57"De ki: "Allah'ı bırakıp boş yere söylediklerinizi çağırın. Onlar, sizden herhangi bir sıkıntı gideremiyecekleri gibi, değiştiremezler de. Onların taptıkları da, hangisi Rablerine daha yakın (olacak) diye, vesile arıyorlar, O'nun rahmetini umuyorlar. O'nun azabından korkuyorlar. Çünkü, Rabbinin azabı korkunçtur". Bil ki, bu ayetlerin gayesi, müşriklere reddiyedir. Biz, daha önce müşriklerin, "Bizim, (doğrudan doğruya) Allah'a ibadetle meşgul olma liyâkatimiz yoktur. Bundan dolayı bizler, Allah'a yakın olan bazı kutlarına ibadet ediyoruz ki, bunlar da meleklerdir" dediklerini; sonra da, taptıkları o meleklerin heykel ve suretlerini yaparak, bu manada olmak üzere, onlara ibadet etmekle meşgul olduklarını söylemiştik. Allahü teâlâ'da, onların bu görüşlerinin bâtıl ve yanlış olduğuna bu ayeti delil getirerek, "Allah'ı bırakıp boş yere söylediklerinizi çağırın" buyurmuştur. Bu ayetteki, ellezine kelimesiyle "putlar" kastedilmemiştir. Çünkü Allah onları vasfederken, "onların taptıkları da vesîle arıyorlar" buyurmuştur. Halbuki, "vesile arama işi", putlara kesinlikle uygun düşmez. Putların Vesile Aramasının Manası Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Birtakım kimseler, meleklere tapıyorlardı. İşte bu ayet, onlar hakkında nazil olmuştur. Yine bu ayetin, Mesîh (İsa) (aleyhisselâm) ve Uzeyr'e tapanlar hakkında nazil olduğu söylendiği gibi, cinlerden birisine tapıp da, sonra da o cin müslüman olunca, o cine tapmaya hâlâ devam eden bir topluluk hakkında nazil olduğu da söylenilmiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demektedir: "Kur'ân-ı Kerim'de zeame fiili, kullanıldığı bütün yerlerde "yalan" anlamına gelir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların görüşlerinin bozuk olduğuna, ibadete müstehak olan ilahın, kendisine tapanlardan zararı giderip onlara faydalar ulaştırmaya muktedir olan bir varlık olması gerektiği ve onların taptıkları şeylerin, yani meleklerin, cinlerin Mesih ve Uzeyr'in ise onlardan zararı gidermeye, fayda ulaştırmaya kadir olamadıklarını ispatlayarak, onların ilah olmadıklarına kesinlikle hükmetmek gerektiğini bildirmiştir. Melekler Fayda ve Zarar Veremez mi? Bir kimse şöyle diyebilir: "Bu delil ancak, sizler, meleklerin, zararları gidermeye ve faydaları da temin etmeye muktedir olamadıklarını delillerle isbat ettiğiniz zaman tamam olur. Binâenaleyh, delillerinizin tam ve eksiksiz bir delil olabilmesi için bunun böyle olduğuna dair deliliniz nedir?" Şayet sizler, "Biz, o kâfirlerin, onlara yalvarıp yaşardıklarını, ama isteklerinin bir türlü yerine gelmediğini görüyoruz" derseniz, biz buna karşılık, "Müslümanların da Allah'a yalvarıp yakardıklarını, ama isteklerinin otrçok durumda karşılanmadığını görmekteyiz. Müslümanlar, zararı uzaklaştırma ve fayda sağlama işinin, meleklerden değil de Allah'dan olduğunu; kâfirler ise bunların meleklere ait olduğunu söylerler. Böyle olunca da delil tam sayılmaz?" deriz. Cevap: Delil tam ve mükemmeldir; zira o kâfirler, meleklerin Allah'ın kulları olduğunu; meleklerin ve âlemin yaratıcısının ise, mutlaka, o melekten daha muktedir, caha güçlü ve daha mükemmel olduğunu da kabul ediyorlardı. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Allah'ın mükemmel bir kudrete sahip olduğu malumdur ve bu hususta aramızda ittifak vardır. Halbuki, o meleklerin kudretinin mükemmelliği malum olmadığı gibi bu konuda ittifak da yoktur. Tam aksine ittifak edilen husus, Allah'ın kudretine nisbetle onların kudretinin çok cüz'î ve önemsiz olduğudur. Durum böyle olunca da, Allah'a ibadetle meşgul olmak, o meleklere sadetle meşgul olmaktan daha evlâ olmuş olur. Çünkü Allah'ın, ibadete müstehak siması malum bir husustur. Halbuki, meleklerin böyle olduğu ise, meçhuldür. Binâenaleyh, maluma sarılmak daha evlâ olur. Ehl-i sünnet ve'l-cemaate mensup kelâm alimlerinin bu konuda izledikleri başka bir metod daha vardır ki, bu da şudur: Onlar, yoktan var edenin ve bir şeyi yokluktan .arlık alemine çıkaranın, sadece Allahü teâlâ olduğuna dair aklî deliller getirirler. Bunun böyle olduğu sabit olunca, Allah'tan başka, herhangi bir fayda ve zarar verenin bulunmadığı kesinlik kazanmış olur. Dolayısıyle ibadete müstehak olanın sadece Allahü teâlâ olduğuna kesinlikle hükmetmek gerekir. Fakat ehl-i sünnetin bu metodu Mutezile için hasıl olmaz (onlar bundan mahrum kalırlar). Çünkü Mutezile, kulun, kendi fiillerini yarattığını kabul edince, onların, meleklerin öldürmeye, diriltmeye ve bir cismi yaratmaya kadir olamayacaklarına istidlalde bulunmaları imkânsız olur. Onlar böyle bir istidlalde bulunamayınca, bu delil, onlar için hasıl olamaz. İşte Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, sizden herhangi bir sıkıntı gideremeyecekleri gibi, değiştiremezler de" ifadesinin yerinde ve doğru olduğuna dair kati delil, ehl-i sünnetin yaptığı bu açıklamadır. "Tahvil" bir durumdan başka bir duruma, başka bir yerden başka bir yere geçirmek demektir. Nitekim Arapça'da, "Havvelehu fe tehavvele" "O'nu tahvil etti, o da başka bir duruma geçti" denilir. Batıl Tanrıların Allah'a Vesile Araması Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onların taptıkları da, Rablerine vesile arıyorlar" buyurmuştur. Bu hususta iki görüş bulunmaktadır: Birinci Görüş: Ferrâ şöyle der: "Yed'ûne ibadet eden kimselerin fiili; yebteğûne ise, ibâdet olunanların fiilidir. Buna göre mana, "ibadet olunan o kimseler, Rablerine bir vesile ve yol ararlar" şeklinde olur. Buna göre meleklerin, menfaatleri talep, zararları da giderme hususunda Allah'a başvurdukları, O'nun rahmetini umup azabından da çekindikleri hususunda münakaşa bulunmamaktadır. Onlar, acziyyet ve ihtiyaç içinde bulunmakla vasfedilebilip, Allahü teâlâ da, her şeyden müstağni ve bağımsız olup hiçbir şeye muhtaç olmayınca, O'na ibadet etmekle meşgul olmak daha evlâdır." Buna göre onlar şayet: "Biz, meleklerin, Allah'ın rahmetine muhtaç olup, O'nun azabından çekindiklerini kabul etmiyoruz" derlerse, biz deriz ki: "O meleklerin, ya zâtları gereği vâcibu'l-vücûd oldukları yahut da zâtları gereği mümkinu'l-vücud oldukları söylenebilir. Birincisi batıldır, olamaz; çünkü bütün kâfirler, meleklerin, Allah'ın kulları olup, O'na muhtaç olduklarını kabul edip itiraf etmektedirler. İkincisine gelince, bu, meleklerin gerek zâtları., gerekse kemâl sıfatları hususunda, Allah'a muhtaç olmalarını gerektirir. Binâenaleyh, Allah'a ibadet etmekle meşgul olmak, meleklere ibadet etmekle meşgul olmaktan daha evla olur." İkinci Görüş: Cenâb-ı Hakk'ın, "Onların taptıkları da" ifadesiyle, Cenâb-ı Hakkin "Andolsun ki biz. peygamberlerin kimini kiminden üstün kılmışızdır" (İsra. 55) ayetinde bahsetmiş olduğu peygamberler kastedilmiştir. Binâenaleyh, bu sözün daha önceki kısımla münasebeti şudur: "Makamları yüce olan o peygamberler, ancak Allah'a ibadet eder ve ancak O'na bir vesile ararlar. Binâenaleyh, sizin o peygamberlere uymanız ve onları kılavuz edinmeniz daha doğrudur. O halde sizler Allah'tan başkasına ibadet etmeyiniz." Bu görüşü benimseyenler, bu görüşün doğruluğuna şu şekilde istidlal etmişlerdir; "Melekler, Allah'a isyan etmezler. Binâenaleyh, bundan dolayı da O'nun azabından çekinmezler. Böylece bu sözün, meleklere değil de peygamberlere uygun düşeceği sabit olmuş olur." Biz de deriz ki: Melekler, günah işlemeye yeltenmeleri halinde, Allah'ın azabından korkarlar ve çekinirler. Bunun böyle olduğunun delili, Cenâb-ı Hak'k'ın, "Bunlardan (o meleklerden) kim, "Tanrı o değil, benim"derse, onu cehennemle cezalandırırız" (Enbiyâ, 29) ayetidir. Cenâb-ı Hakk'ın "Çünkü, Rabbinin azabı korkunçtur" buyruğuna gelince, bununla, "Rabbinin azabına yakışan, ondan sakınılmasıdır" manası kastedilmiştir. Öyle olduğu halde bazı kimseler, cehaletinden ötürü ondan sakınmıyor iseler, bu, o azabı, "sakınılması gerekli ve zorunlu olmak"tan çıkarmaz. Azgın Diyarların Cezası |
﴾ 57 ﴿