93"Biz dediler, sana katiyyen inanmayız. Ta ki bizim için şu yerden bir pınar akıtasm. Yahut senin hurmalıklardan, üzümlüklerden bir bahçen olsun da aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtasm. Yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşüresin veya Allah'ı ve melekleri kefil getiresin. Yahut altından bir evin olsun, yahut semaya çıkasm. Ona çıktığına da asla inanmayız ya! Ta ki, üstümüze, okuyacağımız bir kitap indiresin!" De ki: "Fe Sübhanallah! Ben, resul olan bir beşerden başkası mıyım ki?!". Bil ki Allahü teâlâ, Kur'ân'ın mu'ciz olduğunu delillerle beyan edip, bu mu'cizlik Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in davasına uygun olarak zuhur edince, onun gerçek bir peygamber olduğuna dair delil, böylece tamamlanmış oldu. Çünkü biz diyoruz ki, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamberlik iddiasında bulundu. Mucize de O'nun iddiasına uygun olarak zuhur etti. Böyle olan herkes, gerçek bir peygamberdir. O halde bu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sadık olduğuna delâlet eder. Pekçok mucizenin ardarda gelmesi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gerçek peygamber olmasının şartı değildir. Çünkü biz böyle bir kapı açarsak, bu husustaki işin, herhangi bir noktada durmaması gerekir. Hazret-i Peygamber ne zaman bir mucize izhar ederse, bu sefer de onlar ondan başka bir mucize isterler. Ve bu iş, inatçıların inadının ve cahillerin de tasallutlarının sona ereceği bir noktada durmaz. Çünkü Allahü teâlâ, kâfirlerden, Kur'ân'ın bir mucize olarak zuhur etmesinden sonra, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den altı çeşit kesin mucize istediklerini nakletmiştir. Nitekim, İbn Abbas'ın da şöyle dediği nakledilmiştir: "Mekke'nin önde gelenleri, Kabe'de oturdukları bir sırada Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir adam yolladılar; bunun üzerine o da onların yanına geldi. Gelince, onlar, "Ey Muhammed, Mekke arazisi dardır; ondan yararlanabilmemiz için, aradaki dağları kaldır. Ve bu arazide, bizim için pınarlar fışkırt, akıt! Böylece de biz burada, ziraat yapabilelim" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ben bunu yapamam, gücüm yetmez" dedi. Bunun üzerine içlerinden birisi, "Yahut senin, hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bağın bahçen olsun. Aralarından da, şarıl şarıl nehirler akıt" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, "Bunu da yapamam!" dedi. Ona, "Senin, altından bir evin olsun; böylece senin hiçbirimize ihtiyacın kalmaz" denildiğinde, o "Bunu da yapamam!" dedi. Bu sefer ona, "Kavminin senden istediği şeyleri yapamayacaksın!" denilince o, "Yapamam" dedi. Onlar, "O halde sen, İyi olanı yapamadığına göre, şerri yaparsın. Binâenaleyh, iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça indir; azap yüklü olarak onları başımıza düşür" dediler. Ayetteki, "iddia ettiğin gibi" ifadesi, O'nun, "Gök yarıldığı zaman"(İnşikak, 1) ve "Gök yarılıp parçalandığı zaman" (infitar, 1) ayetlerine bir işarettir. Bunun üzerine Abdullah İbn Ümeyye el-Mahzumî -ki annesi, Hazret-i Peygamberin halasıdır- şöyle dedi: "Hayır, kendisine yemin edilene yemin ederim ki, gökyüzüne çıkabileceğin bir merdiven yapıp, onunla, gökyüzünün önünde oraya çıksan; derken senin peygamber olduğuna dair dört melek getirsen, yine de seni tasdik etmem." Biraz sonrada, "Bilemiyorum, seni tasdik eder miyiz, yoksa etmez miyiz" dedi. İşte, İbn Abbas'ın rivayet ettiği gibi, bu hadisenin izahı bundan ibarettir. Bil ki Mekkeliler, Hazret-i Peygamber'den pekçok çeşit mucize istemişlerdir. Bunlardan birincisi, onların, "Ta ki bizim için şu yerden bir pınar akıtasın " demeleridir. Asım, Hamza ve Kisfiî, tâ'nın fethası, fâ'nın sükûnu ve cim'in de dammesi ile, şeddesiz olarak tefcure şeklinde okumuşlardır. Ebu Hatim, yenbû' kelimesinin tekil olduğunu ileri sürerek, bu okuyuşu tercih etmiştir. Diğer kıraat imamları ise, şeddeli olarak tufeccira şeklinde okumuşlardır. Bu kıraati de Ebu Ubeyde tercih etmiştir. Kıraat imamlarının tamamı ikinci fitti, enhar (nehirler) kelimesi çoğul olduğu için, fe tufeccira şeklinde okumuşlardır. Arapça'da, "Fecerati'l-mâ'u fecren" (su fışkırdı - fışkırmak) ve "Feccertu'l-mâe tefcîran" (suyu fışkırttım - fışkırtmak) denilir. Birinci fiili şeddeli olarak okuyanlar, o tek kaynaktan dolayı ağaçların çok olmasını kastederek böyle okumuşlardır. Yenbûen kelimesi, her ne kadar tekil olsa dahi, kendisindeki fışkırmanın çokluğundan dolayı, fiili şeddeli okumak güzel ve yerinde olmuştur. Bu, senin tıpkı, tek bir fail olmasına rağmen, kendisinden dövmek işi çokça sudur edip bu fiil çok vukubulduğu için, "Darrabe Zeydun -Zeyd çok dövdü" demen gibidir. Bu fiili şeddesiz olarak okuyanlar, yenbûen kelimesinin müfret olmasından ötürü böyle okumuşlardır. Yenbûen kelimesi, kendisinden su fışkıran kaynak ve göze, pınar demektir. Nitekim sen, "Nebe'a'l-mâ'u yenbu'u" dersin. Bunun masdarı ise nebe, nübû' ve nebe'an şeklindedir. Bu izahları Ferrâ zikretmiştir. Müşrikler, "Mekke'nin dağlarını aradan kaldır; ziraat ve ekme işini kolayca yapalım diye, bize yerden su fışkırt!" demişlerdi. Bunların ikincisi, onların, "Yahut senin hurmalıklardan, üzümlüklerden bir bahçen olsun da, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtasın" şeklindeki ifâdeleridir. Bu ifadenin takdiri şöyledir: "Onlar sanki, "Farzedelim ki sen, bu nehirleri, bu çayları ve pınarları, bizim için fışkırtmayacaksın. O halde onları kendin için fışkırt" demişlerdir. Bunların üçüncüsü, onların, "Yahut, iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşüresin" demeleridir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: İbn Amir, bu ayette, sin'in fethasıyla kisefen; Kur'ân'ın diğer yerlerinde İse, sin'in sükûnuyla kisfen şeklinde okurken; Nâfî, Asım'ın ravisi Ebu Bekr, hem burada hem de Rûm Sûresi'nde sin'in fethasıyla kisefen; Kur'ân'ın diğer yerlerinde ise, sin'in sükûnuyla kisfen şeklinde okumuşlardır. Hafs ise, Rûm Sûresi hariç, Kur'ân'ın her yerinde sin'in fethasıyla kisefen şeklinde okur. İbn Kesir, Ebû Amr, Hamza ve Kisai, Rûm Sûresi'nde sin'in fethası; diğer yerlerde ise, sin'in sükûnuyla okurlar. Vahidî (r.h) şöyle der: "Bu ifade sin'in sükunu ve sin'in fethasıyla olmak üzere iki şekilde okunmuştur." Ebu Zeyd de şöyle demiştir: "Onu parçalara ayırdım, kestim, böldüm" manasında olmak üzere Arapça'da, Kesettu's-sevbe-eksifuhû-kisfen" denilir." Leys ise şöyle der: "Kesf kelimesi, topuktaki siniri kesmek anlamındadır. Kisfe ise, parça, bütün, kısım demektir." Ferrâ da "Bir bedevinin, bir manifaturacıya, "Bir parça" manasında, (A'tınî kisfeten) dediğini duydum" der. Binâenaleyh kim bu kelimeyi, sin'in sükûnuyla okursa, onun sözü şu manalara gelebilir: 1) Ferrâ, şöyle der: "Bu, tıpkı "Dimnetun-Dimnun" (İz, kalıntı-eserler, kalıntılar) ve Sidretun-sidrun" (Sedir ağacı-sedir ağaçları) ifadeleri gibi, "kisfetun" kelimesinin çoğuludur. (Kisfun). 2) Ebu Ali de şöyle der: "Kisf", masdar olduğuna göre, bu demektir ki, "kisefun" kelimesi de kesilmiş, bölünmüş sayı anlamına gelir. Bu, senin tıpkı, tahn (öğütmek),tabh (pişirmek) ve saky (sulamak) demen gibidir. Bu hususu Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer gökten bir parça düşer görseler" (tur, 44) ayeti de tekid eder. 3) Zeccâc şöyle der: "Bu ifadeyi kisefu şeklinde okuyana göre, o kimse, "o semayı üzerine bir tabaka olarak düşür, kapa, ört" demek istemiştir ki, bu okuyuşa göre bu kelime, "Bir şeyi örtüp kapadığın zaman söylemiş olduğun, "Keseftu'ş-şey'e" deyiminden alınmış olur." Sin'in fethasıyla "Kisefen" şeklinde okunmasına gelince, bu kelime, "Kıt'a kıta" (para - parçalar) ve "sidre-sider" (sedir ağacı-sedir ağaçları) denilmesi gibi, "kisîe" Kelimesinin çoğuludur. (Kisfetun - kisefun). Bu kelime, her iki kıraate göre de, hal olarak mansûbtur. Buna göre sanki, "semayı üzerimize, parça parça edilmiş olarak indir" denilmek istenmiştir. Ayet-i kerimedeki ifadesiyle ilgili olarak birkaç izah bulunur: 1) İkrime şöyle demiştir: "Bu, "Ey Muhammed, peygamber olduğunu iddia ediyorsan, gökyüzünü üzerimize yık" demektir." 2) Başkaları da bu tabire "İddia ettiğin gibi, eğer Rabbin dilerse, yapar (yapsın)..." manasını vermişlerdir. 3) Bununla, Allahü teâlâ'nın bu sûredeki, "Bizim, kara tarafından sizi yere geçirmemizden, yahut üzerinize çakıllı bir (kasırga) göndermemizden emin mi oldunuz?" (İsra, 68) ayetinde zikrettiği şey kastedilmiştir ki, buna göre sanki, "Semayı, tıpkı bir çakıl taşı gibi parça parça et de, onu üzerimize yağdır" denilmek istenmiştir. Bunların dördüncüsü, onların "veya Allah ve melekleri kefil getiresin" şeklindeki sözleridir. Ayetteki kabîta lafzıyla ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır: a) Kabîl tıpkı "aşîr" (arkadaş, yakın akraba) kelimesinin, "muâşir" manasına gelmesi gibi, "mukâbil-karşıda bulunan" manasındadır. Bu söz, onların cahil olduklarını göstermektedir. Çünkü onlar, Cenab-ı Hakk için, "karşıda bulunma" (mukâbele)'nın caiz olmadığını bilememişlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın, "her şeyi de onlara karşı kefiller olmak üzere bir araya getirip toplasaydık" (En'am, 111) ifadesi de bu manadadır. b) İbn Abbas, Cenab-ı Hakk'ın, bu ifadeyle “Bölük bölük” manasını kastettiğini Söylemiştir. Leys de şöyle der. "Arapça'da cinlerden ve insanlardan meydana gelen her gruba, her orduya "kabil" ismi verilir." Biz bu nususu, Cenab-ı Hakk "Çünkü o da, kabilesinden olan da sizi... görürler" (A'raf, 27) ayetinin tefsirinde açıklamıştık. c) Bu ifâdenin buradaki manası, "kefil" demektir. Zeccac şöyle der: "Arapça'da, tıpkı "Kefeltu bihî ekfulu" 'Ona kefil oldum kefil oluyorum" denilmesi gibi, "Kabeltu bihî akbulu" "Ona kefil oldum" denilir." Bu görüşe göre bu kelime, kendisiyle çoğul manası murad edilen müfred bir kelime olmuş olur. Bu, tıpkı Cenab-ı Hakk'ın "Onlar ne iyi arkadaştır" (nisa. 69) ayetinde olduğu gibidir. d) Ebu Ali, bunun manasının görmek, müşahede etmek şeklinde olduğunu, bunun delilinin de, "Bizim üzerimize melekler indirilmeli değil miydi, yahut Rabbimizi görmeli (değil mi)ydik" (Furkan,21) ayeti olduğunu söylemiştir. Bunların beşincisi, onların, "Yahut bir evin olsun" şeklindeki sözleridir. Mücâhid, "Biz, "zuhruf "un ne manaya geldiğini bilmiyorduk. Bir gün Abdullah b. Mes'ûd'un bu ayeti, "Yahut senin, ndan bir evin olsun" şeklinde okuduğunu gördüm" demiştir. Zeccâc da şöyle der: "Zuhrut", zinet ve süs demektir. Bunun delili, "Yeryüzü zinet ve ihtişamım takınıp süslendiği zaman" (Yunus, 24) ayetidir. Bu, yeryüzü, her türlü süsünü takındı" demektir. Evi, altın gibi, süsleyip güzelleştirmekte bir mahzur yoktur," Bunların altıncısı, kâfirlerin "Yahut semâya çıkasın" seklindeki sözleridir. Ferra şöyle der: "Arapça'da, yukarı çıkmak manasına denilir. Şair de: 'Zayıflığıma, yaşlılık çağma ulaşmış olmama ve topallığıma rağmen,beni, yollan aşmakla sorumlu tutan, sensin sen!" demiştir. Ayetteki "semâya" ifadesi, "semânın merdivenlerine" takdirinde olup, bundan muzaaf olan (merdivenler) hazf edilmiştir. Nitekim Arapça'da, (Merdivene çıktı), denilir. Kâfirler daha sonra, "Oraya çıktığına da ada inanmayız, yani çıkmandan ötürü iman etmeyiz. Tâ ki üstümüze, okuyacağımız ve içinde senin peygamber olduğunu doğrulayan ifadeler bulunan bir kitap indiresin" demişlerdir. Abdullah b. Ümeyye el-Mahzûmi şöyle demişti: "Sen gökyüzüne bir merdiven dayayıp, gözümüzün önünde göğe çıksan ve onu getirsen, sonra da seninle birlikte, açık bir vesika olduğu halde, durumun senin dediğin gibi olduğuna şâhidlik edecek dört melek getirsen bile, sana inanmayacağız." Bu Keyfî İstekler Hayret Vericidir Allahü teâlâ, kâfirlerin Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den böyle mucizeler istediklerini nakledince, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "De ki: Fe Sübhânellâh! Ben, resul olan bir beşerden başkası mıyım ki?!" demesini emretmiştir. Bu ifade ile ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: "Allahü teâlâ, kâfirlerin, "Biz, sana katiyyen inanmayız. Ta ki bizim için yerden bir pınar akıtasın" dediklerini bildirmiştir. Bunlar, Mekkeli müşriklerin sözleridir. Biz, bu sözlerle, Kur'ân'ın benzer ayetleri arasında, nazım bakımından Dir farklılık göremiyoruz. Binâenaleyh bu sözle, kâfirlerin, "Dileseydik, biz de böyle (Kur'ân gibi) şeyler söyleyebilirdik" (Enfal, 31) iddialarının doğru olduğu ortaya çıkar." Buna göre cevap verilir: Burası Kur'ân'dan pek az bir yer olup, bu kadarcık bir sözde fesahat ve belagat mertebeleri arasındaki fark ortaya çıkmaz. Binâenaleyh böyle bir sual zail olur. İkinci Bahis: Bu ayetler, gelip-gitme işinin Allah'a izafe edilmesinin imkânsız olduğunu gösteren delillerdendir. Çünkü sübhanellah! kelimesi, Allah'ı, zâtına yakışmayan her şeyden tenzih etme manasına gelir. O halde ayetteki, "De ki, "Sübhânellah!" sözü Allah'ı, zâtına yakışmayan ve biraz önce bahsi gecen şeylerin, O'na nisbet edilmesinden tenzih etmedir. Biraz önce bahsi geçen ve Allah'a yakışmayan şey ise, Mekke müşriklerinin, "Veya Allah'ı kefil gettesin" şeklindeki sözleridir. Binâenaleyh bu, ayetteki, "Sübhâne Rabbî" (Fesübhânellâh)! İfadesinin Allah'ı gelip-gitme işinden tenzih etme manasına olduğunu gösterir ki bu da, Müşebbihe'nin, "Allah hem gelir, hem gider" şeklindeki sözlerinin yanlış olduğuna delâlet eder. Eğer, "Bununla, Allahü teâlâ'yı, bu tür mucizeleri isteme hususunda, O'na hükümran olmak isteyen o kâfirlerin tutumundan tenzih etme manasının kastedilmiş olması niçin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki: Müşrikler, bu sözleriyle, Allah'a tahakküm etmiyorlar. Onlar sadece, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Eğer sen gerçekten peygamber isen, Allah'tan seni böyle mucizelerle şereflendirmesini iste" demişlerdi. O halde buna göre müşrikler, Allah'a değil, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tahakkümde bulunmuşlardı. Binâenaleyh ayetteki, "Sübhâne Rabbî" ifadesini, bu mana ile ilgili saymak uygun olmaz. Dolayısıyla bu cümleyi kâfirlerin, "Veya Allah'ı... kefil getiresin" şeklindeki sözleri ile ilgili saymak gerekir. Üçüncü Bahis: Allah'ın, Hazret-i Peygambere söylemesini emretiği bu cevabı şöyle izah ederiz: Bu, "sizin mucize isteyişinizden maksadınız, ya bunları benim kendi tarafımdan getirmemi Istemenizdir, yahut da Allah katından gönderilmiş gerçek bir peygamber olduğuma delâlet etsin diye, Allah'ın bu mucizeleri, benim etimle ortaya koymasını istememi bana teklif ediyorsunuz. Birinci şık bâtıldır. Çünkü ben, bir insanım. İnsan ise, bunları yapamaz. İkincisi de bâtıldır. Çünkü ben size, hem tek bir mucize olan Kur'ân'ı, hem de onun bir mucize olduğunu gösteren delilleri getirdim. Binâenaleyh bu tür mucizeleri istemek, kendisine ihtiyaç duyulmayan ve zaruret olmayan şeyleri istemek demektir. O halde bunları istemek sanki, işi sarpa sardırmak ve boşu boşuna iddia etmektir. Ben, emrolunan bir kulum. Benim, Allah'a tahakküm etmem söz konusu değildir" demektir. Böylece, onların istekleri yersiz ve sakıt olmuş olur. Binâenaleyh ayetteki, "Sübhânellâh! Ben resul olan bir beşerden başkası mıyım ki?" ifadesinin, bu konuda yeterli bir cevap olduğu anlaşılır. Velhasıl Hak teâlâ, bu ifadesi ile, Mekke kâfirlerinin, gerek ulûhiyyet, gerek nübüvvet konusunda sapıklık üzere olduklarını beyân buyurmuştur. Onların ulûhiyyet konusunda böyle olduklarına, ayetteki, "Sübhâne Rabbî (Fe Sübhânellâh!)" ifadesi delâlet etmektedir. Bu, "Ben, Allah'ı gelip-gitme işinden tenzih ederim" demektir. Onların nübüvvet konusunda böyle olduklarına da, "Ben, resul olan bir beşerden başkası mıyım ki" cümlesi defâlet eder. Bunu, biraz önce izah etmiştik. |
﴾ 93 ﴿