81"Güneşin (zeval vaktinde) kayması anından, gecenin kararmasına kadar, güzelce namaz kıl, sabah namazını da. Çünkü sabah namazı şâhidlidir. Gecenin bir kısmında da uyanıp, sırf sana mahsus fazladan bir ibadet olmak üzere, onunla (Kur'ân'la) gece namazı kıl. Belki Rabbin seni bir makâm-ı Mahmûd'a gönderecektir. Şöyle de: "Ya Rabbi, beni sıdk ve selâmet girdirilişiyle girdir, sıdk çıkarışıyla çıkar ve tarafından bana, hakkıyla yardım edecek bir hüccet ver." De ki: "Hak geldi, batıl zail oldu. Şüphesiz ki bâtıl, hep zail olacaktır". Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Ayetin, önceki kısımla münasebeti hususunda şu izahlar yapılmıştır: 1) Allahü teâlâ, ulûhiyyet, âhiret ve nübüvvet meselelerini iyice izah edince, bunun peşinden, imandan sonra itaati emretmiştir. İmandan sonra itaat ve ibadetlerin en kıymetlisi namazdır. İşte bu sebebten ötürü, Allah bunu emretmiştir. 2) Allahü teâlâ, "Yakında seni, neredeyse, bu yerden çıkarmak için, mutlaka rahatsız edecekler" (isra, 76) buyurunca, müşriklere karşı peygamberine yardım etmek için, ibadet etmesini emretmiştir. Buna göre sanki ona, "Onların, seni diyarından çıkarma çabalarına aldırma, onlara iltifat etme. Allah'a ibadet etmekle meşgul ol ve namazlarını edaya devam et. Çünkü Allahü teâlâ, onların hilejtuzak ve serlerini senden savuşturur ve senin elini onların ellerine, dinini onların dinine gâlib getirir" denilmektedir. Bunun bir benzeri de, Tahâ Suresi'ndeki, "O halde sen, onlar ne derlerse sabret. Güneşin doğmasından evvel ve batmasından evvel, Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısım saatlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et ki rızâ-yı (ilâhîye) eresin" (Taha, 130) ve "Andolsun biliyoruz ki onların söyleyip durduklarından göğsün cidden daralıyor (ey habibim). Sen, hemen Rabbini, hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol. Sana ölüm gelinceye kadar da Rabbine ibadet et" (Hicr 97-99) ayetleridir. 3) Yahudiler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Şam'a git, çünkü orası peygamberler yurdudur" dediklerinde, Hazret-i Peygamber oraya gitmeye azmetti. İşte o zaman ona sanki, "Kendisine ibâdet edilecek ma'bûd, her beldede aynıdır. Zafer ve devlet (güç-kuvvet), ancak O'nun te'yîdi ve muzaffer kılmasıyla olur. Binâenaleyh sen, namazlarına devam et, yurduna dön, oraya dönüp girdiğinde de, "Rabbim beni sıdk ve selamet girdirilişiyle girdir, sıdk çıkarılışıyla çıkar ve bu beldede dinini anlatmam ve şeriatını ortaya koymam için bana yardımcı bir hüccet ver" demesini emretmiştir. Allah en İyi bilendir. Dilciler ve müfessirler, "dülûku'ş-şems"in ne manaya olduğu hususunda şu iki değişik görüşü belirtmişlerdir: 1) Bu, güneşin batması demektir. Bu görüş, bir grup sahabeden rivayet edilmiştir. Vahidî, el-Basît isimli Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin bunun "güneşin batması" manasına olduğunu söylediğini nakletmiştir. Zerr b. Hubeyş de Abdullah b. Mes'ûd'un, bu ifâdenin "güneşin batması" manasına geldiğini söylediğini rivayet etmiştir. Sa'îd b. Cübeyr de aynı görüş İbn Abbas (radıyallahü anh)'den rivayet etmiştir. Bu görüş Ferrâ ile, muteahhirînden (sonraki âlimlerden) olan İbn Kuteybe'nin de görüşüdür. 2) Bu, "güneşin göğün tam ortasından, batıya doğru kayması" demektir. Bu görüş de, ekserî sahabî ve tabiînin tercih ettiği görüştür. Bu görüşü benimseyenler, bunun doğruluğu hakkında şu delilleri getirmişlerdir: Birinci Delil: Vahidî, el-Basît adlı eserinde Câbir (radıyallahü anh)'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabı, bende yemek yediler. Sonra da, tam güneşin zeval vakti çıktılar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), 'İşte bu, güneşin dulûk ettiği zamandır" buyurdu. İkinci Delil: Keşşaf sahibi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini nakletmiştir: Cebrâil (aleyhisselâm) bana güneşin zeval vaktinde, dulûku esnasında geldi ve öğle namazını kıldırdı." Ebu Davud, Salât, 2 (1/107). Üçüncü Delil: Dilciler, Arapça'da, "dulûk"un "zeval" manasına geldiğini, bundan ötürü güneş, göğün tam tepesinden, öğle vakti batıya doğru döndüğünde, dâliketün" denildiğini; yine battığı zaman da ona bu ismin verildiğini, çünkü her id durumda da onun zail (kaymakta) olduğunu söylemişlerdir. Ezherî de bunu bu şekilde açıklamıştır: Kaffâl şöyle der: "Dulûk'un esas manası meyletmedir. Nitekim Arapça'da, "Güneş zevale doğru meyletti" ve "Güneş batmaya meyletti" denilir. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: "Buna göre ayetteki "dulûk" ile, güneşin göğün ortasından, batıya doğru meyletmesinin -oymasının- kastedilmiş olması gerekir. Bu böyledir. Çünkü Allahü teâlâ, namaz -imayı güneşin dülûkü vaktine bağlamıştır. Dülûk ise, meyletmek ve kaymak demektir. Binâenaleyh bunun, kendisine namaz hükmü taalluk eden, ilk meyi ve zeval vakti olduğunu söylemek gerekir. Binâenaleyh bu ilk zeval, güneşin göğün ortasından batıya kaymaya başladığı an tahakkuk ettiğine göre, bu namazın vacib (farz) oluşunun, du vakitte olması gerekir ki bu, ayette bahsedilen dulûk ile, güneşin göğün ortasından meyletmesinin kastedildiğini gösterir. Dolayısıyla bu, dilcilerin üzerinde ittifak ettikleri manaya binâen, bu konuda istinbât ettiğim güçlü bir delildir. Dilcilerin ittifak ettiği şey ise, dülûk kelimesinin meyl ve zeval manasına geldiğidir. Allah en iyi bilendir. Dördüncü Delil: Ezherî şöyle der: "Evlâ olan, bu "dülûk"u, gündüzün ikinci yarısındaki güneşin zevali (batıya doğru inmesi) manasına hamletmektir. Buna göre ayetin manası, "Güneşin zeval vaktinden, gecenin kararmasına kadar, namazı sürdür" şeklindedir. Mananın böyle olması halinde bu ifadeye, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazları girer. Cenâb-ı Hak daha sonra, "Sabah namazını da (kıl)" buyurmuştur. Binâenaleyh eğer "dülûk"u, güneşin zevali manasına alırsak, beş vakit namazın hepsi de ayette zikredilmiş olur. Yok eğer bunu, sadece güneşin batması manasına alırsak, ayetin hükmüne ancak üç vakit yani, akşam, yatsı ve sabah namazı girmiş olur. Ama Allah'ın kelâmını, daha fazla şey ifade eden manaya hamletmek daha evlâdır. Binâenaleyh, ayetteki dülûk ile zeval (güneşin göğün ortasından batıya doğru kayışı) manasının murad edilmiş olması gerekir. Ferrâ, "dulûk"un, "güneşin batması" manasına olduğu görüşüne şâirin "Bu, Rabah'ın, güneş batıncaya değin ayakta duran (istirahata çekilmeyen) iki ayağının kaldığı yerdir" şeklindeki beytini delil getirmiştir. "Berâh" güneşin ismi olup, şiirdeki ifadesi, "Batıncaya kadar" manasındadır. Ibn Kuteybe de Zü'r-Rumme'nin şu beytini buna delil getirmiştir: "Bunlar öyle lambalardır ki, ne yıldızlar onlara öncülük ederler, ne de onların felekleri batar." Bil ki bu istidlal zayıftır. Çünkü bize göre, "dülûk" meyletme ve değişme demektir. Bu mana ise, güneşin batışında mevcuttur. Bu sebeble, güneşin batışı da bir çeşit "dülûk"tur. O halde, "dülûk"un, güneşin batması manasında kullanılması, "güneşin zevali" manasında kullanılmasına mani değildir. Bu tıpkı "canlı" kelimesinin insan için kullanılmasının, "at" için kullanılmasına mâni olmaması gibidir. Bazı kimseler, o görüşün doğruluğuna şu şekilde de istidlalde bulunmuşlardır: "Dulûk, ovalamak manasına olan "delk" masdarından müştaktır. Çünkü insan güneşe baktığında gözlerini ovalar. Bu ise ancak güneşe bakılabildiği zaman için doğru olur. Ama güneşin göğün ortasında iken bakılmasının mümkün olmadığı malumdur. Fakat batmaya yaklaştığında güneşe rahatça bakılabilir. İnsan güneşe o esnada baktığında, gözlerini ovalar. O halde "dulûk"un, güneşin battığı zamanla ilgili olduğu sabit olur." Bu istidlale şu şekilde cevap verilir: Böyle bir açıklamaya, güneşin göğün tam ortasında olduğu zaman için ihtiyaç duyulur. Binâenaleyh "dülûk"un, güneşin zevali manasına olduğu şeklindeki görüşüm daha uygundur. Allah en İyi bilendir. Vahidî şöyle der: "Li-dülûki" ifâdesindeki lâm harf-i cerri, sebep ve illet bildirir. Bu böyledir. Çünkü o namaz, ancak güneşin zevali ile farz olur. Bundan dolayı namaz kılan kimsenin, güneşin zevali sebebi ile o namazı kılması gerekir. Cenâb-ı Hak, "Gecenin kararmasına kadar" buyurmuştur. "Gasaki'l-leyl", gecenin karanlığı demektir. Kisâî şöyle der: "Arapça'da "gece iyice karardı" denilir. Binâenaleyh sîn'in fethası ile, "gasak", kararma (yani masdar) değil, karanlık (yani isim)dır. Nadr b. Şumeyl şöyle der: "Bu ifâde, gecenin ilk başlangıcı manasınadır. Nitekim Arapça'da, görülebilen şeyler, görülemez hale geldiği an falanın yanına geldim" manasında denilir. Bu kelimenin asıl manası, "akmak"tır. Nitekim Arapça'da, denilir ki bu, "Göz'den yaş akması" demektir. "Gâsık"da, akan demektir. Bundan ötürü cehennemliklerin bedenlerinden akan kan ve irine, gassak" denilir. Binâenaleyh "Gece, bütün karanlığı ile bastırdı" demektir. Bu böyledir. Çünkü gece olunca karanlık bütün âlemi kuşatır ve bastırmış gibi olur. Müfessirlerin görüşüne gelince, İbn Cüreyc şöyle der: " Atâ'ya "Gasakı'l-leyl" " demektir?" diye sorduğumda o,"gecenin başlangıcıdır" diye cevap verdi. Nafî b. el-Ezrak, İbn Abbas (radıyallahü anh)'a, "gassak'ı sorduğunda, İbn Abbas, "o, gecenin sanlığmın basması, başlamasıdır" demiştir. Ezherî de şöyle der: "O an, şafak kaybolduğunda ve karanlıklar üst üste gelip, ortalık zifiri karanlık olduğu andır. Nitekim Arapça'da, göz yaşla dolup taştığında,;yara kanla dolup taştığında denilir. Çünkü biz, kelimeyi bu manaya hamledersek, gasakılleyl" ifadesine, dört vakit namaz, öğle, ikindi, akşam ve yatsı girmiş olur. Fakat bunu, karanlığın başlaması manasına alırsak, bu ifâdenin içine sadece öğlen ile akşam girer. Binâenaleyh birinci mananın daha evlâ olması gerekir." Bil ki bu iki görüşe önemli bir mesele dayanır. Çünkü biz, "gasak'ı, karanlığın başlangıcı manasına alırsak, bu, akşamın ilk vakti demek olur. Bu durumda da, ayette şu üç vakit belirtilmiş olur: Zeval vakti, akşamın ilk vakti ve sabah vakti. Bu da zevalin, hem öğle hem de ikindi namazı vakti girmiş olur. Binâenaleyh bu vakit, bu iki namaz için müşterek bir vakit olmuş olur. Yine bu, akşamın (gecenin) ilk vaktinin, akşam ve yatsı için bir vakit olmasını gerektirir. Binâenaleyh bu vakit de, bu iki namaz için, müşterek vakit olmuş olur. Bu sebeble bu, mutlak manada öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarının cem edilebileceğini gerektirir. Fakat insan mukîm iken, herhangi bir mazeret yok iken bu namazların cem edilemeyeceğine delil vardır. Bu sebeple bu cem'in seferîlik, yağmur ve benzeri mazeretler sebebiyle caiz olması gerekir. Fakat bu kelimeyi, gecenin karanlığının üst üste binmesi, zifiri karanlık manasına tefsir edersek, bu karanlık ancak, beyaz olan şafak tamamen kaybolduğunda gerçekleşir. ifadesindeki ilâ harf-i cerri, intihâ-ı gaye (mesafenin, zamanın sonunu göstermek) içindir. Bir mesafeye (sona) kadar uzanan hüküm ise, o son gelmezden önce meşru (farz) olur. Binâenaleyh namazların hepsinin, akşamın beyaz şafağı tamamen kaybolmazdan önce kılınmasının caiz olması gerekir. Bu da ancak, namazların, akşamın kırmızı şafağı kaybolduğu zaman vâcib (farz) olacağını söylediğimizde doğru olur. Allah en iyi bilendir. Kur'ane'l-Fecr Lafzındaki İncelikler Ayetteki "Sabah Kur'ân'ı" ifadesine gelince, âlimler bununla, sabah namazının murad edildiğinde ittifak etmişlerdir. Bu kelime, "Namaz kıl" ifadesindeki, "namaz" kelimesine atfedilmiş olup, takdiri, "o namazı kıl ve sabah namazını da kıl" şeklinde olur. Bu ifâde ile ilgili birkaç incelik vardır: Birinci İncelik: Bu ayet, namazın ancak kıraatte (Kur'ân okumayla) tam olacağını gösterir. İkinci İncelik: Allahü teâlâ bunda, Kur'ân'ı, fecre muzaf kılmıştır. Buna göre kelamın takdiri, "Fecrin Kur'ân'ını da yerine getir" şeklinde olur. Bu sebeple, bu kıraatin, fecrin doğmasına bağlanmış olması gerekir. Sabah vaktinin ilk başlangıcında ise, fecir tahakkuk etmiş olur. Çünkü fecr, bu ismi gecenin karanlığının, sabahın nurundan dolayı adetâ yarıldığı için almıştır. Emrin zahiri, vücûb (farz oluşu) ifade eder. Binâenaleyh bu lafız, sabah namazının, fecrin doğduğu ilk vakitte kılınmasının vacip olduğunu gösterir. Fakat biz bunun vâcib olmadığında ittifak ettik. Bu sebeple geriye bunun mendûb oluşunun kalması gerekir. Çünkü vücûb, terke mani olan üstünlük demektir. Binâenaleyh vücûbun gerçekleşmesine bir manî bulunduğunda, terke mâni olan şeyin de kalkmış olması gerekir ve muhalif delil ortaya konuncaya kadar, bu asıl üstünlüğün sürmesi gerekir, Binâenaleyh ayetin sabah namazını, vaktinin başlangıcında kılmanın daha efdat olduğunu gösterdiği anlaşılır. Bu ise, İmam Şafii'nin, "sabah namazını alaca karanlıkta kılmak, ortalık aydınlanmaya başladığı zaman kılmaktan daha efdaldir" şeklindeki görüşünün doğruluğuna delâlet eder. Allah en iyi bilendir. Üçüncü İncelik: Fakîhler, sünnet olanın, sabah namazındaki kıraatin, diğer namazlardaki kıraatlerdan daha uzun olması gerektiğini beyân etmişlerdir. Binâenaleyh ayetteki, "sabah Kur'ân'ı"ndan maksad, bu namazda, uzun okumaya teşvik etmedir. Çünkü bizatihi zikredilmiş olmak, o şeyin başkasından daha mükemmel olduğuna delâlet eder. Gece ve Gündüz Meleklerinin Sabah Namazında Bulunması Dördüncü İncelik: Cenâb-ı Hak, sabah namazının Kur'ân'ını (kıraatini) "meşhûd" (şâhidlidir, müşahede edilir, seyredilir) olarak nitelemiştir. Ekserî alimler, bunun şu manaya olduğunu söylemişlerdir: Gece ve gündüz melekleri, sabah namazında imamın arkasında bir araya gelirler. Gündüz melekleri, insanlar sabah namazını kılarlarken ve gece melekleri henüz göğe çıkmadan yeryüzüne inerler. Binâenaleyh imam sabah namazını bitirdiğinde gece melekleri yukarı çıkar, gündüz melekleri yeryüzünde kalırlar. Gece melekleri yukarı çıktıklarında, "Ey Rabbimiz, kulların, sana namaz kılarlarken onlardan ayrıldık" derler. Gündüz melekleri de, "Ey Rabbimiz, kullarına, onlar namaz kılarlarken ulaştık" derler. Allahü teâlâ da bütün meleklerine, "şâhid olun ki onları bağışladım ve günahlarını affettim" der. Ben de derim ki: Bu izah, sabah namazını alaca karanlıkta (erkenden) kılmanın, ortalık aydınlanmaya başlayınca kılmadan daha efdal olduğu hususunda güçlü bir delildir. Çünkü insan o namaza, sabahın ilk vaktinde başladığında, henüz karanlık sürmektedir. Namaz, tertilli ve uzun Kur'ân okuyuşu sebebiyle uzadığında, karanlık kaybolmaya ve aydınlık ortaya çıkmaya başlar. O esnada da gündüz melekleri gelmiş olur. Bu yolla da, bu namaz esnasında hem gece, hem de gündüz melekleri bulunmuş olur. Fakat insan o namaza, ortalık aydınlanmaya yüz tuttuğu bir sırada başlarsa, ortada karanlık kalmamış olur. Dolayısıyla da o zaman, hiçbir gece meleği bulunmamış olur ve bu sebeple de anlatılan husus tahakkuk etmemiş olur. Binâenaleyh ayetteki "Çünkü sabah namazı şâhidlidir" ifadesinin, bu namazı alacakaranlıkta kılmanın daha efdal olduğu hususunda güçlü bir delil olduğu anlaşılır. Bana göre bu ifâdenin tefsirinde bir başka ihtimal de şudur: Her ne zaman daha büyük ve mükemmel hadiseler meydana gelse, bunlarla Allah'ın kudretinin mükemmel olduğuna istidlal etmek de o derecede mükemmel olur. Binâenaleyh insan, sabah namazını, vaktinin ilk başında edâ etmeye başladığında alemdeki o güçlü karanlık devam ediyor olur. O namaz esnasında Kur'ân kıraati uzadığında, bu karanlık yavaş yavaş aydınlığa dönüşür. Karanlık, ölüme ve yokluğa uygundur. Aydınlık da hayata ve varlığa uygundur. Bu durumda insan, uykusundan kalktığında, ölümden hayata, yokluktan varlığa geçmiş gibi olur. Sonra o, bununla beraber namazı esnasında bütün âlemin zulmetten aydınlığa, ölümden hayata, sükûnetten harekete ve yokluktan varlığa geçtiğini müşahede eder. İşte bu durum, akılların ve ruhların böylesi bir geçirmeye ve değiştirmeye yüce hikmeti ve sonsuz kudreti ile, âlemin müdebbiri olan bir yaratıcının ancak kadir olacağına şahadet ettiği, çok harikulade bir haldir. O zaman akıllar, bu bilginin nuru ile aydınlanır ve akıl ile ruha ilâhî-rûhânî mükaşefe kapılan açılır. Böylece uzuvların amellerinden ibaret olan o namaz, bu ilahî mukaddes mükâşefeler ile, müşahede edilen, meşhûd olan bir şey olur. İşte bundan dolayı zevk-i selimi ve müstakim (doğru) bir tabiatı olan her insan, uykusundan uyanıp, sabah namazını ilk vaktinde kılıp, âlemin hallerinin, mevcut karanlıktan aydınlığa, sükûnetten harekete doğru değişmesini düşündüğünde, kalbinde bir genişlik, bir rahatlık, ilim nurunda ve yakîn gücünde bir atış hisseder. İşte ayetteki, "Çünkü sabah namazı şâhidlidir" ifâdesi ile anlatılan budur. Böylece, bu düşünme ve tefekkür, ancak sabah namazının henüz gece ağarmadan kılınması esnasında olur. Hatırıma gelen izah budur. Allah ne murad ettiğini en iyi bilendir. Sabah Namazında Cemaate Katılmaya Teşvik Ayette üçüncü bir ihtimal daha vardır ki bu da, bu ifadeden, sabah namazının cemaatle edâ edilmesine bir teşvikin kastedilmiş olmasıdır. O zaman mana, sabah namazının çok cemaat tarafından meşhud, (şahitli) olmasıdır. Bunu daha fazla açıklamak üzere deriz ki: Bu namazın, kalbin tasfiyesi (saflaştırılması) ve aydınlanmasından tesirinin diğer namazların tesirinden daha fazla olduğunu beyân etmiştik. İşte müslümanlardan bir cemaat, bu ibadeti edâ etmek için mescide gelip hazır olduklarında, herbirinin kalbi aydınlanır ve nurlanır. Sonra bu cemaat haline gelme sebebiyle sanki marifetullah nuru ile, bu esnada Allah'a yapılan taatın nuru, onların kalblerinden birinden diğerine akseder. Böylece de onların ruhları, sanki üzerlerine güneş ışıklan düşüp de, karşılıklı birbirine ışık aksettiren birçok ayna gibi olurlar. Çünkü bu aynalardan herbir aynanın ışığı diğerine akseder. Sabahleyin cemaatle namaz kılanlar için de durum böyledir. İşte bu sebeple zevk-i selîm sahibi olup, bu vakitte o namazı cemaatle edâ eden herkes, kalbinde bir genişlik, bir aydınlanma ve bir huzur bulacaktır. Beşinci İncelik: Ayette, "Sabah namazım kıl, çünkü sabah namazı şâhidlidir" buyurulmuştur. Sabah namazının şâhidli (meşhûd) olmasının sebebi hakkında, bir başka ihtimal daha vardır ki o da şudur: İnsan gece boyunca uyuyup, bu esnada dünya hallerini gözetmekten mahrum olup da, maddî hadiselerin şekil ve suretleri, onun hayalinin, fikrinin ve aklının levhalarından silinerek, böylece o levhalar, üzerine kötü nakışlar yazılıp, sonra bu nakışlar âdeta yıkanmış, silinmiş levhalar haline gelince; işte uykudan ilk kalkışında, insanın aklının, fikrinin ve hayalinin levhaları, bozuk ve kötü nakışlardan temizlenmiş ve mutahhar hale gelir, insan bu vakitte, Allah'a ibadete, O'nun münezzeh olduğunu anlatan kelâmını okumaya ve O'nun yüceliğini gösterecek fiiller yapmaya başladığı zaman, aklının, fikrinin ve hayalinin levhalarında, bu temiz ve mukaddes nakışlar belirir. Bu nakışların belirişi ise, bozuk nakışların hakimiyetine ve orada iyice kök salmasına mâni olur. Bunlar, dünyaya ve dünyanın şehvetlerine meyletmeden dolayı ortaya çıkan nakışlardır. İşte bu yolla, tamamen marifetullah'a muhabbetullah'a ve Allah'a itaata doğru olan temayüller süzülür ortaya çıkar, temayüz eder; dünyaya ve onun şehevî arzularına olan temayüller ise zayıflar. Bunu iyice anladığında biz deriz ki: "Bu hikmet ancak, mü'min, gece ağarmadan uykusundan kalktığı o ilk esnada, hemen namaza yöneldiği zaman tahakkuk eder. Bu da, maksûda ulaştırır. Bil ki insanların ekserisi kalb hastalıklarına düçâr olmuşlardır. Bu hastalıklar, dünya sevgisi, hırsı, hased, övünme ve mal-evlâd çokluğu ile iftihar etmedir. Dünya, hastalar evidir. O, hastalarla dolu olduğu için, peygamberler de sanki mahir ve becerikli doktorlar gibidir. Hastanın bazan hastalığı artar da, sağlığına ancak, kuvvetli tedavilerle yeniden kavuşabilir. Bazan hasta bilmez de, doktorun tavsiyelerine uymaz ve çoğu zaman ona muhalefet eder. Fakat doktor, şefkatli ve becerikli olduğunda, elinden gelen her çareye başvurarak bu hastalığı yok etmeye çalışır. Bunu yoketmeye kadir olamazsa da, hiç olmazsa onu azaltmaya, hafifletmeye gayret eder. İşte bunu anladığında deriz ki: Dünya sevgisi hastalığı, bütün insanları sarmıştır. Bunun, marifetullah'a, Allah'a hizmete ve taata davetten, yönelmeden başka ilacı yoktur. Bu ilaç ise, nefislere ağır gelir. Bu tedaviyi kabul edip, boyun eğen pek azdır. Şüphe yok ki peygamberler, bu hastalığı azaltmaya, anlattığımız şekilde, hastalığın izâlesine faydası olacak tarzda uykudan uyandıkları o ilk vakitte insanları hemen taat ve ibadete yönelmeye teşvik etmek için çaba sarfetmişlerdir. Binâenaleyh bu ibadet ile işe başlamak gerekmiştir. Sözünün sır ve inceliklerini en iyi Allah bilir. Cenâb-ı Hak "Gecenin bir kısmında da uyanıp, saf sana mahsus fazladan bir ibadet olmak üzere, onunla gece namazı kıl" buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ, remz ve işaret yoluyla beş vakit namazı emredince, bunun peşinden, gece namazına teşvik eden beyanını getirmiştir. Bu konuda birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Teheccüd, gece kılınan namazdır. Buna göre, teheccüd emri "gece kalk, namaz kıl" manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gecenin saatlerinden bir kısmının dışındaki saatlerce kalk (gecenin) yarısı miktarınca. Yahut ondan birazını eksilt. Yahut (o yarının) üzerine (biraz) artır. Kur'ân'ı da açık açık, tane tane oku" (Müzzemmil, 2-4) buyurmuştur. İkinci Bahis: Vahidî şöyle demiştir: Hücûd kelimesi, Arapça'da "uyku" manasına :iup. şiirde bu manada çokça kullanılmıştır. Nitekim, "onu uyuttum" manasında, denilir. Lebid'in şu şiiri de bu manadadır: "Gece öyle uzadı ki, neticede biz uyuyuverdik" Sanki Lebîd şöyle demektedir: Uyuttu bizi. Çünkü gece bize öyle uzun geldi ki, derken bizi uyku bastı." Ebu Ubeyd, Ebu Ubeyde'den, "hâcid"in, "uyuyan kimse" ve "gece namaz kılan kişi" manalarına geldiğini nakletmiştir. Bu sözün bir benzerini Sa'leb, İbnu'l-A'râbî'den rivayet etmiştir. Buna göre sanki o, "Kişi, gecenin bir vaktinde namaz kıldı" manasında ve "gece uyudu" manasında, demiştir. Bunlara göre bu lafız, ezdâddan (aynı anda iki zıd mana ifade eden kelimelerden)dir. Ezherî bu lafzın tefsiri hususunda orta yolu bularak şöyle der: "Arapların kelâmında meşhur olan "hâcid" kelimesinin "uyuyan kimse" manasına kullanılmasıdır. Sonra biz şeriatta, namaz kılmak için gece uykudan kalkan kimseye "müteheccid" denildiğini gördük. Binâenaleyh, kendisinden uykuyu attığı için, onun bu ismi aldığını söylemek gerekir. Bu tıpkı, kendisinden günahı (hinsi) attığı için, ibâdet eden kimseye, "mütehannis" denilmesi gibidir. Yine zorluğu (hareci) ve büyük günahı (ism ve hûb'u) kendisinden attı manasında, "müteharric", "müteessim" ve "mütehavvib" denilir. Ben derim ki: "Bu hususta, başka bir ihtimal daha vardır: İnsan, ölümden sonraki güçlüğünü omuzuna alır. Binâenaleyh onun, bu uykuyu bırakışından gayesi, öldüğünde tatlı uykuyu elde etmek olunca bu kalkış da o uykuyu elde etmek için olur. Bu sebeple de "teheccüd" adını alır." Burada, bir üçüncü açıklama da şudur: Rivayet edildiğine göre Haccâc b. Amr el-Mazenî şöyle der: "Sizden biri, gece kalkıp namaz kıldığında ve bu hal üzere sabaha girdiğinde, teheccüdde bulunduğunu mu sanıyor? Teheccüd, uyuduktan sonra, uyanıp namaz kılmak; sonra yeniden uyuduktan sonra uyanıp namaz kılmak; sonra yeniden uyuduktan sonra uyanıp namaz kılmaktır. İşte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in teheccüdü böyle idi." Bunu iyice anladığında, biz diyoruz ki: Böyle teheccüd kılan insan, gece her namaz kılışında, yatmaya ve tekrar kalkmaya niyetlenir. Binâenaleyh bu sebepten ötürü, bu namazın "teheccüd" adını almış olması uzak bir ihtimal değildir. Üçüncü Bahis: Ayetteki, mine'l-teyl ifadesindeki min harf-i cerri'nin mutlaka bir müteallakı olması gerekir. Fe-tehecced kelimesindeki fâ'nın da, üzerine atfedilmesi gereken bir yer olması gerekir. Buna göre kelamın takdiri, "gecenin bir kısmında kalk ve onunla gece namazı kıl" şeklinde olur. Buradaki "onunla" ifadesi ile, "Kur'ân ile" manası kastedilmiş olup, bu da "kendisinde Kur'ân okunan namaz" demek olur. Dördüncü Bahis: Arapça'da "nafile", asıl olana ilâve edilen, onun üzerinde fazla olan şey" demektir. Bu kelimenin manasını, (Enfal, 1) ayetinin tefsirinde anlattık. Kelimenin bu ayetteki manası da, "ilave, fazladan olan şey"dir. Onun nafile (fazla) olmasının ne demek olduğu konusunda, gece namazının Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e vacip olup olmamasına dayanan iki görüş vardır: Bazı kimseler bu namazın Hazret-i Peygamber'e vacib (farz) olduğunu, daha sonra farziyetinin neshedildiğini ve böylece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in farz namazlarına ilave bir nafile namaz olarak kaldığını söylemişlerdir. Mücâhid ve Süddî, bu kelimenin tefsiri hususunda, güzel bir açıklamada bulunarak şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber'in geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır. Binâenaleyh O'nun, farzların dışında yaptığı her ibadetinin, günahlarının affedilmesinde bir tesiri yoktur. Aksine o ibadetlerin tesiri, derecelerinin artmasında ve mükâfaatının çoğalmasındadır. Binâenaleyh Peygamberin bu tür ibadetlerinden maksadı, fazla mükafaat almaktır. İşte bundan ötürü, O'nun fazladan yaptığı ibadetlere "nafile" denilmiştir. Ama ümmeti böyle değildir. Çünkü onların, affedilmesi gereken birçok günahları vardır. Binâenaleyh onlar günahlarının ve hatalarının affedilmesi için, böyle nafile ibadetler yapmaya muhtaçtırlar. Binâenaleyh bu taatların başkası hakkında değil, Hazret-i Peygamber için "nafile" (fazladan) oldukları sabit olmuş olur. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, nafileten leke "Sırf senin için nafile olarak", yani, "Bunlar başkası hakkında değil, senin hakkında "nafile"dir" buyurmuştur." İşte bu, bizim yukarıda bahsettiğimiz izahtır. Teheccüd namazının Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e vâcib (farz) olduğunu söyleyenler şöyle demişlerdir: "Ayetteki, "Sırf senin için nafile olarak" ifadesinin manası, "O namaz, diğer beş vakit namaza ilave olarak sadece sana farz kılındı." Binâenaleyh sen, bu namaz ile, ümmetine temayüz ettin" şeklindedir." Bu görüşü şu şekilde desteklemek mümkündür: "Ayetteki, "gece namazı kıl" ifadesi emirdir ve emir sîgast vücub ifade eder. Dolayısıyla teheccüd namazının Hazret-i Peygamber'e vacib olması gerekir. Binâenaleyh ayetteki, "senin için nafile olarak" ifadesini, vâcib olmama manasına alırsak, bir çelişki ortaya çıkmış olur ki, bu normal değildir. Binâenaleyh bunun, "beş vakit namaza ilave farz bir namaz olarak" manasında olması gerekir. Allah en iyi bilendir. Beşinci Bahis: Hak teâlâ'nın, "Güneşin (zeval vaktinde) kayması anından, geçenin kararmasına kadar güzelce namaz kıl, sabah namazını da..." ayeti, zahiren her nekadar Hazret-i Peygamber için olan bir emir ise de, mana bakımından ümmeti hakkında umûmî bir emirdir. Bunun delili, ayetteki, "Gecenin bir kısmında da uyanıp, sırf sana mahsus olarak nafile bir ibadet olmak üzere, o (Kur'ân ile) gece namazı kıl" ifadesidir. Allahü teâlâ bununla, gece namazı ile ilgili emrinin, sadece Hazret-i Peygamber'e ait olduğunu göstermiştir. Bu ise, beş vakit namazın kılınması ile ilgili emrin, sadece Hazret-i Peygamber'e mahsus olmadığını gösterir. Aksi halde teheccüd namazı ile ilgili emri, "sırf sana mahsus olarak" ifadesi ile kayıtlamanın hiçbir manası olmazdı. Allah en iyi bilendir. Asâ Fiilinin Allah Hakkında Manası Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Belki Rabbin seni bir Makam-ı Mahmûd a gönderecektir" buyurmuştur. Müfessirler, Allah için kullanılan asâ (olur ki) kelimesinin, "mutlaka, hiç şüphe yok ki" manasına geldiği hususunda ittifak etmişlerdir. Meânî âlimleri şöyle demişlerdir: "Olur ki" kelimesi, arzulandırma manasına gelir. Binâenaleyh birisi birisine ümit verir, sonra da onu ümidinden mahrum ederse, bu bir ar ve utanç olur. Allahü teâlâ ise, bir kimseyi, herhangi bir şey hususunda ümitlendirip, sonra da onu ona vermemekten son derece münezzeh ve kerimdir." Ayetteki, "Makam-ı Mahmûd" ile ilgili iki bahis vardır: Birinci Bahis: "Mahmûd" kelimesinin mansûb oluşu hususunda iki izah yapılmıştır: a) Kelime, ayetteki "seni gönderecektir" fiilinden "hâl" olmak üzere mansubtur, yani, "seni, mahmûd (övülmüş) olarak gönderecektir" demektir. b) Kelime, kendinden önceki "makam" kelimesinin sıfatı olduğu için mansubtur. Bunun izahı açıktır. İkinci Bahis: "Makâm-ı Mahmûd"un tefsiri hususunda birçok görüş vardır: 1) Bu, şefaat-ı Muhammedîdir. Vahidî şöyle der: "Müfessirler, bunun şefaat makamı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu ayet hakkında, "Bu, üzerinde, ümmetime şefaat edeceğim makamdır" Musned. 2/441, 528. buyurmuştur." Ben derim ki: Ayetin lafzı da bu manayı ihsas ettirmektedir. Çünkü insan, ancak birisi ona hamdedip medh-ü sena ettiği zaman, mahmûd (öğülmüş) olur. Hamd ise, ancak in'âma ve lutfa karşı yapılır. Binâenaleyh ayette bahsedilen Makâm-ı Mahmûd'un, kendisinde, Hazret-i Peygamberin, bir grup insana in'âmda (iyilikte) bulunup, o insanların bu iyilikten ötürü, onu övdükleri bir makam olması gerekir. Bu iyilik, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, dini tebliğ etmesi ve şeriatı öğretmesi olamaz. Çünkü bu zaten mevcuttu. O halde, ayetteki "Belki Rabbin seni bir Makam-ı Mahmûd'a gönderecektir" ifadesi, bir ümid vermedir. Halbuki insanı, zaten kendinde bulunan bir şeyi vaadederek arzulandırmak imkânsızdır. Binâenaleyh kendisinden ötürü mahmûd olunacak (hamdedilecek, teşekkür edilecek) bu in'âmın, insanlara daha sonra ulaşacak bir in'âm (iyilik) olması gerekir. Bu ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Allah yanında ümmetine şefaatçi olmasıdır. Dolayısıyla bu, ayetin lafzının yani, "Belki Rabbin seni bir Makam-ı Mahmûd'a gönderecektir" ifadesinin, bu manaya olduğunu gösterir. Hem sonra ayetteki "makam" ve "mahmûd" kelimelerinin nekire (belirsiz) oluşu da, o makamda Hazret-i Peygamber için, büyük bir övgünün, mükemmel bir hamdin (teşekkürün) olacağını gösterir. İnsanın, kendisini azabtan kurtarmaya çalışan kimseye karşı hamdi (teşekkürü ve övgüsü), bir bakıma ihtiyaç duymadığı mükâfaatını artırmaya gayret gösterecek kimseye karşı olan hamdinden daha ileri olacağı malumdur. Çünkü insanın, büyük elem ve kederlerinin giderilmesine duyduğu ihtiyaç, bir bakıma, elde etmeye ihtiyaç duymadığı fazla menfaatları elde etmeye olan ihtiyacından çok çok fazladır. Binâenaleyh bunun böyle olduğu sabit olunca, "Belki Rabbin seni bir Makâm-ı Mahmûd'a gönderecektir" ifadesi ile, ehl-i sünnetin inancına göre, cezaları kaldırma hususundaki şefaatin kastedilmiş olması gerekir. Ayetin lafzı bu manayı çok kuvvetli bir biçimde hissettirip, aynı hususta sahih hadisler bulununca, ayeti bu manaya hamletmek vacip olur. Şu meşhur duâ da. bu izahı destekler: "Ya Rabbi, O (Muhammed'i), evvelkilerin ve sonrakilerin gıpta edeceği ve ona vaadettiğin Makam-ı Mahmûd'a ilet," Müslümanlar, Makam-ı Mahmûd ile şefaat-ı Muhammediyenin kastedildiği hususunda ttifak etmişlerdir. İkinci Görüş: Huzeyfe (radıyallahü anh) şöyle der: "İnsanlar (mahşerde) toplanırlar. Hiç kimse tonuşmaz. İlk çağırılan, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olur. O, çağırılınca "Lebbeyk ve Sa'deyk" (Buyur, emret Rabbim). Hayır senin elindedir. Şer sana ait değildir. Hidayete ermiş olan, senin hidayete erdirdiğindir. Kulların senin huzurundadır. Senin tarafından yaratılmış olup, senin hükmüne götürüleceklerdir. Senden kurtuluş, ancak yine sana gelmekledir. Münezzehsin, yücesin, ey Beytullah'ın Rabbi, seni takdis ederiz!" der. İşte, "Belki Rabbin seni bir Makam-ı Mahmûd'a gönderecektir" ayetiyte kastedilen budur." Ben derim ki, birinci görüş daha uygundur. Çünkü Hazret-i Peygamberin şefaat için gayreti, insanları O'na hamdetmeye (teşekkür etmeye) yöneltir; böylece de o "mahmûd" (hamdedilen, teşekkür edilen) olmuş olur. Bu duayı söylemek ise, Hazret-i Peygamber'e sadece mükâfaat kazandırır, (teşekkür) kazandırmaz. Buna göre eğer, "Bu görüşe göre, Allah'ın Hazret-i Peygamberi öveceği niçin söylenmesin?" denilirse, biz deriz ki: Arapça'da hamd, sadece bir in'âma karşılık yapılan medh-ü sena için kullanılır. Binâenaleyh hamd lafzı, bu mananın dışında, ancak mecazî olarak kullanılır. Üçüncü Görüş: Bununla, neticesi övgü (medh-ü sena) olan bir makam kastedilmiştir. Bu görüş de, ikinci görüş hakkında söylediğimiz sebepten ötürü zayıftır. Hazret-i Peygamberin Arşa Oturacağı İddiası Esassızdır Dördüncü Görüş: Vahidî, İbn Mes'ûd (radıyallahü anh)'un, "Allah, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Arş'ı üzerinde oturtacak" dediğini; Mücâhidin de, "Allah, onu Arş'ta yanına oturtacak" dediğini rivayet etmiştir. Vahidî, bu rivayetlerden sonra sözüne şöyle devam eder: "Bu, rezil, ürkütücü ve korkunç bir görüştür. Kur'ân'ın ayetleri, böyle Dir tefsirin bozuk olduğunu haykırır. Bunun böyle olduğuna şunlar da delâlet eder: 1) "Ba's" (gönderme), oturtmanın zıddıdır. Nitekim Arapça'da, 'Misafiri ve oturanı gönderdim, onlar da gittiler" denilebilir. Yine "Allah, ölüyü, kabrinden kaldınp, diriltti" manasında, denilir. Binâenaleyh "ba's"i, oturtma manasına tefsir etmek, zıddı bir mana ile tefsir etmek olur ki bu, yanlıştır. 2)Allahü teâlâ, burada "makam" demiş, mak'âd (oturacak yer) dememiştir. Makam, ayakta durulan yerdir, oturulan yer değildir. 3) Eğer Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammedi yanında oturtacak şekilde, Arş üzerinde oturuyor olsaydı, sınırlı ve sonlu bir varlık olmuş olurdu. Böyle olan ise, muhdes (sonradan olma)dır. 4) Hazret-i Muhammed'in, Allah ile birlikte Arş üzerinde oturacağım söyleme de, ona fazla bir kıymet ve şeref kazandırmaz. Çünkü câhil ve ahmak kimseler, cennetliklerin, Allahü teâlâ'yı ziyaret edeceklerini, O'nunla birlikte oturduklarını ve Allahü teâlâ'nın onlara, dünyadaki hal ve durumlarını sorduğunu söylüyorlar. Bu durum, onlara göre bütün mü'minler için söz konusu olunca, bu makamın Hazret-i Peygamber'e verilmesinde fazla bir kıymet ve derece olmaz. 5) "Hükümdar falancayı gönderdi" denildiğinde, hükümdarın o kimseyi, bir topluluğun işlerini düzene koyması için gönderdiği anlaşılır, yoksa bundan o kimseyi, tahtında kendisi ile oturttuğu manası anlaşılmaz. Böylece bu görüşün rezil, düşük, akit kıt, dinsiz kimselerin meyledeceği bir söz olduğu sabit olur? Daha sonra Cenâb-ı Allah "Şöyle de: "Rabbim, beni sıdk ve selâmet girdirilişiyle girdir, sıdk çıkarışıyla çıkar" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Biz, Hak teâlâ'nın, "Yakında seni, neredeyse, bu yerden çıkarmak için herhalde rahatsız edecekler" (İsra. 76) ayetinin tefsiri hususunda şu iki görüşü zikretmiştik: 1)Bununla, Mekke kâfirlerinin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Mekke'den çıkarma hususundaki gayretleri kastedilmiştir. 2) Bununla şu kastedilmiştir: "Yahudiler ona, "Sana yakışan, Medine'den Şam'a gitmektir" demişlerdi. Cenâb-ı Hak da ona, "Namazını kıl, Allah'a ibadetle Meşgul ol. O cahillerin sözüne iltifat etme. Çünkü senin yardımcın ve destekçin benim" buyurmuştu. İşte bundan sonra Allahü teâlâ bu ayette yeniden o hadiseden bahsetmiştir. Binâenaleyh o ayeti, Mekke kâfirlerinin, Hazret-i Peygamberi Mekke'den çıkarma gayretleri manasına alırsak, bu ayetin manası şöyle olur: "Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Medine'ye hicret etmesini emrederek, ona, "Rabbim, beni sıdk ve selamet girdirilişiyle girdir", yani Mekke'den Medine'ye, sıdk çıkarışıyla çıkar" demesini buyurmuştur. Bu aynı zamanda Hasan el-Basrl ve Katade'nin de görüşüdür. Ama biz o ayeti, Yahudilerin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Medine'den çıkıp Şam'a gitmesini tavsiye etmeleri manasına alır ve Hazret-i Peygamberin de, Medine'den çıktığını, sonra Allahü teâlâ'nın ona Medine'ye geri dönmesini emrettiği manasında tefsir edersek, bu ayetin manası da şöyle olur: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye döndüğünde, "Rabbim, beni sıdk ve selamet girdirişiyle, Medine'ye girdir ve sıdk çıkarılışıyla beni Medine'den Mekke'ye çıkar, yani bana Mekke'nin fethini müyesser kıl" demiştir. Ayetin tefsiri ile ilgili şöyle bir üçüncü görüş vardır ki bu, öncekilerden daha mükemmeldir: Bu şu manayadır: "Ey Rabbim, beni namazıma sıdk girdirişiyle girdir ve namazımdan sıdkt ihlâs, zikrinde bulunma ve şükrünü edâ etme ile birlikte çıkar." Dördüncü Görüş: Bu görüş, yukarıda geçen görüşlerden daha güzeldir. Buna göre ayetin manası şöyledir: "Ey Rabbim beni, dinini ve şeriatını edâ etme hususunda, onların gereklerini hakkıyla yerine getirmeye sok ve beni onları ifâ ettikten sonra, üzerimde onlarla ilgili hiçbir kovuşturma ve soruşturma bırakmaksızın onlardan çıkar." Beşinci Görüş: Bu da öncekilerden daha güzeldir. Buna göre mana, "Ey Rabbim beni, tevhidin, tenzihin ve kutsiyyetin delillerinin denizine sok, sonra beni delilin gösterdiği şeyi tanımanın ışığına ulaştıracak olan delillerle daha fazla meşgul olmaktan çıkar, medlulün (Allah'ın) marifetinin ışığına garket; yine beni sonradan var olanların, sonradan var olma delilleri hususunda düşünmekten kurtarıp, çokluktan ve değişikliklerden münezzeh olan o tek ve bir olan (Allah'ı) bilmeye (marifetullaha) garket" şeklindedir. Altıncı Görüş: Bu şu manayadır: "Beni, içine sokacağın herşeye, kullukta sâdık ve marifetine dalmış olarak sok, yine içinden çıkaracağın herşeyden de, kullukta, marifetullahta ve muhabbetullahta sâdık olarak çıkar." Bundan murad, kulluğun bütün giriş çıkışlarda, hareket ve sükûnlarda devam etmesini istemektir. Yedinci Görüş: Bu, "Beni, kabre doğru bir girdirişle girdir, yine kabirden, doğru (sâdık bir) çıkışla çıkar" demektir. İkinci Bahis: Mîmin zammesiyle, "müdhal" kelimesi, tıpkı "idhâl" gibi bir masdardır. Nitekim Arapça'da, denilir. Bu tıpkı, (Mû'minun. 29) ayetinde olduğu gibi (mef'ûl-ü mutlaktır). Müdhal ve muhreç kelimelerinin "sıdk" kelimesine izafetleri ise, bu giriş ve çıkışı övmek içindir. Buna göre sanki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlâ'dan, kendisinde hoşlanmadığı hiçbirşey olmayan güzel bir girdiriliş ve güzel bir çıkarılış istemiştir. Hazret-i Peygambere Verilen Hüccet Daha sonra Cenâb-ı Hak "Bana hakkıyla yardım edecek bir hüccet ver" demesini emretmiştir. Bu, "sayesinde, bana muhalif olanların hepsine karşı, bana destek olacak apaçık bir beyyine, bir hüccet ver" demektir. Velhasıl Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlâ'dan, muhalif olanlara karşı, hüccet, güç ve kudret vermek suretiyle desteklemesini istemiştir. Allahü teâlâ da, duasına icabet etmiş ve O'na, mutlaka insanlardan koruyacağını bildirerek, "Allah seni insanlardan koruyacak" (Maide. 67); "Felaha, ancak Allah'ın hizbi, (taraftarları) ereceklerdir" (Mücâdele, 22) ve "o hak dini, bütün dinlere galib getirecek" (Saf, 9) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlâ'dan yardım isteyince, O da O'nun duasını kabul ettiğini bildirerek, "De ki, "Hak yani Allah'ın dini ve şeriatı geldi; batıl yani Allah'ın dininin dışındaki bütün din ve şeriatlar zail oldu" buyurmuştur. Zehaka yok olup gitti, yıkıldı, geçersiz oldu" demektir. Bu, "öldü" manasında kullanılan deyimine dayanır. Ibn Mes'ûd (radıyallahü anh)'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Fetih günü Mekke'ye girdiğinde Beytullah'ın etrafında 360 put vardı. O, elindeki değnek ile onlara dürtüyor, "Hak geldi, batıl zail oldu" diyor ve bunun üzerine o put, yüz üstü düşüyordu." Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki bâtıl, hep zail olacaktır", yani, "Batıl için bir müddet devlet ve saltanat olsa bile devam etmez, en süratli bir biçimde zail olur" buyurmuştur. Allah en iyi bilendir. |
﴾ 81 ﴿