48

"Sen Kur'ân'ı okuduğun zaman, senin ile ahirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz. (Evet) onların kalbleri üzerine, onu iyice anlamalarına engel perdeler gerer, kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen Kur'ân'da Rabbini bir tek olarak andığın vakit, onlar ürkek ürkek arkalarını çevirirler. Onlar, seni dinleyecekleri zaman, neyi dinleyeceklerini gizli ve sinsi konuşurlarken, o zâlimlerin, "Siz büyülenmiş bir kimseden başkasına tâbi olmuyorsunuz" diyeceğini biz pek iyi biliyoruz. Bak, sana nasıl misaller getirip saptılar. Artık onlar bir yol bulmaya güç yetiremezler".

Bil ki Allahü teâlâ önceki ayetlerinde ulûhiyyet meselelerinden bahsedince, bu ayette de nübüvvetle ilgili meselelere yer vermiştir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetteki... "Sen Kur'ân'ı okuduğun zaman" ifedesi ile ilgili iki görüş vardır:

Kur'an'la Kâfirler Arasındaki Perde

Birinci Görü; Bu ayet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlara Kur'ân okuduğu zaman, ona eziyet veren, rahatsız eden birtakım kimseler hakkında nazil olmuştur. Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ne zaman Kur'ân okusa, Kusayyoğulları Kabilesi'nden, sağında ve solunda iki adam dikilir, el çırpar, ıslık çalar ve şiirler okuyarak, Peygamberin okuduğunu karıştırmaya çalışırlardı. Esma (radıyallahü anh)'dan şu rivayet edilmiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), beraberinde Ebu Bekr olduğu halde oturuyordu. Derken, Ebu Leheb'in karısı, avucunun içini dolduran bir taşla birlikte, Hazret-i Peygamber'i takip ederek çıkageldi ve şöyle dedi: "Kınayarak geldik, dinini terkedip buğzettik ve emrine de isyan ettik."

Bunun üzerine Ebu Bekir (radıyallahü anh): "Ey Allah'ın Resulü, elinde taş var; onun zarar vermesinden korkarım!" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de bu ayeti okudu. Ebu Leheb'in karısı gelince de, Hazret-i Peygamber'i göremedi ve: "Kureyş, benim onların efendilerinin kızı olduğumu ve senin arkadaşının da beni hicvettiğini bilmektedir" deyince, Ebu Bekir (radıyallahü anh), "Hayır, bu Kâ'be'nin Rabbine andolsun ki, o seni hicvetmedi" cevabını verir.

İbn Abbas şunu rivayet etmiştir: Ebu Süfyân, Nadr İbnu'l-Haris, Ebu Cehl ve diğerleri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le birlikte oturuyorlar ve onun sözlerine kulak vererek onu dinliyorlardı. Bunun üzerine bir gün Nadr İbnu'l-Haris: "Ben, Muhammed'in ne dediğini anlayamıyorum; ancak ne var ki ben, Onun dudaklarının bir şeyden ötürü hareket ettiğini görmekteyim" dedi. Ebu Süfyan: "Ben, onun söylediklerinin hak ve gerçek olduğunu sanıyorum" derken, Ebu Cehil: "O, bir mecnundur" demiş, Ebu Leheb ise, onun bir kâhin olduğunu söylemiş; Huvaytıb İbn Abdi'l-Uzza da: "O, bir şairdir" demiştir. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil olmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kur'ân okumak istediğinde, önce şu üç ayeti okurdu: Bunlar, Kehf Sûresi'ndeki "Biz onların kalbleri üstüne, onu iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk" (Kehf, 57); Nahl Sûresi'ndeki "Onlar öyle kimselerdir ki Allah, kalblerinin, kulaklarının ve gözlerinin üstüne mühür basmıştır" (Nahl, 106) ve Câsiye Sûresi'ndeki "Şimdi bana haber ver: Hevâsmı tanrısı edinmiş, ilmi olduğu halde Allah kendisini şaşırtmış, kulağını, kalbini mühüriemiş, gözüne de bir perde germiş olduğu bir adama Allah'dan başka kim hidâyet edebilir. Hâlâ düşünmeyecek misiniz?" (Casiye, 23) ayetleridir. Böylece Allahü teâlâ, bu ayetlerin bereketiyle, peygamberini müşriklerin gözlerinden gizler ve perdeler, müşrikler onu göremezdi. Ki, işte Cenâb-ı Hakk'ın "Senin ile ahirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz" buyruğundan kastedilen budur. Burada şöyle bir soru sorulabilir: "Ayette, yerine, "Hicâben sâtiran"denilmesi gerekirdi."

Hicab-ı Mestur Kelimesinin Manası

Buna birkaç yönden cevap verebiliriz:

1) Bu perde, onların, Hazret-i Peygamber'i görmelerine mâni olacak bir biçimde, Cenâb-ı Hakk'ın, müşriklerin gözlerinde yarattığı bir perdedir. O halde bu perde, hiç kimsenin göremediği bir perdedir. Bu sebeple, işte bu bakımdan, mestur (gizli) olmuş olur. Alimlerimiz, bu ayetle, "Duyu organının sağlam olması ve görülmesi gereken şeyin de bulunmasına rağmen, Allahü teâlâ'nın, o kimsenin iki gözünde o şeyi görmesine mani olacak bir engel yaratmış olmasından ötürü, onu göremez" şeklindeki görüşlerinin doğruluğuna istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Hazret-i Peygamber, orada mevcut idi. Kâfirlerin duyu organları ise sağlamdı. Buna rağmen onlar onu görememişlerdi. Allahü teâlâ da, bunun ancak kendisinin peygamberle o kâfirler arasında "gizli bir perde" yaratmasından dolayı olduğunu haber vermiştir. "Hicâb-ı mestur" (gizli perde)'nin manası da, Allah'ın onların gözlerinde yarattığı'mania demektir. Binâenaleyh bu mania, onların onu görüp farketmelerine engel olmuştur.

2) Bu, tıpkı "sütçü" manasında "Lâbin" ve hurmacı manasında "Tamir" denilmesi gibidir. Binâenaleyh, aynı şekilde, "örtülü ve perdeli" anlamında, "Mestur" denilmiş olması da uzak bir İhtimal değildir. Bunun delili, Arapların "rutubetli" anlamında "Mertûb" deyip de, "Ratîbe" dememeleridir. Yine "korkunç ve dehşetli yer" manasında "mehûl" deyip de, "oradan korku ve dehşet duydum" manasında, "Hultu'l-mekâne" demezler. Yine, "işveli ve nazlı, edalı" manasında, "Câriyetun mağnûce" "işveli ve havalı kız" denilip de (Ğanectuha) "Onu işveli gördüm" denilmemesidir. .

3) Ahfeş şöyle der: "Buradaki "mestur" kelimesi, "sâtîr-örten, gizleyen" manasındadır. Çünkü, ism-i fail, bazan ism-i mef'ûl sîğasıyla ifade edilir. Bu, tıpkı "şâim-uğursuz"; "Yâmin-uğurlu" manasında, "şüphesiz ki sen bizim için meş'ûmsun, uğursuzsun; meymûnsun, uğurlusun" denilmesi gibidir. Çünkü bu ifadeler, Arapların, "Şe'emehum" (o onları uğursuz saydı); yemenehum (o onları uğurlu saydı) ifadelerinden alınmıştır." Bu, Ahfeş'in görüşü olup, birtakım kimseler de bu hususta Ahfeş'e tâbi olmuşlardır. Ne var ki, alimlerden pekcoğu bu görüşü tenkid etmişlerdir. Doğru ve gerçek olan ise, birinci şıktır.

İkinci Görüş: Buradaki "hicâb"ın manası, Allah'ın, onların kalblerini mühürlemesidir. Mühürlemek ise, onların, Kur'ân'ın inceliklerini, güzelliklerini ve hikmetlerini anlamalarına mani olan engel demektir. O halde, ayette bahsedilen nicab-ı mestur ile kastedilen, Allahü teâlâ'nın onların kalblerinde yaratmış olduğu bu mühürleme işidir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(Evet) onların kalpleri üzerine, onu iyice anlamalarına engel perdeler gerer, kulaklarına da bir ağırlık veririz" buyurmuştur. Bu ifâde, aynen, En'âm Sûresi'nde de (Ayet. 25) geçmişti. Biz de, hem ehl-i sünnet alimlerimizin bu ayette yapmış oldukları istidlalleri, hem de Mutezile'nin sorularını orada zikretmiştik. Onların bir kısmını burada tekrarlamada sakınca yoktur. Alimlerimiz şöyle demişlerdir; "Bu ayet, Allahü teâlâ'nın, o müşriklerin kalplerini perdeler ve kılıflar içinde bıraktığına delâlet etmektedir. (Ekinne) kelimesi kinân kelimesinin çoğulu olup, tıpkı ok sadağı gibi, bir şeyi gizleyen, koruyan ve muhafaza eden anlamındadır. Ayetteki (......) ifadesinin takdiri "anlamamaları için"; (......) ifadesinin takdiri de, "Onların kulaklarına bir ağırlık koydu" şeklindedir. Onların, akıllı, duyan ve anlayan kimseler olduğu malûmdur. Binâenaleyh biz, bu ifadeden muradın, onların iman etmekten ve esrarına vakıf olamayacakları, incelik ve hakikatlarını anlayamayacakları bir biçimde, Kur'ân'ı dinlemekten men edilmiş olduklarını anlıyoruz."

Mutezile ise şöyle der: "Ayetle kastedilen, sizin ileri sürdüğünüz şeyler değil, tam aksine bu ayetle diğer şu bazı şeyler murad edilmiştir:

1) Cübbâî şöyle der: "O müşrikler, onun yanına varıp ona eziyyet etmek için geceleyin onun bulunduğu yeri araştırıyor ve onun yerini okuduğu Kur'ân'la tesbit etmeye çalışıyorlardı. Böylece Allahü teâlâ, o peygamberlerini onların şerrinden emir kılmış ve sayesinde, onların bulamayacakları bir perdeyi, peygamberle onlar arasına yerleştirdiğini belirtmiş; onların kalblerinde, Kur'ân'ı anlamaktan onları alıkoyacak şeyi ve kulaklarında da, peygamberin sesini duymalarına mani olacak şeyi yarattığın beyân buyurmuştur. Bunun orada, kalbin bir kılıfı; kulakta da bir ağırlığın bulunmas şeklindeki hakiki bir manada değir, peygamberin yanına varmalarına ve Hazret-i Peygamber için vakit ayırmalarına mâni olacak, onları bundan alıkoyacak bir hastalık olması da muhtemeldir."

2) Ka'bî de şöyle der: "Müşrikler, Hazret-i Muhammed'in delillerini kabul etmekten alabildiğince kaçındıkları, uzak durdukları için, onlar ile o deliller arasında sank engelleyen ve mâni olan bir perde oluşmuş gibi olur. Allah, onlar arasındaki böyles bir perdenin yerleştirilmesini zatına izafe etmiştir, çünkü Allah onları, kendileriyle başbaşa bırakıp, onların bu yüz çevirmelerine mani olmadığı için, bu başbaşa bırakma ve mani olmama işi, sanki, onların o hale düşmelerine sebep olmuş gibi olur. Bu, tıpkı bir efendinin, kölesinin durumlarını gözetmediği ve kölesinin de gidişatı hoş olmadığında, o kölenin, "Seni kendi başına bırakıp, durumunu kontrol etmediğim için seni bu hale düşüren ben oldum" demesi gibidir.

3) Kaffâl da şöyle der: "Allah, onları imana sevkedecek lütuf fiillerini halketmedi, yaratmadı manasında olmak üzere, onları kendi başlarına bırakınca, bu engelleyen perdeyi, Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı söylenebilir."

Bil ki, bütün bu izahları, fazlasıyla birlikte En'âm Sûresi'nde zikrettik ve onlara gerekli cevâbı verdik; binâenaleyh, onları tekrarlamanın faydası yok.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Sen, Kur'ân'da Rabbini bir tek olarak andığın vakit, onlar ürkek ürkek arkalarını çevirirler" buyurmuştur. Bil ki, bununla şu murad edilmiştir: Müşrikler Kur'ân'ı dinlerken iki hal üzere bulunuyorlardı. Çünkü onlar Kur'ân'dan, içinde Allah'dan bahsedilmeyen ayetleri dinlediklerinde şaşakalıyorlar ve ondan hiçbir şey anlamıyorlardı. Ama, içinde Allah'ın zikredildiği ve Allah'a şirk koşmanın kınandığı bir ayet dinlediklerinde, onlar ürkek ürkek arkalarını çeviriyorlar ve orayı terk ediyorlardı.

Zeccâc, Cenâb-ı Hakk'ın cümlesinin terkibi hususunda şu iki izahı yapmıştır:

a) Nüfûren kelimesi, mef'ûl-i mutlak olup, buna göre ifâdenin takdiri, (......) şeklinde olur.

b) Nüfûren kelimesinin, tıpkı, "Şâhid-şühûd; râkiun-rukûun (rükûya varan, rükûya varanlar); sâcid-sücûd (secde eden-secde edenler) ve kâid-kuûd (oturan-oturanlar) kelimelerinde olduğu gibi, nâfir kelimesinin çoğulu olmasıdır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "onlar, seni dinlemeyecekleri zaman neyi dinleyeceklerini.... biz pek iyi biliyoruz" buyurmuştur, Bu, "Biz, onların neyi dinleyeceklerini en iyi bileniz. Bu, onların alay etmeleri ve tekzibde bulunmak için dinlemeleridir" demektir. Ayetteki (bihî), hâl ifadesidir. Bu, senin tıpkı demen gibidir. (......) ifadesi de, (......) kelimesiyle mensûb olup "Ben, dinlediklerinde, neyi ne maksatla dinlediklerini en iyi bilenim" demektir. (......) ifadesi de, "Onlar fısıldaştıklarında, neyi fısıldaştıklarını da en iyi bilirim" manasındadır. ifadesi, ifâdesinden bedeldir.

Kâfirlerin Hazret-i Peygamber'e Büyülenmiş Demeleri

Ayetteki "Siz, büyülenmiş bir kimseden başkasma tâbi olmuyorsunuz" buyruğu ile ilgili birkaç bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: Müfessirler şöyle demişlerdir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ali'ye bir sofra hazırlamasını ve müşrik Kureyş'in ileri gelenlerini davet etmesini emreder. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) de bunu aynen yapar. Derken Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların yanına girer, onlara Kur'ân okur, onları tevhide davet eder ve "Allah'dan başka ilah yoktur! deyiniz. Şayet bunu söylerseniz, Araplar size itaat eder; Arap olmayanlar da size boyun eğer" der. Ama onlar, bunu kabul etmezler. Onlar Hazret-i Peygamber'den, okuduğu Kur'ân'ı Allah'a daveti dinlediklerinde, kendi aralarında fısıldaşarak, "Bu sihirbaz, büyüye yakalanmış!" vb. sözler söylerler. İşte, Cenâb-ı Hak onların böyle dediklerini Hazret-i Peygamber'e, "Siz, büyülenmiş bir kimseden başkasma tâbi olmuyorsunuz" dediler iadesiyle haber vermiştir.

Buna göre şayet, "Onlar Allah'ın Rasûlüne tâbi olmadıklarına göre, onların daha sil "Siz, büyülenmiş bir kimseden başkasma tâbi olmuyorsunuz" demeleri doğru " denelirse, biz deriz ki:

Bu, "şayet siz ona tâbi olursanız, büyülenmiş bir adama tâbi olursunuz" demektir. Meshûr kelimesi, büyülenen ve böylece, aklı karışıp normal olmaktan çıkan kimse anlamına gelir. En doğru tarif budur. Bazıları, "Meshûr, bozulan, fesada uğramış olan manasındadır. Nitekim Arapça'da, yemeği hazırlayan onu iyi hazırlamadığında, bu yemeğe, "Taâmun meşhurun"; gerektiğinden fazla yağmur yağıp da, bozulan yer hakkında Ardun meshûratun denilir" demişlerdir. Ebu Ubeyde de bu kelimeye şu manayı vermiştir: "Bununla, "Sizler, sihirli, yani ciğerli bir beşere tabi oluyorsunuz?" manasını kastetmişlerdir. İbnu Kuteybe "Selefin bunu apaçık izahlarla tefsir etmiş olmasına rağmen, Ebu Ubeydeyi bu hoş olmayan açıklamaya sevkeden şeyin ne olduğunu bilemeyeceğim" demiştir. Mücdhid de: "Meshûren" kelimesine, "mahdû'an" manasını vermiştir. Çünkü, sihir de bir çare ve hiledir. Bu böyledir, zira müşrikler, "Muhammed, bazı kimselerden bu sözleri öğreniyor ve o insanlar onu, bu sözler ve bu hikâyelerle aldatıyorlar" diyorlardı. İşte bundan dolayı onlar, "aldatılmış" anlamında, "O, bir meshûr'dur, büyüklenmiştir" diyorlardı. Yine onlar, "Şeytan ona gözüküyor; o da onun bir melek olduğunu zannediyor" diyorlardı. İşte bundan dolayı onlar, "o, şeytan tarafından aldatılmıştır" demişlerdi.

Daha sonra Cenâb-ı Hak sana nasıl misaller getirip saptılar. Artık onlar bir yol bulmaya göç yetiremezler" buyurmuştur. Yani, "seni başka bir şeye benzeten herkes "o kahindir; o sihirbazdır; o şairdir; o mecnûndur; o, başkası tarafından öğretilmiştir" dediler, böylece de haktan ve doğru yoldan saptılar. Artık bir daha da, hidâyete ve hakka giden yolu bulamadılar" demektir.

Haşre İnanmayanlara Cevap

48 ﴿