60"Bizi ayetler göndermemizden alıkoyan, ancak evvelkilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Biz, Semûd'a, gerçeği gösteren bir mucize olarak o deveyi verdik de, onlar bu sebeple zulmettiler. Halbuki biz ayetleri, ancak korkutmak için göndeririz. Sana, "Şüphesiz Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" demiştik, hatırla. (Geceleyin) sana gösterdiğimiz o temaşayı ve Kur'ân'da lanet edilen ağacı,biz ancak insanlara bir fitne yaptık. Biz onları korkutuyoruz. Fakat bu, onlarda büyük bir taşkınlıktan başka bir şey artırmıyor". Bil ki, Allahü teâlâ, müşriklerin görüşlerinin bozuk ve yanlış olduğuna dair delillerini getirip, peşinden de ilgili vaîdini zikredince, bunun peşinden nübüvvet meselesini zikretmiştir. Bu böyledir, zira Kureyş kâfirleri, Allahü teâlâ'nın da, "O halde evvelkilere gönderildiği gibi, o da bize bir mucize getirsin"(Enbiya. 5) dediklerini beyan ettiği gibi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den büyük ve kahir mucizeler getirmesini istemişlerdir. Bazı kimseler de, bununla onların, "Biz dediler, sana katiyyen inanmayız. Ta ki bizim için şu yerden bir pınar akıtasm" (isra, 90) ifadeleriyle talep etmiş oldukları şey kastedilmiştir demişlerdir. Said İbn Cübeyr'den, müşriklerin şöyle dedikleri nakledilmiştir: "Sen, senden önce de birtakım peygamberlerin bulunduğunu ve onların bazısının emrine rüzgârın verildiğini; bazılarının da ölüleri dirilttiğini iddia ediyorsun. O halde sen de bize, bu tür mucizelerden getir." İşte, Cenâb-ı Hak o müşriklerin bu şüphelerine "Bizi ayetler göndermekten alıkoyan, ancak evvelkilerin onları yalanlamış olmalarıdır" buyurarak cevap vermiştir. Bu cevabın izahı hususunda da şu açıklamalar yapılabilir: 1) Bunun manası şudur: "Allahü teâlâ, o mucizeleri izhâr edip sonra da onlar, ona iman etmeyip tam aksine küfürlerinde ısrar ettiklerinde, böylece onlar köklerini kazıyan bir azaba müstahak olmuş olurlar: Ancak ne var ki, bu ümmete, kökleri kazıyan bir azabın indirilmesi caiz değildir. Çünkü Allahü teâlâ, onların içinde ilerde iman edecek kimselerin bulunduğunu; yahut da onların çocuklarının iman edeceğini en iyi biçimde bilendir. İşte bundan dolayı Allah onların bu isteklerine icabet etmemiş ve bu ezici ve kahir mucizeyi de izhâr etmemiştir." İbn Abbas şunu rivayet etmiştir: "Mekkeliler Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den Safa Tepesi'ni kendileri için altına dönüştürmesini ve arazileri ekebilmeleri ve işleyebilmeleri için, aradaki dağları da kaldırmasını istediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bunu Allah'dan talep etti de, Cenâb-ı Hak, "istersen bunu yaparım; ancak onların, yeniden küfre dönmeleri halinde de onları helak ederimi" dedi. Buna mukabil Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Hayır, ben bunu istemiyorum. Bilakis onlara merhamet et; mühlet ver" buyurdu da, bunun üzerine işte bu ayet nazil oldu." 2) Bu, "Biz, bu tür mucizeler göstermiyoruz. Çünkü onları gören atalarınız, onlara iman etmediler. Siz de onları taklid ediyorsunuz. Binâenaleyh, onları görmeniz halinde, siz de onlara iman etmeyeceksiniz" manasındadır. 3) Bu, "sizden öncekiler, bu tür mucizeleri görüp müşahade ettiler, ama yine de onu yalanladılar. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, sizin de onları görmeniz halinde onları yalanlayacağınızı bilmiş ve anlamıştır. Binâenaleyh, (buna rağmen) bunları göstermek anlamsız bir iş olur. Hakîm olan Allah ise, abesle iştigâl etrraz" manasındadır. Semud'un Mucize Deveye Zulmetmesi Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Biz, Semûd'a, gerçeği gösteren bir mucize olarak o deveyi verdik de onlar bu sebeple zulmettiler" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Bu, "onların talep ettikleri o mucize, tıpkı Semûd kavmi'ne verilen ayetin aynısıdır. Halbuki biz o mucizeyi Semüd'a çok net, açık ve seçik olarak verdik, ama onlar onu inkâr ettiler de, böylece de köklerini kazıyan bir azaba duçar oldular. O halde bunlar daha nasıl bunu, bir teklifte bulunmak ve arzularını Allah'a kabul ettirmeyi istemek suretiyle isteyebiliyorlar?" demektir. İkinci Bahis: Ayetteki mubsıre tabiri iki şekilde izah edilmektedir: a) Ferrâ, bu kelimenin manasının "aydınlatıcı olmak, gerçeği göstermek üzere" şeklinde olduğunu, Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın gündüzü ise ziyadar olarak yaratandır" (Yunus, 67) buyurduğunu söylemiştir. b) Bu ifadenin manası, "ibretlerle dolu" şeklindedir. Yani, "ondan, onu düşünüp onu görebilecek kimseler için, kendisi vesilesiyle hakkı bulacağı ve kendisi sayesinde o peygamberin doğruluğuna istidlal edeceği nice ibretler bulunmaktadır" demektir. Üçüncü Bahis: Ayetteki "onlar, o mucizeyi yalanlamaları sebebiyle kendilerine zulmettiler" demektir. İbn Kuteybe de bu ifadeye: "Onlar, onun Allah'tan olduğunu inkâr ettiler" manasını vermiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak "Halbuki biz ayetleri, ancak korkutmak için göndeririz" buyurmuştur. "Her mucizenin, mutlaka yalanlanması hafinde, ya dünyevî ya da ahiret azabına dair bir korku ihtiva ettiği" ileri sürülmüştür. Mucize Korkutma İçin Olabilir mi? İmdi şayet, "mucizeler göstermenin en büyük gayesi, onu izhâr eden kimsenin sıdkına delil getirilmesidir. Binâenaleyh, o mucizeleri izhâr etmenin gayesi nasıl korkutma manasına hasredilebiür?!" denilirse, biz deriz ki: Bunun gayesi şudur: Peygamberlik iddiasında bulunan kimse, mucizesini izhâr edip, halk da, onun bir mucize izhar ettiğini duyduğunda, onlar o ayetin (mucizenin), mucize veya korkutucu bir şey olduğunu bilmezler. Ancak ne var ki onlar, sadece, onun bir mucize olduğunu kabul ederler. Onun bir mucize olduğu kabul edildiğinde, şayet onlar o hususta iyice düşünmez ve onunla, onu izhar eden peygamberin doğru söylediğine istidlâl etmezlerse, işte o zaman şiddetli bir cezayı hak etmiş olurlar ki, işte, onları o mucizeler hususunda tefekkür ve teemmüle sevkeden korku da budur. O halde Cenâb-ı Hakk'ın, "Halbuki biz ayetleri, ancak korkutmak için göndeririz" ayetinden murad edilen, işte bahsettiğimiz bu husustur. Allah en iyisini bilendir. Bil ki müşrikler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den ezici ve kahir mucizeler talep edip, Allahü teâlâ da, o mucizelerin gösterilmesinin onların yararına olmayacağını beyan edince, bu, o kâfirlerin bu hususta tenkîd etme cüretinde bulunmalarına ve o peygambere: "Sen, şayet Allah katından gönderilmiş gerçek bir peygamber olsaydın, Hazret-i Musa ve diğer peygamberlerin getirip izhâr ettiği gibi, sen de, senden istediğimiz o mucuzileri getirirdin" demelerine bir sebep olmuştur. İşte bu noktada Allah, Hazret-i Peygamberin kalbini takviye etti ve kendisinin yardımcı olacağını beyan ederek "Sana, "şüphesiz Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" demiştik, hatırla" buyurmuştur. Bu hususta iki görüş vardır: Birinci Görüş: Bu, "O'nun hikmet ve kudreti, insanları çepeçevre sarmış ve kuşatmıştır. O halde, o insanlar, O'nun avucunda ve kudret elindedirler. Durum böyle olduğuna göre, bu demektir ki onlar, herhangi bir şeye ancak, O'nun hüküm ve takdir etmesiyle kadir olabilirler" demektir ki, bunun gaye ve maksadı da şudur: Allahü teâlâ, peygamberine sanki, "Sen, bizim risaletimizi îebliğ edip dinimizi ortaya koyuncaya kadar sana yardım edecek ve sana güç kuvvet vereceğiz'" demek istemiştir. Hasan el-Basri de, (bunun manası) "Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah seni insanlardan koruyacaktır" (Maide, 67) ayetinde de buyurduğu gibi, onlarla, onların Hazret-i Peygamberi öldürmek istemeleri arasına girip, buna mani olmasıdır" demiştir. Bu Ayette "Nâs"dan Mekkelilerin Kastedildiği İkinci Görüş: Bu ifadedeki nâs "insanlar" sözüyle, Mekkeliler kastedilmiştir. Allah'ın"onları kuşatması da, Allahü teâlâ'nın, Mekke'nin fethini mü'minlere nasib etmesi demektir. Buna göre mana, "Allah, onlara galib gelecek, onları ezecek ve senin devletini, onlara üstün getirecek" anlamında "Hani biz sana, Allah'ın Mekkelileri kuşattığı müjdesini vermiştik" şeklinde olur. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Yakında o cemiyet bozulacak, onlar arkalarım dönüp kaçacaklardır" (Kamer, 45) ve "o küfredenlere de ki; "Yakında mağlup olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. O, ne kötü yataktır"(Âl-i İmran, 12) ayetidir. Cenâb-ı Hak, mazî sîğasıyla, İnsanları kuşattı" buyurmuştur. Zira, Allah'ın olacağını haber verdiği her şey, olması zorunlu ve vâcib olunca, işte bu, bu açıdan, tıpkı olmuş bitmiş bir şey gibi olmuştur. İşte bundan dolayı da, "İnsanları kuşatmıştır" buyurmuştur. Rivayet edildiğine göre, Bedir Günü'nde iki ordu saf bağlayıp karşı karşıya geldiğinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, Hazret-i Ebu Bekir ile beraber gölgeliğinde oturuyordu ve şöyle dua ediyordu: "Allah'ım! Senden ahdini (yerine getirmeni) ve bana olan vaadini istiyorum." Daha sonra, ashabı teşvik etmek üzere, " Yakında o cemiyyet bozulacak, onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır" (Kamer, 45) diyerek, üzerinde zırhı olduğu halde dışarı çıktı. Cenâb-ı Hak daha sonra "(Geceleyin) sana gösterdiğimiz o temaşayı.. .ancak insanlara bir fitne yaptık" buyurmuştur. Bu ayette bahsedilen rüyanın ne demek olduğu hususunda bazı görüşler bulunmaktadır: Bedir'de Öldürülecek Müşriklerin Rüyada Gösterilmesi Birinci Görüş: Allahü teâlâ Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, uykusunda, Kureyş kâfirlerinin yıkılıp yere serilecekleri, ölecekleri yerleri gösterdi. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir kuyusunun yanına glediğinde, "Vallahi, sanki ben şu anda müşriklerin düşüp ölecekleri yerleri görüyor gibiyim" dedi, sonra da, "Şu, falancanın; şurası da filancanın düşüp öleceği yerlerdir" demeye başladı. Kureyş bunu duyunca, Onun bu rüyasını alay konusu ettiler ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bu tehdidini hemen yerine getirmesini istediler. Kabe'ye Girmenin Rüyada Gösterilmesi İkinci Görüş: Bununla, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kendisinin Mekke'ye girdiğini gördüğü rüya kastedilmiştir. Hazret-i Peygamber, ashabına bunu haber verdi. Hudeybiye Yılı'nda, müslümanfar Kabe'ye girmekten engellenince, bu, bazı kimselerin fitneye (şüpheye) düşmelerine sebep oldu. Hazret-i Ömer,Ebu Bekir (radıyallahü anh)'e "Allah'ın Rasulü bize, Beytullah'a gireceğimizi, onu tavaf edeceğimizi söylememiş miydi?" deyince Hazret-i Ebu Bekir: "O, bizim bunu bu sene yapacağımızı söylemedi. Biz bunu başka sene de yapabiliriz" dedi. Ertesi yıl gelince, Hazret-i Peygamber Mekke'ye girdi ve Cenâb-ı Allah, "Andolsun ki Allah, Rasulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu doğrulamıştır" (Fetih: 27) ayetini indirdi. Alimler bu iki görüşe karşı çıkarak "Bu sûre Mekkî'dir, o iki hadise ise Medine döneminde vukûbulmuştur" demişlerdir. Bu itiraz da zayıftır. Çünkü evet bu iki hadise Medenî'dirama, Hazret-i Peygamberin bu iki hadiseyi rüyasında görmesinin Mekke'de iken olması uzak bir ihtimal değildir. Emevilerin Sultanının Rüyada Gösterilmesi Üçüncü Görüş: Sa'id b. el-Müseyyeb şöyle der: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), rüyasında minberi üzerine, Ümeyyeoğullarının (Emevîlerin) tıpkı bir maymunun atlayıp oturduğu gibi, atlayıp oturduklarını gördü ve bu onu üzdü." Atâ'nın rivayetine göre bu, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür. Yukarıda ileri sürülen müşkii, bunda da söz konusudur. "Çünkü ayet Mekkî'dir ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Mekke'de iken bir minberi yoktu." Bu probleme şu şekilde cevap verilebilir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'de iken, kendisinin Medine'de bir minberinin olacağı ve bilahere bunu Emevîlerin devralacağı kendisine rüyada gösterilmiş olabilir, bu ihtimal akıldan uzak değildir." Mirac Gecesinin İmtihan Olması Dördüncü Görüş: Bu, müfessirlerin çoğunun tercih ettiği ve en doğru olan görüştür. Buna göre, ayette bahsedilen rüya ile, Allahü teâlâ'nın İsrâ (Miraç) gecesi, Hz- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gösterdiği şeylerdir. Alimler, buradaki "rü'yâ" kelimesinin manası hususunda değişik şeyler söylemişlerdir. Ekserisine göre, Arapça bakımından, rü'yet ile rüya arasında bir fark yoktur. Nitekim, denilir. Bazı kimseler de bunun, isrâ hâdisesinin uykuda gerçekleştiğine delalet ettiğini söylemişlerdir ki, bu görüş, sûrenin başında da izah ettiğimiz gibi, zayıf ve yanlıştır. Allahü teâlâ, "Ancak insanlara bir fitne yaptık" buyurmuştur ki bu, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kâfirlere İsrâ hâdisesini anlatınca, O'nu yalanladılar ve hatta iman etmiş olanlardan çoğu küfre düştüler. İhlaslı olanların ise, imanları arttı. İşte bundan dolayı bu, bir imtihan oldu. Mel'un Ağaç Daha sonra Cenâb-ı Hak, 'Ve Kur'ân'da lanet edilen ağacı.." buyurmuştur. Bu ifadede bir takdim-tehir söz konusu olup, takdiri "sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur'ân'da lanet edilen ağacı biz, ancak insanlara bir fitne yaptık" şeklindedir. Bunun, "Kur'ân'da lanet edilen ağaç da böyledir" manasında olduğu da söylenmiştir. Alimler, bu ağacın hangi ağaç olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir: Birinci Görüş: Ekserisi, bunun Hak teâlâ'nın, "Şüphesiz o zakkum ağacı günaha düşkün olanın yemeğidir" (Duhan, 43-44) ayetinde bahsettiği zakkum ağacıdır. Bu ağacın zikredilmesindeki imtihan şu iki açıdan olabilir: 1) Ebu Cehil şöyle demişti: "Arkadaşınız (Muhammed), cehennem ateşinin, "Onun yakıtı taşlar ve insanlardır" (Bakara, 24) diyerek, taşları bile yaktığını iddia ediyor, sonra kalkıp o cehennemin içinde bir ağacın yeşerdiğini söylüyor. Halbuki ateş, ağacı yer, yakar bitirir. Öyle ise o cehennemde nasıl o ağaç yeşerebilir?" 2) İbn'z-Zibe'râ şöyle der: Bizim bildiğimize göre zakkum, hurma veya kaymak demektir. Bir şeyi lokmalamak hakkında da, tezakkamû derler. İşte onlar cehennemde bir ağacın olmasına şaştıkları için, Allahü teâlâ "Hakikaten biz o (zakkum ağacını) zalimler için bir fitne yaptık" (Saffat, 63) ayetini indirmiştir. Kur'ân'da Bu Ağaç Lânetli midir? Şayet, "Kur'ân'da, bu ağacın lanetli olduğundan bahsedilmemiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılmıştır: 1) Bundan murad, onu yiyen kâfirlerin mel'un olmalarıdır. 2) Araplar, hoşlarına gitmeyen ve zararlı olan her yiyeceğe "mel'ûn" derler. 3) Arapça'da "lanet" uzaklaştırmak demektir. Binâenaleyh Kur'ân'da lanetli olan bu ağaç, bütün iyi sıfat ve özelliklerden uzak olduğu için bu ismi almıştır. Mervan'ın Soyu Hakkında İkinci Görüş: İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Burada bahsedilen ağaç ile, Ümeyyeoğulları, yani Hakem b. Ebi'l-Asoğulları (soyu) kastedilmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında, minberini Mervan'ın oğullarının birbirinden devraldıklarını görmüştü. O, bu rüyasını Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer'e evinde onlarla başbaşa iken anlatmıştı. Biribirlerinden ayrıldıklarında, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hakem b. Ebi'l-As'ın rüyasını aynen anlattığını duydu ve buna çok sinirlendi. Bu sırrını Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in ifşa ettiği ithamında bulundu. Sonra da Hakem'in kendilerini gizlice dinlediği ortaya çıktı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onu sürdü." Vahidî şöyle der: "Bu hadise Medine'de cereyan etmiştir, sûre ise Mekki'dir. Binâenaleyh böyle bir tefsir, ancak bu ayetin Medenî olduğunu söylemekle mümkündür. Ama hiç kimse bu ayetin Medine'de nazil olduğunu söylememiştir." Bu görüşü, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'nin Mervan'a, "Allah, sen baban (Hakem'in) sulbünde iken, babana lanet etti. Sen de, Allah'ın lanet ettiği kimsenin bir parcasısın" demiş olması da te'kid eder. Üçüncü Görüş: Kur'ân'da lanet edilen bu ağaç ile, yahudiler kastedilmiştir Çünkü Cenâb-ı Hak, "Benî İsrail'den kâfir olanlar lanetlendi" (Maide, ?8) buyurmuştur. Buna göre şayet birisi, "Müşrikler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den kesin ve kuvvetli mucizeler getirmesini isteyince, Allahü teâlâ da: "onların getirilmesinde size bir fayda yok. Çünkü eğer onlar gösterilir de, siz iman etmezseniz, kökünüzü kazıyacak bir azab indiririm" diye cevap vermiştir. Halbuki bu doğru değildir. Bu sözün, insanlar için bir fitne olan o rüyanın ve ağacın zikredilmesi ile ilgisi nedir?" derse, deriz ki: İfadenin manası şöyledir: Sanki, "onlar bu mucizeleri isteyip, sonra da sen o mucizeleri göster meyi nce, bunların gösterilmeyişi, senin nübüvvet iddianda doğru olmadığın hususunda onlar için bir şüphe olmuştur." Fakat bu şüphe, senin İşini zayıflatmaz ve durumunun zayıflamasına sebep olmaz. Baksana, rüyadan bahsedilmesi, o kâfirlerin kalblerine büyük bir şüphe düşmesine sebep oldu. Fakat o kuvvetli şüphe bile, senin risaletin hususunda bir zayıflığa ve senin etrafında ehl-i hakkın toplanmasında bir gevşemeye yol açmadı. İşte aynen bunun gibi, mucizelerin gösterilmemesi sebebiyle meydana gelen bu şüphe de, senin durumunda bir gevşemeye ve senin risaletin hususunda bir zayıflığa sebep olmaz. Mucizeden İstifade Edemeyen Kâfirler Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Biz onlan korkutuyoruz. Fakat bu, onlarda büyük bir taşkınlıktan başka bir şey artırmıyor" buyurmuştur. Bu cümlenin maksadı Allahü teâlâ'nın, onların istedikleri o mucizeleri vermemesindeki bir başka sebebin zikredilmesidir. Çünkü o kâfirler, dünya ve âhiret korkuları ile ve zakkum ağaç: ile korkutulduklarında, bu korkutma ancak onların azgınlık ve taşkınlıklarını artırmıştır. Bu da, onların kalelerinin kararıp katılaştığına ve artık iyice azgınlık-taşkınlık içine battıklarına delalet eder. Durum böyle olunca da, Allahü teâlâ, onların istedikleri mucizeleri, onlara verse bile. onlar bundan istifade edemezler ve bu onların cehalet ve inâdda kalmalarını artırır. Durum böyle olunca da, hikmet-i ilâhiyye gereği onlara, istedikleri o ayet ve mucizeleri göstermemesi gerekmiştir. Allah en iyi bilendir. Melekler Adem'e Secde Ettiği Halde İblis Etmedi |
﴾ 60 ﴿