52"Dediler ki: "Biz, bir sürü kemik, kırıntı ve döküntü olduğumuz zaman mı, hakikaten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz? Söyle: "İster taş, ister demir olun. Yahut içinizde büyüttüğünüz herhangi bir mahluk olun. "O halde bizi kim diriltecek?" diyecekler. Sen de de ki: "Sizi ilk defa yaratmış olan diriltecektir. O vakit sana başlarını sallayacaklar da, istihza ile, "O, ne zaman?" diyecekler. De ki: "Belki de yakında!" (Allah) sizi çağıracağı gün, hemen onun emrine icabet edeceksiniz ve sanacaksınız ki (dünyada) ancak pek az bir müddet kalmışsınız". Rüfat Kelimesinin İzahı Bil ki Cenâb-ı Hak ilk önce ulûhiyyetinden bahsedip, sonra da o kâfirlerin nübüvvet ile ilgili şüphelerini zikredince, bu ayette, müşriklerin âhireti. öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr hususundaki şüphelerini zikretmiştir. Biz, pek çok defa, Kur'ân'ın şu dört meseleye dayandığını söyledik: a) Uluhiyyet; b) Nübüvvet, c) Meâd (ahiret), d) Kaza ve kader... Yine müşrikler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in büyülenmiş, aklı bozulmuş olduğunu söyleyip, buna dâir, "İnsanın kemik, çerçöp, unufak olmasından sonra, yeniden, baştaki gibi akıllı bir canlı haline geleceğini iddia edişini, delil getirmişler ve bu sözü, onun aklının bozuk olduğunu izah için, ondan nakledip durmuşlar. Vahidî (r.h) şöyle der: "Reft: "birşeyi elinde kırıp ufalaman" demektir. Nitekim sen, birşeyi kırarak, dersin. Bu keseğin ve çürümüş kemiklerin, elde ufalanıp ufaltıl maşıdır. "Rüfât" kırılıp, ufalanabilen herşeyin, kırılıp ufaltılmış parçalan demektir Nitekim kesilen hayvanm kemiklerini kırdığında, dersin. Yine Arapça'da, ekinin kırıkları olduğu için samana da, "Rüfet" denilmiştir." Ahfeş şöyle der: "Tıpkı hatama fiilinden hatm ve mahtûm tabirleri kullanıldığı gibi refete'den de reft ve merfût kullanılır. O halde, rufât ve hutâm, tıpkı "cüzâz", "radâd" ve "fetât" gibi, (unufak-çerçöp manasında) bir isimdir. Bu kelimenin lugavî izahı budur. Zerrelerin Birleştirilip Diriltilmesi Müşriklerin ortaya koydukları şüphelerini de şöyle ifade ederiz: İnsan ölüp, uzuvları kuruyup, dünyanın dört bir tarafına yayılıp dağıldığında ve dünyanın diğer maddeleri ile karıştığında mesela, bedenin sıvı kısımları, dünyanın sıvıları ile, toprağa ait olanlar, toprakla havaî olanlar, hava ile ve ateşî olanlar da ateşle karıştığında, bunların bizzat aynılarının yeniden biraraya getirileceği ve bunlara yeniden hayat verileceği nasıl düşünülebilir. İşte müşriklerin şüpheleri bundan ibarettir. Buna şöyle cevap veririz: Allah'ın ilminin ve kudretinin mükemmelliğinde bir kusur görülmedikçe, böyle bir problem söz konusu olmaz. Ama Allahü teâlâ'nın bütün cüziyyati (herşeyi) bildiğini kabul edersek, o canlının uzuvları, âlemin hangi parçasına karışırsa karışsın, Allah'ın ilmi karşısında, onlar mutlaka birbirinden ayırdedilebilirler. Yine Allahü teâlâ'nın bütün mümkinâta (herşeye) kadir olduğunu kabul ettiğimizde, O, o paççalana bizzat kendilerini bir araya getirmeye, onlara hayat ve akıl vermeye de kadir olmuş olur. Böylece Allah'ın ilmînin ve kudretinin mükemmel olduğunu kabul ettiğimizde, bu şüphelerin tamamıyla zail olacağı kesinleşir. Demir de Olsanız Diriltileceksiniz Cenâb-ı Hakk'ın "Söyle: "Gerek bir taş, gerek bir demir olun" cümlesi şu manayadır: "Müşrikler, Allah'ın insanları kemik ve unufak olduktan sonra eski hallerine geri çevirmesini akıldan uzak (imkânsız) görmüşlerdir. Bu, zahire göre, her nekadar (hayat) canlılığı kabul etmeye münafî (engel) bir sıfat (durum) ise de, onlar meselâ, bir taş veya bir demir olma gibi, bu maddelerin, ölümlerinden sonra hayatı kabul etme hususunda, insanın bir kemik yığını ve çer-çöp olmasından daha ileri bir sıfata varıp dayandığını düşünürlerse, bu taş ve demir oluş ile, hayatı kabul etme arasındaki zıdlık, kerih olma ile hayatı kabul etme arasındaki zıdlıktan daha ileridir. Bu böyledir, çünkü kemik canlının bedeninin bir parçasıdır. Ama taş ve demir, kesinlikle hayatiyyetle tavsif edilemezler. Binâenaleyh insanların bedenlerinin, ölümlerinden sonra taş ve demire dönüşmeleri halinde bile Allahü teâlâ onlara yeniden hayat verir ve onları tıpkı eskiden olduğu gibi, akıllı canlılar kılar:' Bunun doğruluğunun delili şudur: O maddeler, hayatı ve aklı kabul ederler. Çünkü bu mümkün olmasaydı, taa işin başında onlarda akıl ve hayat tahakkuk etmezdi. Âlemin İlahı bütün cüziyyati bilir. Binâenaleyh O, itaat eden Zeyd'in bedeninin parçaları ile, günahkâr olan Amr'ın bedeninin parçalarını birbirine karıştırmaz ve O, her mümkinâta kadirdir. Binâenaleyh o parçalara yeniden hayat vermenin, aslında mümkin olduğu, âlemin ilâhının da bütün malûmatı bilen ve hertürlü mümkinâta kadir bir zât olduğu sabit olunca, o maddeler ister kemik, ister çer-çöp, ister taş-demir gibi, hayatı kabul etmeleri kemikten daha şiddetli şeyler olsunlar, Allah'ın onlara yeniden hayat vermesi kesinlikle mümkin olur. İşte ayetin kesin aklî delille izahı böyledir. Ayetteki, "İster taş, ister demir olun" ifadesi ile, böyle olmaları emri kastedilmemiş, aksine, "Siz böyle olsanız bile, sizi yeniden diriltmede Allah acze düşmez" manası kastedilmiştir. Bu tıpkı, birinin diğerine, "sen beni ne zannediyorsun, ben falancayım" deyip de, onun da, "kim olursan ol, isterse halifenin oğlu ol. Ben, senden hakkını almasını bilirim!" demesi gibidir. Şayet, "ayetteki ev halken "yahut herhangi bir mahluk" kelimesi ile ne kastedilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: "Taş ve demirin, hayatı kabul etmesi akıldan uzak bir şeydir. İşte bu sebeple onlara, "Siz, hayatı kabul etme hususunda, aklınızca hayatı kabul etmesini akıldan uzak gördüğünüz taş ve demirden daha da ileri başka bir madde düşünün" denilmiştir. Bu izaha göre, o şeyin tayin edilmesine (açıkça belirtilmesine) gerek yoktur. Çünkü bundan murad, "insanların bedenleri ölümlerinden sonra, senin farzedeceğin, öyle olduğunu sandığın bir madde haline gelse ve o madde de hayatı kabul etmekten son derece uzak olsa bile, bilesin ki Allahü teâlâ, ona hayat vermeye kadirdir" manasıdır. Bu ayetten, bu mana kasdedildiğinde, o mahlûkun ne olduğunun açıkça söylenmesine gerek kalmaz, İbn Abbas (radıyallahü anh), bununla ölümün kastedildiğini, yani "Sizin bedenleriniz, ölümün kendisi dahi olsa, Allah ona da hayat verir" denilmek istendiğini söylemiştir. Bil ki bu görüş, ayetteki bu tabirin mübalağa için söylenmiş olması ve mesela "Sen hayatın kendisi bile olsan, Allah seni öldürür; zenginliğin kendisi olsan bile, Allah seni fakirleştirir" sözleri gibi sayılması halinde güzel olur. İşte o zaman bu söz, mübalağa (manayı iyice anlatmak) için söylenmiş olur. Ama işin aslında, bu sözlerin hakiki manası imkânsızdır. Çünkü insanların bedenleri maddedir. Ölüm ise araz (sıfat)tır. Madde, vasıf olamaz. Bedenin, araza (sıfata) dönüşmesi farzedilse bile, ölüm, hayatiyyeti kabul etmez. Çünkü iki zıddan birisinin, diğeri olması imkânsızdır. Mücâhid, ayetteki ev halken veya herhangi bir mahlûk kelimesi ile göklerin ve yerin kasdedildiğini söylemiştir. İlkin Yaratan Diriltecektir Cenâb-ı Allah sonra "O halde bizi kim geri çevirecek!" diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratmış olan (diriltecektir)" buyurmuştur. Bu, şu manayadır: Cenâb-ı Hak onlara, "ister taş, ister demir, isterse hayatiyyeti kabul etmesi bunlardan daha zor olan bir şey olunuz, bilin ki size yeniden hayat vermek mümkündür" deyince, onlar da buna karşı, "Bize o hayatı yeniden verecek kimdir?" dediklerinde, Hak teâlâ, Hazret-i Peygamber'e "ilk defa sizi yoktan var eden (diriltecektir)" demesini emretmiştir. Yani, "Yeniden dirilme işi, Allahü teâlâ'nın bütün canlıların yaratıcısı olduğunu kabul etmeye dayanan, ikinci derece bir meseledir. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: "O maddeler hayatı ve aklı kabul ederler. Alemin ilahı da, zâtı gereği kadir ve âlimdir. Bu sebeple onun ilmi ne kudreti kesinlikle batıl olmaz, aciz kalmaz. Binâenaleyh ilk defa yaratmaya kâdir olanın, yeniden yaratmaya da kadir olabilmesi gerekir. İşte bu doğru bir söz ve güçlü bir aklî delildir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O vakit sana başlarını sallayacaklar" buyurmuştur. Ferrâ şöyle der: "Arapça'da bir kimse başını, aşağı-yukarı salladığında, denilir. Yine mazlum olan hakkında nağad tabiri kullanılır, zira o başını sallar." "Ebu'l- Heysem şöyle der. "Bir kimseye birşey haber verilip o da onu kabul etmediğini gösterir şekilde başını salladığında denilir O halde ayetteki bu ifâde "Onlar, başlarını yalanlamakve söylenen bu şeyin, olmayacak bir iş olduğunu göstermek için başlarını sallarlar" demektir Sonra Hak teâlâ "o ne zaman?" diyecekler" buyurmuştur. Bil ki bu soru fasittir. Çünkü onlar, bahsettiğimiz şüphelerinden ötürü haşrın ve neşri" (ahiretin) imkânsız olduğunu söyleyip, Allahü teâlâ da kesin ve aklî delil ile, onur aslında mümkün olduğunu beyan buyurunca, onların, "Bu ne zaman olacak" demeleri, öncesi ile ilgisi olmayan bir söz olmuş olur. Çünkü aklî delil ile, bunun mümkün olduğu anlaşılınca, bunun mümkün olduğunu artık itiraf etmek gerekir. Ama bu, ne zaman bulunursa, bunu aklî yolla isbat etmek mümkün olmaz. Aksine bunu ancak naklî delil ile isbat mümkündür. Çünkü Allahü teâlâ o belli vakti (kıyameti) haber verirse, ancak o zaman o bilinir. Aksi halde, onu bilmek imkânsızdır. Bil ki Allahü teâlâ, Kur'ân'da mahlûkatından hiç kimsenin o belli vakti bilemeyeceğini beyan ederek, "Kıyametin vakti (ne zaman olacağının bilgisi, Allah'ın katındadır" (Lokman, 34); "O'nun ilmi Rabbinin indindedir" (Araf. 187) ve "De ki, "Kıyamet mutlaka kopacaktır. Onu nerede ise açıklayacaktım" (Taha, 15) buyurmuştur. İşte bu sebeple,Cenâb-ı Hak burada "De ki: "Belki de yakında (kopacaktır)" demiştir. Müfessirler, Allah için kullanılan asâ (umulur ki, belki) fiilinin, "mutlaka" manasına kullanıldığını ve bu tabirin "O hiç şüphesiz yakındır" manasına olduğunu söylemişlerdir. Eğer insanlar, "aradan altıyüzyıl geçmesine rağmen, henüz Kıyametten birşey yok iken, onun için nasıl "yakındır" denilebilir?" derlerse, biz deriz ki: "Geçen zaman, kalan zamandan çok olunca, kalan, az ve yakın olmuş olur." Cenâb-ı Allah "(Allah'ın) sizi çağıracağı gün" buyurmuştur. Bununla ilgili iki görüş vardır: Birinci Görüş: Bu, kâfirler için bir hitabtır. Bunun delili, bundan önceki bütün ifâdelerin kâfirlere yönelik hitab olmasıdır. Sonra diyoruz ki: "Yevm" kelimesi, "kariben"den bedel olarak, mansubtur ve mana, "Belki de öldükten sonra dirilme, O'nun sizi çağırdığı gün olacaktır. Bu çağırma da, Hazret-i İsrafil'in sûr'a son üfleyişidir şeklindedir. Bu tıpkı, "O gün bir münâdi, yakın bir yerden nida edecek" (Kâf, 41) ayetinde olduğu gibidir. Rivayete göre, İsrafil (aleyhisselâm), "Ey çürümüş cesedler, ey çürümüş kemikler ve ey darmadağınık olmuş parçalar, Allah'ın kudreti, izni ve yaratmasıyla, eskiden olduğunuz gibi olunuz!" diye nida edecek. Nitekim Allahü teâlâ, "O gün, çağıran, görülmemiş bir şeye çağırır" (Kamer, 6) buyurmuştur. Bi Hamdihi Tabirinin İzahı Hak teâlâ, "Hemen onun emrine icabet edeceksiniz" buyurmuştur. "İsticabe", çağırana, çağırdığı, davet ettiği hususta uymak demektir ki bu, icabettir. Fakat istica'be, icabet etme isteğini gerektirir. O halde, isticabe, icabetten daha kuvvetli ve te'kidlidir. Ayette bi hamdihi buyurmuştur. Said b. Cübeyr şöyle der: "İnsanlar kabirlerinden çıkar, başlarına toprakları saçarak, "Sübhaneke ve bihamdike" derler ki, işte buradaki "hamd" budur.'- Katâde ise buna, "Allah'ı tanımak ve O'na itaatte bulunmak" manasını vermiştir. Bunu şöyle izah ederiz: "Onlar, Cenâb-ı Hakk'ı tesbih ve hamdetmeyi kabul edince, bu bir tanıma ve taat olur. Fakat bu taat, artık o gün onlara fayda vermez. İşte bundan ötürü müfessirler, "Hamdin fayda vermeyeceği bir zamanda onlar hamdettiler" demişlerdir. Me'ânî âlimleri ise, buna, "Hamdedici olduğunuz halde, hemen onun emrine icabet edeceksiniz" manasını vermişlerdir. Bu tıpkı, "öfkeli olarak geldi" manasında, "Gazabı ile geldi" demek gibi ve "Beraberinde kılıcı olduğu halde" manasında, "Hükümdar kılıcı ile bindi" demek gibidir." Keşşaf sahibi şöyle der: "Bi hamdihî" kelimesi, fiilin failinden haldir, yani, "Hamdedici olduğunuz halde icabet edeceksiniz" demektir ki bu, onların öldükten sonra dirilişi kabul ettiklerini iyice gösterir. Bu tıpkı senin, bir kimseye, yapılması güç bir işi buyurarak, "Sen bunu, hamdedici ve şükredici olarak (seve seve) yaparsın" demen gibidir. Bu, "Sen, benim bu kadarla yetinmeme şükret" demektir. Binâenaleyh bu, tehdid sadedinde söylenmiş bir söz olur. Allahü teâlâ sonra, "Sanacaksınız ki (dünyada) ancak pek az bir müddet kalmışsınız" buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh), "Cenâb-ı Hak bununla, sûra birinci nefha (üfürülüş) ile ikinci nefha arasındaki zamanı kastetmiştir. Çünkü bu esnada, onlardan azab kalkar. Bunun delili, Yâsîn Sûresi'ndeki, (Onlar) "Bizi, uykumuzdan kim uyandırıp kaldırdı?" derler" (Yasin. 52) ayetidir. Dolayısıyla onların, bunun çok kısa sürmüş olduğunu sanmaları, bu iki nefhâ arasındaki beklemeleri ile ilgilidir" demiştir. Hasan el-Basrî: "Bu, ba's (diriliş) vaktinin yaklaşmasıdır. Buna göre, "Sanki sen dünyada bulunmadın ve ahiretten hiç ayrılmadın" demektir ki bu, sadece dünyadaki bekleme (yaşama) müddeti ile ilgilidir" demiştir. Bununla onların. Kıyamet meydanında beklemeleri kastedilmiştir. Çünkü onların neticesi, cehenneme girme olunca. Kıyamet meydanında bekleme müddetlerini çok kısa görmüşlerdir. İkinci Görüş: Kâfirlerle ilgili söz, ayetteki "Belki de yakında!" ifadesinde' tamamlanmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, "(Allah) sizi çağıracağı gün, hemen O'nun emrine icabet edeceksiniz" beyanına gelince bu, kâfirlere değil de mü'minlere yapılmış bir hitabtır. Çünkü bu söz, mü'minlere uygun düşer. Çünkü onlar, Allah'ın emrine icabet eder, O'nun kendilerine olan ihsanına karşı, O'na hamdederler Birinci görüş, meşhur olan görüştür, ikincisinin de bu manaya ihtimali olduğu açıktır. Nazik İfade Kullanmanın Önemi |
﴾ 52 ﴿