55

"(Mü'min) kullarıma söyle, en güzel ne ise, onu söylesinler. Çünkü şeytan, aralarına fesat sokar. Zira şeytan insanın apaçık düşmanıdır. Rabbiniz sizi çok iyi bilendir. Eğer dilerse size merhamet eder, yahut şayet dilerse azâblandırır. Biz seni onların üstüne bir, vekil göndermedik. Rabbin göklerde ve yerde olan kimseleri en iyi bilendir. Biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kılmışızdır. Davud'a da Zebur verdik".

İbad'dan Buradaki Maksad

Bil ki, ayetteki "kullarıma söyle" ifadesiyle ilgili iki görüş bulunmaktadır:

Birinci Görüş: Bununla, mü'minler kastedilmiştir. Bu böyledir, zira Kur'ân'ın ayetlerinin çoğunda geçen "kullar" lafzı, mü'minlere has kılınmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O halde kullarımı müjdele. (O kullanm ki) onlar söze (dikkatle) kulak verirler de"(Zümer, 17-18); "Haydi gir kullanm içine" (Fecr. 29) ve "Bir pınardır ki ondan Allah'ın kulları içerler" (İnsan, 7) buyurmuştur. Bunu iyice kavradığında, biz diyoruz ki, Allahü teâlâ. şirki geçersiz kılma hususunda yakın hüccet olan, "De ki: "Allah ile beraber söyleyegeldiğinizgibi, (başkaca) tanrılar da olsaydı, onlar Arş'ın sahibine elbet bir yol ararlardı" (İsra, 42) beyanını ve Kıyametin doğruluğu hususunda kesin delil olan, "Sen de, de ki: "Sizi ilk defa yaratmış olan diriltecektir" ifâdesini getirince, bu ayette de, "Ey Muhammed, kullarıma de ki: Sizler, muhaüf kimselere delil getirmek istediğinizde, o delilleri en güzel bir biçimde getirin ki, bu da, o delillerin, sövüp sayma, kınama vb. şeylerle birlikte bulunmamasıdır" buyurmuştur. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et" (Nahl, 125) ve "ehl-i kitab ile de, ancak en güzel bir suretle mücadele edin"(Ankebut, 46) ayetleridir. Bu böyledir, zira getirilen hüccete, şayet sövüp sayma, tenkit vb. herhangi bir şey karıştıracak olursanız, onlar da hiç şüphesiz aynısıyla size mukabelede bulunurlar. Böylece de, karşılıklı öfkeler artar, nefret doruk noktasına ulaşır ve maksadınız gerçekleşemez. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'dan başkasını çağıranlara sövmeyin. Sonra onlar da haddi aşarak cahillikle Allah'a söverler"(En'âm, 108) buyurmuştur. Ama, hüccetler en güzel biçimde ve sövüp sayma, eziyyet verme vb.'den uzak olarak getirildiğinde, bu, kalblerde ve gönüllerde mükemmelen tesir icra eder ki, işte Cenâb-ı Hakk'ın "(Mü'min) kullarıma söyle: En güzel ne ise, onu söylesinler" buyruğundan kastedilen budur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, her iki tarafı da uzlaştırmak için, böyle bir metoddaki faydanın ne olduğuna dikkat çekerek, "Çünkü şeytan aralarına fesat sokar" buyurmuştur. Yani, "Her ne zaman, deliller acı, sert olur ve çirkin sözlerle karışmış olursa bu, fitne çıkmasına bir sebep olur" demektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Zira şeytan insanın apaçık düşmanıdır" buyurmuştur. Bu şu anlamdadır: İnsanla şeytan arasındaki düşmanlık ta eskilere dayanır. Nitekim Allah, şeytanın söylediğini naklederek, "Sonra andolsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim"(A'raf, 17); "(O münafıkların hali de) şeytanın hah gibidir. Çünkü (şeytan) insana, "inkâr et" der de, o inkâr edince, "ben hakikaten senden uzağım! Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah'dan korkarım" der!"(Haşr, 16) ve "o zaman şeytan onların yaptıklarını süslemiş ve şöyle demişti: "Bugün insanlardan size galebe edecek yoktur. Ben de sizin muhakkak yardımcınızım." Vakta ki iki ordu göründü, "Ben sizden katiyyen uzağım. Doğrusu ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben Allah'dan korkarım elbet!"(Enfâl, 48) buyurmuştur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, 'Rabbiniz sizi çok iyi büendir. Eğer dilerse size merhamet eder, yahut şayet dilerse azablandınr" buyurmuştur. Bil ki biz şu anda, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Mü'min) kullarıma söyle" buyruğu ile, mü'minlerin kastedilmiş olmasına göre konuşuyoruz. Böyle olması halinde, "Rabbiniz sizi çok iyi bilendir" ifadesi mü'minlere hitab olmuş olup, buna göre mânâ, "isterse o, size merhamet eder" şeklinde olur. Buradaki merhamet ve rahmet ile, mü'minlerin, Mekke kâfirlerinden ve onların eziyyetlerinden kurtarılmaları kastedilmiştir. "İsterse Allah, size azâb eder" ifadesiyle de, "Onları size musallat ktlarak,azâb eder" manası kastedilmiştir,

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Ey Muhammed, biz seni onların üstüne bir vekil, yani bir bekçi ve kefil olarak göndermedik." Binâenaleyh "Sen, davet etmene bak. Onların kâfir olmasından dolayı, sana, herhangi bir sorumluluk düşmez. Eğer Allah onların hidayetini dilerse, onları hidayete erdirir. Aksi halde hayır!" buyurmuştur.

İbad'dan Kâfirlerin Kasdedildiğini Söyleyenler

İkinci Görüş: Cenâb-ı Hakk'ın, "kullarıma söyle" buyruğuyla, kâfirler kastedilmiştir. Bu böyledir, zira bu ayetlerin maksadı, onları dine davettir. Binâenaleyh, onların kalblerinin, hak dini kabule yönlendirilmesi ve karakterlerinin de ona meyletmesine bir sebep olsun diye, böylesi yerlerde, onlara en güzel hitab ile hitab edilmiş olması uzak bir ihtimal değildir. Buna göre Allahü teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: "Ey Muhammed benim kullarım olduklarını kabul eden o kullarıma de ki, "en güzel olanı söylesinler." Bu böyledir, zira biz, delillere ve beyânlara bakmadan önce, Allahü teâlâ'yı, bir olmak ve ortaklardan, zıtlardan uzak olmakla tavsif etmemizin, O'nun ortakları olduğunu ve zıdları bulunduğunu kabul etmemizden; öldükten sonra yeniden diriltmeye, haşre ve neşre muktedir olmakla tavsif etmemizin de. O'nu bütün bunlardan aciz olmakla tavsif etmemizden daha güzel olduğunu zarurî olarak bilmekteyiz. Cenâb-ı Hak onlara, taassup gösterip de sırf atalarının yoluna bağlanıp kalmalarının uygun olmayacağını bildirmiştir. Zira, bu gibi taassuba sevkeden, şeytandır. O şeytan ise, düşmandır. Binâenaleyh, onun sözüne iltifat edilmemesi gerekir.

Daha sonra da Cenâb-ı Hak onlara, "Rabbiniz sizi çok iyi bilendir. İsterse O, sizi iman etmeye, hidayete ve marifetullaha muvaffak kılmak suretiyle size merhamet eder. İsterse sizi, küfrünüz üzere öldürür de, böylece size azab eder. Ancak ne var ki sizler, benim meşîetimin ne olduğunu bilemiyorsunuz. Öyleyse, hak dini taleb etme hususunda gayret ve çaba gösterin ve ebedî mutluluklar ve de dâim hayırlardan mahrum olmamanız için de, batıllarda ve cehalette ısrar etmeyin" demiştir.

Daha sonra da, Hazret-i Muhammed'e, "Biz seni, onların üstüne bir vekil göndermedik" buyurmuştur. Bu, "Bu işi onlara zorlaştırma; sözünde onlara sert davranma!" demektir ki, bütün bu ifadelerin maksadı, davet ederken davet esnasında onlara yumuşaklık göstermek ve onlara karşı merhamet ve nezaket hissini izhâr etmektir. Çünkü kalblere tesir eden, bu tür bir hareket tarzıdır ki, böylece bu maksadın gerçekleşmesine yardımcı olur.

55. Ayetteki Gizli İnsicamın İzahı

Allahü teâlâ daha sonra "Rabbin göklerde ve yerde olan kimseleri en iyi bilendir" buyurmuştur. Bu, "Cenâb-ı Hakk bundan önce, "Rabbiniz sizi çok iyi bilendir" buyurunca, bundan sonra da, "O'nun ilmi, sadece size, sizin durumlarınızla sınırlı değildir. Tam aksine O'nun ilmi bütün mevcudata ve mâdûmata, yerdekilere, göktekilere taalluk etmektedir. Böylece de herkesin durumunu ve onlara uygun gelen iyi ve kötü şeyleri bilir. İşte bundan dolayı, peygamberlerin bir kısmını diğerlerine üstün kılmış, Musa'ya Tevrat'ı; Davud'a Zebur'u; İsa'ya da İncil'i vermiştir. Binâenaleyh O'nun, Muhammed'e de Kur'an'ı vermesi ve onu da, bütün mahlûkattan üstün kılması akıldan uzak görülecek bir şey değildir" manasında olmak üzere, "Rabbin göklerde ve yerde olan kimseleri en iyi bilendir" buyurmuştur" demektir.

Hazret-i Davud (aleyhisselâm)'un Zikredilmesinin Hikmeti

Buna göre eğer, "Burada, özellikle Hazret-i Davud'un zikredilmesinin sebebi nedir?" denilirse, biz deriz ki:

Bu konuda birkaç izah yapılmıştır:

1) Allahü teâlâ, peygamberlerin bir kısmını bir kısmından üstün kıldığını belirtmiş, daha sonra da, "Davud'a da Zebur verdik" buyurmuştur. Bu, "Dâvûd büyük bir melik, hükümdar idi" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, daha önce zikretmiş olduğu o üstün kılma ve tafdil etmeden maksadın, mal ile değil de, ilim ve din cihetinden üstün kılmak olduğuna dikkat çekmek için, ona vermiş olduğu malı mülkü zikretmemiş aksine, ona vermiş olduğu kitaptan, Zebur'dan bahsetmiştir.

2) Allahü teâlâ Zebur'da, Hazret-i Muhammed'in, peygamberlerin sonuncusu; ümmetinin de, ümmetlerin en hayırlısı olduğunu zikretmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazmışızdır ki, arza (ancak) salih kullarım mirasçı olur"(Enbiya. 105) buyurmuştur ki, bu ayetin sonunda bahsedilen "salih kullar" ile, Hazret-i Muhammed ve O'nun ümmeti kastedilmiştir.

Buna göre şayet (Enbiya. 105) ayetinde olduğu gibi, bu ayette de Zebur kelimesi marife olmalı değil miydi? denilirse, biz deriz ki: Burada, bu kelimenin nekire olarak getirilmesi, onun durumunun yüceliğine delâlet eder. Çünkü Zebur, "mezbûr-yazılmış" anlamındadır. Böylece bu kelime, "yazılmış kitap" anlamında olmuş olur. Binâenaleyh, onun bu ayette nekire olarak getirilmiş olmasının anlamı, onun, kitap olma bakımından mükemmel derecede olduğunu göstermek içindir.

3) Kureyş kâfirleri, bir şeyi inceleyen ve cedele yönelen kimseler değillerdi. Tam aksine onlar, ortaya bazı şüpheler atmak için yahudilere müracaat ediyor, yahudiler de onlara, "Musa'dan sonra ne bir peygamber; Tevrat'tan sonra da ne bir kitap söz konusu değildir" diyorlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Zebur'u Davud'a indirdiğini bildirmek suretiyle, onların bu sözlerini nakletmiştir. Hamza, bu kelimeyi zâ'nın dammesiyle (Zubûran) şeklinde okumuştur ki, biz bunun izahını, Nisa Sûresi'nin sonlarında (Ayet, 163) yapmıştık.

Batıl Tanrıların Acizliği

55 ﴿