tan uzaklaşmalarını arttırdılar" demektir. Bu, Cenâb-ı Hakk "Fakat bu, küfürlerine küfür katıp artırdı" (Tevbe, 125) ayetinde olduğu gibidir."

İkinci Mesele

Ehl-i sünnet alimlerimiz bu ayeti, Allah'ın, kâfirlerin imar etmelerini murad etmediğine delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: Allah Kur'ân ayetlerini iyice açıklamasının onların ancak nefretini artıracağını bilmektedir. Şayet, onlardan iman etmelerin istemiş olsaydı, onlara, Kur'ân'dan nefret ve uzaklaşmalarını arttıracak olan şeyler indirmezdi. Çünkü hakim olan bir kimse, herhangi bir işi yapmayı dileyip, o işin de ondan uzaklaşma ve nefret etmeyi arttıracağını bildiğinde, işte o bu maksada ulaşmaya çalıştığı zaman onun, nefret ve uzaklaşmaya sebebiyet verecek şeylerde-kaçınması gerekir. Allahü teâlâ, ayetleri iyice açıklayıp beyân etmenin, onların nefretin daha da arttıracağını haber verince, anlıyoruz ki, Allah, onların iman etmelerini murac etmemiştir. Allah, en iyisini bilendir.

Farazi Tanrıların Çürütülmesi

Cenâb-ı Allah, "De ki: "Allah ile beraber, söyledikleri gibi, (başka) tanrılar da olsaydı, onlar Arş'ın sahibine elbet bir yol ararlardı" buyurmuştur. Bununla ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ayetin tefsiriyle ilgili iki vecih vardır: Birinci Vecih: Cenâb-ı Hakk'ın, "onlar Arş'ın sahibine elbet bir yol ararlardı" buyruğundan murad şudur: "Allah'la beraber başka ilahların bulunduğunu farzetsek, onlardan bazısının bazısına üstün gelmesi gerekir." Bunun neticesi ise, "mümanaat" (birinin diğerine mâni olmasıdeliline varır. Biz, Enbiya Sûresi'ndeki, (Enbiya, 22) ayetinin bunu açıklamıştık. Burada tekrar etmeye gerek yok.

İkinci Vecih: Kâfirler, "Biz o putlara, ancak bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz" (Zümer, 3) diyorlardı. Bunun için Cenâb-ı Hak, "Eğer putlar, iddia ettiğiniz gibi sizi Allah'a yaklaştıracak olsalardı, kendileri için de Allah'a yaklaşmayı ve O'na Yol bulmayı isterler, kendileri için de bu yüksek derece ve makamları elde etmeyi mat ederlerdi. Binâenaleyh o putlar, kendilerinin Allah'a gidecekleri yolu bulamadıklarına göre, sizi Allah'a yaklaştırabilecekleri nasıl düşünülebilir?" manasını murad etmiştir. Allah en iyisini bilendir.

Ayetteki Kıraat Farkları

İbn Kesir, üç fiili de ya ile, (......) ve (......) şeklinde okumuştur. Bu, "o müşriklerin Allah'tan başka tanrılar benimsemeleri iddiası doğru olsaydı (...)" demektir. Binâenaleyh bu tıpkı (......) (al-i İmrân, 12) ayetindeki kıraat gibidir. Hamza ve Kisâî, bu üç fiili de tâ ile okumuştur. Nafî, İbn Amir ve Asım'ın ravisi Ebu Bekir, birincisini muhatab tâ'sı ile, İkincisini ve üçüncüsünü yâ ile okumuşlardır. Asım'ın ravisi Hafs, ilk ikisini yâ ile, sonuncusunu tâ ile okumuş; Ebu Amr, Önceki ile sonrakini tâ ile, ortadakini de yâ ile okumuştur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, bunların söylemekte oldukları şeylerden tamamiyle münezzehtir, yücedir, büyüktür" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:

Allah'ın Yüceliği

Cenâb-ı Hak, kendisinin eş ve benzeri olmaktan münezzeh olduğuna, başka bir ilahın varlığını kabul etmenin yanlış ve bâtıl olduğuna kesin delil getirince, kendisinin bu yanlış görüş ve inançlardan münezzeh olduğunu bildiren bir ifade kullanmak üzere "Sübhanehû" buyurmuştur. "Tesbih"in, Allah'ı, kendisine yakışmayan şeylerden tenzih etmek demek olduğunu söylemiştik.

Daha sonra O, ve teâlâ "ve yücedir" buyurmuştur. Bu yücelik ile, Cenâb-ı Hakk'ın kastedilmiştir. Bu yücelikten, mekân ve cihet bakımından bir yükseklik imediği açıktır. Çünkü eşten, benzerden, noksanlıklardan ve eksiklikten yüce uzak olmak demek olan, "Teala" lafzını, mekân ve cihet bakımından yüce olmak manasına tefsir etmek mümkün değildir. Böylece, Allah hakkında kullanılan "Teâlâ" lafzını mekân ve cihet bakımından yüksek olma manasına tefsir etmenin mümkün olmadığını anlamış oluyoruz.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hak, "uluvv" kelimesini "teâlâ" fiilinin met'ûl mutlakı kılarak, "uluvven kebiran" buyurdu. Halbuki, be fiilin mef'ûl-ü mutlakı olarak, "te'âliyen kebiran" denilmesi, gerekirdi. Fakat Kur'ân'da bunun başka benzerleri vardır. Mesela "Allah sizi yeryüzünde bitki gibi bitirip yetiştirdi" (Nuh, 17) ayetinde de böyledir.

Buna göre eğer, "uluvv" kelimesine "kebir" (büyük) kelimesini sıfat olarak getirmenin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Allah'ın zatî sıfatları ile, hanımı (eşi), çocuğu, ortağı ve benzeri olduğunu iddia etmenin arasındaki zıtlık, kuvvet ve mükemmellik bakımından, daha fazlası düşünülemeyecek bir dereceye ulaşmıştır. Çünkü zâtı gereği var (vacibü'l-vücûd) olan ile, zâtı gereği mümkin; kadîm olan ile muhdes (sonradan olan); herşeyden müstağni olan ile, herşeye muhtaç olan arasındaki zıtlık, daha fazlası olmayan bir zıtlıktır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, bu yüceliği (uluvvü), kebir (büyük) diye tavsif etmiştir.

Her Şey Allah'ı Tesbih Eder

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Yedi gökle yer ve bunların içinde bulunanlar, O'nu tesbih eder" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki canlı mükellef, Allah'ı şu iki şekilde tesbih eder:

1) Sözlü olarak. Bu, mükellefin diliyle mesela "sübhânellah" demesi gibidir.

2) Mükellefin çeşitli hallerinin, Allah'ın birliğine, münezzeh olduğuna ve izzetine delalet etmesi ile. Fakat, hayvanlar gibi mükellef olmayan canlılar ile cemâdâ (taş-toprak) gibi cansız varlıklar, Allah'ı ancak ikinci şekilde tesbih ederler. Çünkü birinci şekilde tesbih, ancak anlamak, bilmek ve konuşmakla mümkündür. Bunlar ise, cansızlar için düşünülemez. Binâenaleyh geriye, onların tesbihi ancak ikinci şekilde yapabilmeleri ihtimali kalır.

Bil ki, cansız varlıkların da bilen ve konuşan varlıklar olabileceklerini söylersek Allahü teâlâ'nın âlim ve kadir oluşundan hareketle, O'nun hayat sahibi olduğuna istidlal edemeyiz. Bu durumda da, Cenâb-ı Hakk'ın hayy (diri) olduğunu bilip-anlama kapımız kapanmış olur. Halbuki bu bir küfürdür. Çünkü o zaman şöyle denilir: Cansız varlıkların, canlı olmadıkları halde, Allah'ın zât ve sıfatlarını bildikleri ve O'nu tesbih ettikleri mümkün görülecek olsa, bu durumda birşeyin âlim, kadir ve mütekellim (konuşan) olmasından, onun diri olması gerektiği söylenemez. Böylece de âlim ve kadir olmasından hareketle, Allah'ın hayy (diri) olduğu söylenemez. Halbuki Allah'ın hayy (diri) olmadığını söylemek, cahillik ve küfürdür. Çünkü hayy (diri) olmayanın, âlim, kadir ve mütekellim olmayacağı kesin ve açık olarak bilinen bir husustur. İşte muhakkik âlimlerin, bu hususta tatbik ettiği görüş budur. Bazı kimseler, cansız varlıkların, her çeşit bitki ve hayvanın Allah'ı tesbih ettiğini söylemiş ve görüşlerinin doğruluğuna şu şekilde istidlal etmişlerdir: "Bu ayet, onların da Allah'ı tesbih ettiklerini göstermektedir. Burada bahsedilen "tesbih"i, Allah'ın kudretinin ve hikmetinin -rükemmel olduğunu gösteren deliller manasına almak mümkün değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Fakat siz, onların tesbihini iyi anlayamazsınız" buyurmuştur. Binâenaleyh bu, bütün bu varlıkların tesbihinin, biz insanlar tarafından anlaşılmadığını göstermektedir. Halbuki bunların, Allah'ın kudret ve hikmetine delalet ettikleri malumdur. Malum olan, malum olmayandan başkadır. Böylece bu, onların Allah'ı tesbih ettiklerine, ama onların tesbihlerinin bizlerce anlaşılamayacağına delâlet eder. Dolayısıyla bu ayette bahsedilen tesbihin, o varlıkların Allah'ın kudret ve hikmetine delâlet etmesinden başka birşey olması gerekir."

Buna birkaç açıdan cevap verilir:

1) Sen tek bir elma aldığında, o elma sayısız atomlardan (cüzlerden) meydana gelmiştir. O atomların herbiri, Allah'ın varlığına başlıbaşına bir delildir. Onların her birinin, karakter, tad, renk, koku ve bir yer tutma gibi, kendilerine ait hususî sıfatları vardır. Bu atomlardan herbirine, o belli sıfatlarının verilmesi, "mümkin" işler türündendir. Dolayısıyla bu verme, kadir ve hakîm bir İlâh'ın vermesi ile olmuştur. Bunu iyice kavradığında, o elmanın atomlarının herbirinin, Allah'ın varlığına tam bir delil ve tek bir atomda bulunan o sıfatların da yine Allah'ın varlığına tam bir delil olduğu ortaya çıkmış olur. Ama buna rağmen ne o atomların sayısı, ne de onlardaki sıfatların durumu bizce malum değildir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Fakat siz, onların tesbihini iyi anlamazsınız" buyurmuştur.

2) Kâfirler her nekadar dilleri ile, âlemin bir ilahı olduğunu söylüyorlarsa da, onun varlığına delalet eden çeşitli deliller üzerinde tefekkür etmiyorlar. İşte bundan ötürü Allahü teâlâ "Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ama, (insanlar) bunlardan yüz çevirici olarak, üstüne basar geçerler" (Yusuf.105) buyurmuştur. Binâenaleyh, "Fakat onların tesbihini iyi anlayamazsınız" ayeti ile de, bu mana murad edilmiştir.

3) Müşrikler her nekadar dilleri ile âlemin bir ilahı olduğunu kabul ediyorlarsa O'nun mükemmel bir kudrete sahip olduğunu bilemezler. İşte bundan ötürü onlar, Hak teâlâ'nın insanları yeniden diriltip toplamaya kadir olmasını akıldan uzak işlerdir. Binâenaleyh bu ayetle, bu mana murad edilmiştir. Hem sonra Cenâb-ı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Allah ile beraber, söyleyegeldiğiniz gibi tanrılar olsaydı, onlar Arş'ın sahibine elbet bir yol ararlardı" demesini emretmiştir. Demek ki onlar, bu delili bilmiyorlar. Dolayısıyla Allahü teâlâ bu delili zikredince, "Yedi gök ile yer ve bunların içinde bulunanlar, O'nu tesbih eder" buyurdu. O halde, göklerin, yerin ve onların içinde bulunanların tesbihi, bu delilin doğru ve kuvvetli olduğuna şahidlik ederler. Ama sizler, bu delili iyice anlayamaz ve bilemezsiniz. Hatta biz diyoruz ki: Müşrikler tevhid, adalet, nübüvvet ve ahiretin delillerinin çoğundan habersizdirler. Binâenaleyh ayetteki, "Fakat siz, onların tesbihini iyi anlayamazsınız" ifadesi ile bu mana murad edilmiştir. Durumun böyle olduğuna ayetteki, "O, hakikaten halimdir, gerçekten bağışlayıcıdır" cümlesi de delalet etmektedir. O sebeple diyoruz ki: Bu ayette halîm ve gafur sıfatlarının getirilmesi, o kâfirlerin bı tesbihi anlayamamalarının onlardan sâdır olan büyük bir suç olduğunu gösterir. Bunun bir suç olması ancak buradaki tesbih ile kastedilenin, "onların Allah'ın kudret ve hikmetinin mükemmel olduğuna delâlet etmesi, sonra da onların gaflet ve cahilliklerinden ötürü o delillerin buna nasıl delalet ettiğini bilememeleri" manası kastedildiği zaman söz konusu olur. Fakat bu tesbihi, o cansız varlıkların, sözlü olarak dilleriyle Allah'ı tesbih etmeleri manasına alırsak, bu tesbihatı insanın anlayamaması bir suç ve günah olmaz. Bu bir suç ve günah olmayınca da, "O (Allah) hakikater halîmdir, gerçekten bağışlayıcıdır" cümlesinin bu ayetin sonunda getirilmesi uygun düşmezdi. Binâenaleyh bu, tercih ettiğimiz görüşü destekleme hususunda güçlü bir izahtır. Bil ki cansız varlıkların ve hayvanların Allah'ı bizzat sözleri ve dilleri ile tesbit ettiklerini ileri sürenler, her canlıya bir başka çeşit tesbih (zikir) nisbet ederek "Hayvanlar, kesilince tesbih etmezler" diyorlar. Aynı zamanda da cansızlar Allah tesbih ederler" diyorlar. Binâenaleyh onun cansız olması, tesbih edici olmasına mani olmadığına göre, hayvanın kesilmesi tesbih etmesine nasıl manî oluyor? Hem yine onlar, "Bir ağacın dalı kırıtırsa, artık tesbih etmez" diyorlar. Cansızların cansız oluşu tesbih etmelerine manî olmadığına göre, o dalı kırıp (cansız hale getirmek) buna nasıl manî olur? Binâenaleyh bu görüşlerin tutarsız ve zayıf oldukları anlaşılmış olur. Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

Ayetteki, "Yedi gökle, yer ve bunların içinde bulunanlar onu tesbih ederler" cümlesi, bu tesbihin göklere, yere ve orada bulunan mükelleflere âit olduğunu açıkça göstermektedir. Halbuki biz, cansızlara izafe edilen tesbihin, ancak Allah'ın münezzeh olduğuna delâlet eden şeyler manasında olduğunu söylemiştik. Tesbihi, bu manaya almak mecazdır. Fakat mükelleflerden sâdır olan ve onların bizzat dilleriyle "sübhanellah" demeleri manası ise tesbihin hakiki manasıdır. Binâenaleyh bu durumda bir "tesbih" lafzının, aynı anda hem hakiki hem de mecazi manada kullanılmış olması gerekir ki bu, fıkıh usulünün delillerine göre batıldır, caiz değildir Dolayısıyla bu tesbihi, böyle bir mahzur meydana gelmemesi için, insanlar hakkında değil de, yerde ve gökte bulunan cansızlar hakkında mecazi manaya hamletmek daha evladır. Allah en iyi bilendir.

İman Etmeye Maniler

44 ﴿