69

"Rabbiniz, fazlından arayasınız diye, sizin için denizde gemileri yürütendir. Şüphe yok ki O, size karşı pek merhametlidir. Denizde size bir sıkıntı değdiği zaman, O'ndan başka taptığınız kişiler kaybolup gider. Fakat O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca, yine yüz çevirirsiniz, insan çok nankördür. O'nun, kara tarafında sizi yere geçirmesinden, yahut üzerinize çakıllı bir (kasırga) göndermesinden emin mi oldunuz? Sonra, kendinize hiçbir vekil bulamazsınız. Yoksa O'nun, sizi tekrar oraya döndürüp de üstünüze, kırıpgeçiren bir fırtına yollamasına ve nihayet yaptığınız nankörlük sebebiyle sizi boğmasına karşı emniyete mi girdiniz? Sonra, bize karşı O'nun öcünü alacak bulamazsınız".

Bil ki Allahü teâlâ, kudretine, hikmetine ve rahmetine delâlet eden delilleri tekrar zikretmeye başlamıştır. Biz, bu Kitâb-ı Kerim (Kur'ân)'deki en büyük gayenin, tevhidin delillerini ortaya koyup takdim etmek olduğunu zikretmiştik. İşte bundan dolayı, herhangi bir konuda söz uzayınca, bundan sonra ifade, tekrar tevhidin delillerini zikretmeye başlamıştır. Burada zikredileni ise, deniz biniti olan gemideki pek çok nimet çeşitleridir.

Gemideki Nimet Cihetleri

Birinci Nevi: Gemilerin, deniz üzerinde hareket etme biçimi. Bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbiniz, fazlından arayasınız diye, sizin için denizde gemileri yürütendir" ifadesidir. İzcâ kelimesi, bir şeyi, ard arda sevkedip sürmektir. Biz buna Cenâb-ı Hakk'ın, (......) (Yusuf, 88) ayetinin tefsirinde zikretmiştik. Bunun manasışudur: "Ticareti talep etmek suretiyle fazlından aramanız için, gemileri denizin yüzünde yürüten Rabbiniz, size çok merhametlidir." "Rabbiniz" ve, "sizi" ifadesindeki hitab, herkese şamildir. Merhamet ve acımadan maksat ise, dünya menfaati ve maslahatıdır.

İkinci Nevi: Ayetteki "Denizde size bir sıkıntı değdiği zaman" ifadesine gelince, "sıkıntı"dan murad, boğulma korkusu vb. türden şiddetti korkudur. Cenâb-ı Hak, "O'ndan başka taptığınız kişiler kaybolur gider" buyurmuştur. Bundan murad şudur: "Bu durumda insan, puta, güneşe, aya, meleğe ve gemilere yönelmez, O ancak, Allah'a yönelir, yakanr. Fakat Allah sizi boğulmaktan ve denizden kurtarıp karaya çıkardığı zaman, iman ve ihlastan yüz çevirirsiniz (çevirdiniz)..." Çünkü insan, sıkıntı anında O'nun fazlına ve rahmetine tutunduğu; ranatlık ve huzur halinde de O'ndan başkasına tutunduğu için, Allah'ın nimetlerine karşı çok nankördür...

Üçüncü Nevi: Cenâb-ı Hak, "Onun, kara tarafında sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz?" buyurmuştur. Leys şöyle demiştir: el-Hasfu ve el-husûf kelimeleri, bir şeyin bir şeye girmesi manasındadır. Arapça'da, gözbebeği iyice çukurda olan göze, "Aynun hâsifetun" denilir. Yine, suyu çekilmiş olan gözeye de "Aynun hfisifetun" denilir. "Sanki bir perde arkasına veya bir deliğe girmiş gibi, tutulduğu zaman da, güneş hakkında "Hasefeti'ş-şemsu" denilir. Ayetteki, ifadesi, "Sizi, kara tarafında, yani yerde kaybetmemizden" anlamındadır. Cenâb-ı Hak, buyurdu; çünkü, birinci ayette denizi zikretmişti, binâenaleyh, bir taraf deniz, diğer taraf da karadır, yeryüzüdür. Allahü teâlâ, kendisinin insanları suya batırıp yok etmeye kadir olduğu gibi, toprağa batınp yok etmeye de kadir olduğunu haber vermiştir. Binâenaleyh, boğulma, suyun içinde kaybolmadır. "Hasf" da, toprağın içine batarak kaybolmadır. Bu sözün tam anlatılması ise şöyledir: "Allah birinci ayette, onların, denizin dehşetinden korktuklarını; onları denizden kurtardığında iman ettiklerini haber vermiş ve şöyle buyurmuştur. "Farzedin ki, denizin dehşetinden kurtuldunuz., ama, karanın dehşet ve korkusundan nasıl emin olabiliyorsunuz?" Çünkü Allahü teâlâ, altınızdan veya üstünüzden, size, karanın afet ve belalarını musallat etmeye kadirdir. Altınızdan, sizi yere batırmakla, üst tarafınızdan da, üstünüze taş yağdırmak suretiyle afet verir. Ayetteki, "Yahut üzerinize çakıllı bir (kasırga) göndermesinden emin mi oldunuz?" ifadesi ile bu kastedilmiştir." Onlar denizdeki gemilere bindiklerinde (başlarına bir iş gelince) nasıl halis bir şekilde Allah'a yalvarıp yakarıyorlarsa, diğer bütün hallerinde de böyle sadece Allah'a yalvarıp yakarmaları gerekir. Arapça'da, "hasb", atmak demektir. Nitekim herhangi bir şeyi attığını ifade etmek için dersin. Atılan şeye de, "Haaab" denilir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Cehenneme atılacak kimse"(Enbiya, 96) ayeti de bu manadadır. Bu, "Onlar, cehenneme atılırlar" demektir.

O halde, ayetteki "hâsiben" kelimesi, "Onlara taş atan, taş yağdıran bir azab" demektir. Toprak ve çakıl taşıyan rüzgara, "hasıb" denir. Dolu ve kar yağdıan buluta da, âdeta onları mermi gibi attığı için bu ad verilmiştir. Zeccâc şöyle der: "Hasıb, kendisinde kum ve çakıl taşı bulunan topraktır." Bu izaha göre "hâsıb" tıpkı, lâbin (sütçü), tamir (hurma satan) kelimeleri gibi, "çakıllı-kumlu" demek olur.

Allah'a Rağmen Hâmî Olamaz

Cenâb-ı Hakk "Sonra kendinize hiçbir vekil bulamazsınız yani, "Size yardım edecek bir yardımcı ve sizi azab-ı ilâhî'den koruyacak bir kimse bulamazsınız" buyurmuştur.

Daha sonra Hak teâlâ "Yoksa O'nun sizi tekrar, oraya yani denize döndürmesinden de ve üstünüze, kırıp geçiren bir fırtına yollamasından emin mi oldunuz" buyurmuştur. Kâsıf, kırıp geçiren demektir. Nitekim birisi birşeye şiddetle vurup kırdığında, denilir. O halde, kâsıf olan rüzgâr, ağaçlan kırıp geçiren, çatıları uçuran fırtına demektir. Burada ise, gemileri kırıp geçiren ve batıran kasırgalar kastedilmiştir.

Cenâb-ı Hak "ve nihayet yaptığınız nankörlük yani inkârınız sebebiyle sizi boğmasına karşı (emin mi oldunuz?)" buyurmuştur. Zeccâc bunun, "Sizler, bizim, başınıza getireceğimiz şeyleri yadırgayarak, onları sizden çevirmek için bizim peşimize düşüp, bizi hesaba çekecek kimseler de bulamazsınız" manasına olduğunu, ayetteki "tebî'an" lafzının, tâbi (peşine düşen, kovuşturan) manasına geldiğini de söylemiştir. Bil ki bu ayet şu beş fiili ihtiva eder: İbn Kesir ve Ebû Amr bu beş fiilin hepsini, nün ile okurlarken, diğer kıraat imamları, yâ (gâib müfred sîgası) ile okumuşlardır. Bunu yâ ile okuyanlar, bunlarden önce geçen fiilin, müfred müzekker gâib sığasında olmasından ötürü böyle-okumuşlardır. O da, (O sizi kurtardı) fiilidir. Bunları nûn ile okuyanlar, bu kadar uzun sözün, bazen farklı sığalar kullanılması gerektiğinden ötürü böyle okumuşlardır. Bu caizdir, çünkü esas mana değişmiyor. Baksana Cenâb-ı Hak. "Benden başka hiçbir vekil tutmayın " diye, İsrailoğullarına bir hidayet rehberi kıldık (o kitabı)" (İsra, 2) buyurmuş ve bu ayette, cemî sigadan, müfred sîgaya geçmiştir. Burada da, aynı şekilde, mana değişmeyeceği için, gaib sîgadan, muhatap sîgaya (üslûba) geçmek caizdir. Bütün bunlar olabilir. Allah en iyi bilendir.

İnsan Eşref-i Mahlûkattır

69 ﴿