75"(Akıllarınca) onlar sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize iftira edesin diye, seni bile hemen fitneye düşürecekler, o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer sana sebat vermiş olmasaydık, andolsun ki, sen onlara biraz meyledecektin. O takdirde biz, dirimin de katmerli, ölümün de katmerli (acısını) sana taddıracaktık muhakkak. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı da bulamayacaktın". Bil ki Allahü teâlâ önceki ayetlerde, mahlûkatı üzerindeki çeşitli nimetlerini sayıp döküp, bunun peşinden de, insanların ahiretteki derecelerini zikrederek, bahtiyar ve mutlu kimselerin hallerini de açıklayınca, bunların akabinde, dalâlette bulunan kimselerin vesveselerine aldanmaktan ve onların, çeşitli hileler, şüpheler ve akıl karıştıran sözlerine aldanarak tuzağa düşmekten o mutlu kulları sakındıracak olan şeyi de getirerek, (Akıllarınca) onlar sanavahyettiğimizden, seni bile hemen fitneye düşürecekler!" buyurmuştur. Bu ayette ilgili birkaç mesele vardır: Sakîf Kabilesinin Pazarlık Teşebbüsü Ata'nın rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: "Bu ayet, Hazret-i Peygamber'e gelip ona, haksızca teklifte bulunarak şöyle diyen Sakîf heyeti hakkında nazil olmuştur: "Bizi, bir sene Lât'dan istifade ettir ve tıpkı Mekke'nin ağacının, kuşlarının ve vahşî hayvanlarının öldürülmesinin yasaklanması gibi, sen de bizim vadimizi saygın ve kutlu kıl; (o da haram bir belde olsun!)" Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu kabul etmedi ve onlar bu taleplerinde ısrar edip durarak, "Biz senin Araplara, bizi kendilerine üstün tuttuğunu anlatmanı talep ediyoruz. Eğer sen, bizim dediğimizi uygun bulmaz ve Arapların, "Onlara, bize vermediğini verdin" demesinden çekinirsen. "Bunu bana, Allah emretti de!" dediler, Hazret-i Peygamber bu konuda konuşmayınca, onlar bundan ümitlenir gibi oldular. Derken, bunun üzerine Hazret-i Ömer onlara bağırarak: "Hazret-i Peygamberin, bahsettiğiniz şeylerden hoşlanmadığı için sustuğunu görmüyor musunuz?" deyince, işte Allah, o zaman bu ayetini indirdi." Keşşaf sahibi şunu rivayet etmiştir: "Onlar, kâtiplerini getirdiler. Ve o, şunu yazdı: "Rahman vö rahim olan Allah'ın adıyla. Bu, Allah'ın Rasûlü Hazret-i Muhammed'den, kendilerinden öşür alınmayacak, sürgün edilmeyecek olan Sakîf Kabilesi'ne bir mektuptur." Bunun üzerine onlar, "Haraç da alınmayacak diye yazılsın" dediler. Hazret-i Peygamber, yine sustu. Bunun akabindo onlar kâtibe "Haraç da alınmayacak diye yaz" dediler. Kâtib, bunun üzerine Hazret-i Peygamber'e bakar. Bunun üzerine Hazret-i Ömer kalkar ve kılıcını çekerek "Ey Kureyş topluluğu, Peygamberimizin kalbini yaktınız. Allah da sizin kalblerinizi tutuşturup cayır cayır yaksın!" deyince, onlar "Biz, seninle konuşmuyoruz; biz Muhammed'le konuşuyoruz" dediler. Derken, bu ayet nazil oldu. Bil ki bu hadise Medine'de cereyan etmiştir. İşte bundan dolayı ulemâ, bu ayetlerin Medenî olduğunu ileri sürmüşlerdir. Rivayet olunduğuna göre Kureyş, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Seni tasdik edebilmemiz için, rahmet ayetini, azâb ayeti; azâb ayetini de rahmet ayeti yap!" dediler. Bunun üzerine de bu ayet-i kerime nazil oldu." Hasan el-Basrî de şöyle der: "Kâfirler, hicretten önce bir gece, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)': Mekke'de yakalayarak, "Ey Muhammed, bizim ilahlarımızı kınamaktan ve onlara sövüp saymaktan vazgeç! Şayet senin bu iddian hak olsaydı falanca ve filanca, bu işe senden daha lâyık olurlardı" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber'in kalbine, onların ilahlarını tenkit etmekten vazgeçme fikri düştü. Böyle olması halinde, bu demektir ki, ayet Mekkî'dir. Said İbn Cübeyr'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Haceru'l-Esved'i istilâm ediyor, selamlıyordu Derken, Kureyş buna mani olmak isteyerek, "Bizim putlarımızı da selâmlamadığın müddetçe, senin bu haline müsaade etmeyiz" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber'in gönlüne, istemeye istemeye de olsa, bu işi yapma fikri düştü de bunun üzerine de bu ayet-i kerime nazil oldu." Zeccâc şöyle der: "Ayet-i kerimenin manası. "seni neredeyse fitneye düşüreceklerdi" şeklindedir. Bu ifadelere, in ve lam tekid için dahil olmuşlardır. İn şeddeli olan (......)'den hafifletilmiş olan "in"dir. Lâm da, inne'den hafifletilmiş olan in ile, olumsuzluk için olan in'i birbirinden ayırmak için gelmiştir. Buna göre mana, "Gerçekten durum ve hal şudur: "Onlar, seni neredeyse fitneye düşüreceklerdi." Yani onlar, fitne yaparak seni aldatacaklardı. Fitne kelimesinin asıl manası, denemek ve sınamaktır. Nitekim Arapça'da, sarraf, altını ateşe sokup onun hâsını tortusundan ayırmak için erittiğinde "Fetene's-sâiğu ez-zehebe" denilir. Daha sonraysa Araplar bu kelimeyi, bir şeyi çığırından ve istikametinden kaydıran, çıkaran herkes hakkında kullanarak, "O onu fitneye düşürdü" manasında, "Fetenehû" dediler. Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun manası, "Onlar neredeyse seni, sana vahyettiğimiz şeyden, yani Kur'ân'dan saptırıp döndüreceklerdi" şeklinde olur ki, bu da, "O Kur'ân'ın hükmünden" demektir. Bu böyledir; zira, onlara istediklerini vermede, Kur'ân'ın hükmüne muhalefet söz konusuydu. Ayetin devamında "başkasını uydurup bize iftira edesin diye" buyurulmuştur. Yani, "Bizim sana vahyettiğimizden başkasını uydurman için" demektir ki, bu da onların Hazret-i Peygamber'e "De ki: "Bunu bana Allah emretti" şeklindeki sözleridir. Cenâb-ı Hak, "o takdirde seni dost edineceklerdi" buyurmuştur. Yani "Sen eğer onların istediğini yapsaydın, seni dost edinecekler ve insanlara, senin, onların üzerinde bulundukları hâl hususunda kendilerine muvafık, şirklerinden de rtoşnut olduğunu ifade edeceklerdi" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak biz seni, seni korumak suretiyle hak ve gerçek üzerinde sabit kadem kılmasaydık, andolsun ki, sen onlara az da olsa meyledecektin" buyurmuştur. Ayetteki şey'en lafzı, mef'ûl-i mutlak manasında olup, "Rukûnen kalîlen - az bir meyil" demektir. İbn Abb'as (radıyallahü anh), Cenâb-ı Hakk'ın bu ifade ile, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara cevap vermeyip susmasını murat ettiğini söylemiştir. Katâde şöyle der: "Bu ayet nazil olunca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'ım! Sen beni, göz açıp kapama süresi kadar dahi, kendi nefsime bırakma" demiştir." Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamberi bu hususta alabildiğince tehdit ederek "O takdirde biz, dirimin de katmerli, ölümün de katmerli (acısını) sana taddıracaktık muhakkak" buyurmuştur ki bu, "Hayatın, dirimin kat kat azâbıyla,ölümün kat kat azabını" demektir ki, Hak teâlâ bununla, dünya ve ahiret azabını kastetmiştir. Di'f kelimesi, bir şeye, mislinin katılıp eklenmesi demektir. Çünkü bir kimse vekiline, "Falancaya bir şey ver" deyip de, o da ona bir dirhem verdiğinde; o, "onu katla" dediğinde, bunun manası, "o dirheme, bir o kadar daha ilave et" şeklinde olur. Bunu iyice anladığında biz deriz ki: ifadelerinde "azâb" kelimesinin takdir edilip varsayılması güzel ve yerinde olur. Çünkü Kur'ân'da, "azâb" kelimesi, (......) kelimesiyle vasfedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ey Rabbimiz, bunu bizim önümüze kim getirdiyse, onun ateş içindeki azabını katmerli olarak arttır" (Sa'd, 61) ve Ey Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateşten katmerli azâb ver." Buyuracak ki: "Herkes için katmerli... Şu kadar ki siz, bilmezsiniz" (A'raf. 38) buyurmuştur. Netice olarak diyebiliriz ki, bu ayetin manası, "Sen kalbinde, şeytanın fikirlerinin yerleşmesine müsaade eder, gayretini ona doğru meyletmeye hasredersen, işte bu yüzden dünya ve ahiretteki azabının kat kat olmasına müstehak olursun ve senin azabın, müşrik kimsenin dünya ve ahirette göreceği azfihın iki katı olur" şeklinde olur. Bu azabın kat kat olmasının sebebi ise şudur: Allah'ın, peygambere olan nimetleri pek çoktur. Binâenaleyh, onların günahları da o nisbette büyük olur. Böylece, o günahlardan dolayı müstehak olacakları azâb da çok olur. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'in, "Ey peygamber zevceleri, içinizden kim açık bir terbiyesizlik ederse, onun azabı iki kat arttırılır" (Ahzâb, 30) ayetidir. İmdi şayet, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kim kötü bir yol, örf, âdet ihdas ederse, o kötülüğün günahı ile, Kıyamete kadar onunla amel edecek olan kimsenin günahının (bir misli)... onun üzerinedir" Darimi, Mukaddime 44 (1/130-131); Tirmizi, İlim 15 (5/43). buyurmuştur. Bu hadisin muktezası şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onların taleplerine razı olsaydı, o zaman O'nun günahı o kâfirlerden herbirinin günahının bir misli kadar olurdu. Böyle olması halinde de Hazret-i Peygamberin cezası bir kat değil, kat kat olurdu" denilirse, biz deriz ki: Azabın katlanacağının söylenmesi, bunun arttırılmayacağına delâlet etmez. Ancak bu, "hitâb delili"ne göre söylenecek bir söz olup, hitab delili ise zayıf bir delildir. Cenâb-ı Hak daha sonra, "Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı da bulamayacaktın" buyurmuştur. Bu, "Biz sana, bu kat kat azâbt tattırmak istediğimizde sen, seni bizim azabımızdan ve cezamızdan kurtaracak hiç Kimseyi bulamazsın" demektir. Allah en iyisini bilendir. Peygamberlerin masum olduklarını kabul etmeyenler bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Bu ayet, peygamberlerden büyük günahların sudur edebileceğine birkaç yönden delâlet etmektedir: 1) Ayet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Allah'a karşı, neredeyse iftirada bulunma durumuna geldiğine delâlet etmektedir. Halbuki Allah'a karşı İftirada bulunmak, büyük günahlardandır. 2) Ayet, Allahü teâlâ'nın, onu sabit kadem tutmaması ve korumaması halinde, O'nun neredeyse müşriklerin dinlerine ve görüşlerine meyletme noktasına geldiğine delâlet etmektedir. 3) Şayet ondan böyle bir suç ve hatâ sudur etmeseydi, böylesi şiddetli bir tehdidin zikredilmesine gerek kalmazdı. Bunların birinci görüşüne şu şekilde cevap verebiliriz: Kâde fiilinin manası "olayazmak, yaklaşmak"tır. Binâenaleyh ayetin manası, "o, neredeyse fitneye düşecekti..." şeklinde olur. Halbuki bu kadarcık ifade, onun o fitneye düştüğünü göstermez. Çünkü biz, Kâde'l-emîru en yadribe fülânen" "Emir, neredeyse, falancayı dövecekti" dediğimizde, bu ifâdeden, onun onu dövdüğü anlaşılmaz. İkincisine de şu şekilde cevap verebiliriz: Levlâ, başkası bulunduğu için, o şeyin yolduğunu, bulunmadığını ifade eder. Meselâ sen, "Levlâ Aliyyun leheleke Ömeru" dediğinde, bunun manası, "Ali'nin bulunması, Ömer'in helak olmasını engellemiştir" şakinde olur. İşte burada da böyledir. Binâenaleyh, (......) ifadesinin manası, "Allah Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i hak üzerinde kararlı tutmuştur. Binaenaleyh, Allah'ın onu bu şekilde tutması onun, onların fikirlerine meyletmesine mani olmuştur" şeklinde olur. Üçüncüsüne de şu şekilde cevâp veririz: Masiyyete mukabil ifade edilen bu tehdit, Hazret-i Peygamberin onu işlediğine delâlet etmez. Buna, pekçok ayet delâlet etmektedir. Meselâ Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer o, bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette onun sağ elini alıverirdik. Sonra da, hiç şüphesiz, onun kalb damarını koparırdık" (Hakka, 44-46); "Eğer (bilfarz) şirk koşarsan, celâlim hakkı için, amelin boşa gider ve muhakkak hüsrana düşenlerden olursun" (Zumer, 65) ve "Kâfirlere ve münafıklara itaat etme" (Ahzab, 1) ayetleri bunlardandır. Allah en iyisini Nendir. Alimlerimiz, "günahlardan ancak Allah'ın tevfiki ile korunulabilir" şeklindeki sözlerinin doğruluğuna, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer sana sebat vermiş olmasaydık, andolsun ki, sen onlara biraz meyledecektin" ifadesiyle istidlalde bulunarak şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i hak üzerinde sabit kadem kılmaması halinde, onun O kâfirlerin, fikirlerine meyledeceğini beyan buyurmuştur. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, din kuvveti ve kati inancının katıksızlığı hususunda başkasından çok çok kuvvetli olduğunda hiç şüphe yoktur. Binâenaleyh Allah, onun küfürden ve dalâletten masum kalmasının, ancak kendisinin yardımı ve desteğiyle olduğunu beyân buyurunca başkaları hakkında bunun olması haydi haydi evlâdır. Mutezile ise şöyle demiştir: "Ayette bahsedilen bu, "hak üzerinde sabit kadem kılma" ifadesiyle kastedilen, o peygamberi o işten vazgeçiren lütuflardır. Bu lütuflar da, onun hatırına gelen, Allah'ın vaadi ve vaîdi; Allah katından gönderilen bir kimsenin böyle bir şey yapamayacağı şeklindeki düşüncesidir." Mutezile ye şu şekilde cevap verebiliriz: Ayette zikredilen bu "sağlamlaştırma" (tesbît) nın, Allah'ın, o peygamberinin o mahzurlu işe girmesine engel olacak bir fiili olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh, buna göre biz diyoruz ki, peygamber hakkında, o mahzurlu ameli işlemeyi gerektiren bir şey olmasaydı, bu engeli yaratmaya gerek kalmazdı. Bu engeli yaratmaya ihtiyaç duyulduğuna göre, biz, o işi yapmasını gerektiren şeyin peygamberin elinde tahakkuk ettiğini ve Allah'ın yarattığı o engelin de, peygamberdeki, o işi yapmayı gerektiren o sebebe mâni olduğunu anlamış olduk. Bu ise ancak biz, "kulun kudretiyle, sebebin bir araya gelmesi, o işi yapmayı gerektirir" dediğimizde tam olur. Binâenaleyh, ilk sebebe tamamen zıd olan başka bir sebep bulunduğunda, o ilk sebep bozulur ve o fiil meydana gelmez. Biz de işte bu manayı kastediyoruz. Allah en iyisini bilendir. Kaffâl (r.h.) şöyle der: "Biz, bu ayetin sebeb-i nüzûlû hususunda, yukarda bahsedilen izahları yaptık. Bizim bu ayeti, inişine vesile olan herhangi bir şeye bağlamaksızın da tefsir etmemiz mümkündür. Çünkü müşriklerin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini iptal etmek için, her şeyi yaptıkları malumdur. Binâenaleyh, onlar bir keresinde, "Şayet sen, bizim putlarımıza ibâdet edersen, biz de senin ilâhına ibâdet ederiz" dediler de, Cenâb-ı Hak, "De ki: "Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza (apmam "(Kâfirûn, 1-2) ve "onlar arzu ettiler ki sen yumuşak davranasın da kendileri de yumuşaklık göstersinler" (Kalem, 9) ayetlerini inzal buyurdu. Yine onlar, Peygamberlik iddiasından vazgeçmesi için pekçok mal ve güzel kadınlar teklif etmişlerdi de, bunun üzerine Allahü teâlâ "... dünya hayatına ait zînetlere ve debdebelere sakın iki gözünü dikme... "ruha, 131) ayetini inzal buyurdu. Yine onlar, mü'minleri, yanından kovmasını istemişler, bunun üzerine Hak teâlâ "Sabah akşam Rablerine, sırf O'nun cemâlini dileyerek, duâ edenleri kovma" (En'am. 52) ayetini indirmiştir. Binâenaleyh, bu ayetler de bu konuda nazil olmuş olabilir. Bu böyledir. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamberi, dininden vazgeçirmeyi ve yolundan alıkoymayı istemişlerdi. İşte bundan dolayı, Allahü teâlâ da peygamberini, dosdoğru olan dini ve müstakim olan caddesi üzerinde sabit kadem tuttuğunu beyân buyurmuştur. Binâenaleyh, eğer bu şekilde bir açıklama yaparsak, bu ayetin tefsiri hususunda rivayet edilen o şeylerin hiçbirine ihtiyaç kalmaz." Allah en iyisini bilendir. |
﴾ 75 ﴿