104"Andolsun ki biz Musa'ya açık açık dokuz ayet verdik. İşte İsrâiloğullarına sor. O, bunlara geldiği vakit, Firavun ona, "Musa, ben seni herhalde büyülenmiş sanıyorum" dedi. O da dedi ki: "Andolsun bunları birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini bilmişsindir. Ben de, ey Firavun, seni helak edilmiş sanıyorum." Derken onlan o yerden sürüp çıkarmak istedi. Biz de hem kendisini, hem de onunla beraber olanları, toptan suda boğuverdik. Arkasından da isrâiloğullarına dedik ki: "O yerde siz oturun. Sonra âhiret vaadi geldiği vakit, onları da sizi de bir araya getireceğiz". Mucize Maksada Hizmet Etmelidir Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele var: Bil ki bu sözden maksad da, kâfirlerin "Biz, bize şu şu kahir mucizeleri getirmediğin müddetçe, sana katiyen inanmayız" demelerine cevap vermektir. Binâenaleyh Cenâb-ı Allah, "Andolsun ki biz Musa'ya, sizin istediğiniz şeylere denk, hatta onlardan daha büyük ve güçlü mucizeler vermiştik. Eğer o mucizelerin sizin zamanınızda olmasında bir fayda olacağını bilseydik, Musa için onları getirdiğimiz (yarattığımız) gibi, (sizin için) yine yapardık." Dolayısıyla bu, biz onu yapmada (yaratmada) bir maslahat (fayda) olmadığını bildiğimiz için, sizin zamanınızda yapmadığımıza delalet eder" demiştir. Bil ki Allahü teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de, Musa (aleyhisselâm)'ın pek çok mucizesini zikretmiştir: 1) Allahü teâlâ, onun dilindeki düğümü (kekemeliği) gidermiştir. Bunun izahında söylendiğine göre, Hazret-i Musa'nın meramını ifade edememe hali kaybolmuş ve o, fasîh-güzel- konuşan bir kişi haline gelmiştir. 2) Hazret-i Musa'nın asası, bir yılan haline dönüşmüştür... 3) Bu yılan, sihirbazların, çok olmalarına rağmen iplerini ve değneklerini yutmuştur. 4) Hazret-i Musa'nın yed-i beyzâ (parlayan eli) ve diğer şu beş mucizesi: Tufan, çekirge istilâsı, bit İstilası, gökten kurbağa yağması ve suların kana dönüşmesi. 10) Denizin yarılması ki, bu, "Hani biz sizin için denizi yazmıştık" (Bakara, 50) ayetinde bahsedilen husustur. 11) Taşın yarılıp, içinden gözeler fışkırması. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ona "Asan ile taşa vur" diye vahyettik" (A'raf. 160) ayetinde anlatılan husustur. 12) Dağın gölgelik (adeta bir şemsiye) kılınması. Bu, "Hani o dağı, onların üstüne, sanki bir gölgelik gibi kaldırmıştık" (Araf, 171) ayetinde anlatılan husustur. 13) Hazret-i Musa ve kavmi için, gökten kudret helvası ile bıldırcın etinin indirilmesi. 14-15) Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun ki biz, Firavun hanedanını, yularca kuraklıkla ve mahsullerim kıtlaştırarak tutup sıktık" (A'raf, 30) ayetinde anlatılan husus. 16) Firavun hanedanının, arı, un, yiyecek, attın ve gümüş paralan gibi mallarının yok edilmesi. Rivayet olunduğuna göre, Ömer b. Abdulaziz, Muhammed b. Ka'b'dan, ayetteki "açık açık dokuz ayet" ifadesini sordu. Muhammed b. Ka'b da, dokuz ile ilgili olarak, Musa'nın dilindeki kekemeliğin giderilmesini ve (Firavun hanedanının) mallarının yok edilmesini zikretti. Buna karşılık, Ömer b. Abdulaziz: İşte fakîh'in böyle olması gerekir" dedi. Sonra sözüne devamla "Ey uşak, şu keseyi çıkar" dedi. Bunun üzerine, o da keseyi çıkarıp getirdi ve onu boşalttı. Bir de baktılar ki içinde, ikiye bölünmüş yumurta, kırılmış ceviz, samırsak, nohut, mercimek var. Hepsi taşlaşmış idi. Bunu anladığın zaman deriz ki: Allahü teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de, Hazret-i Musa'nın on altı mucizesini zikredip, bu ayette de "Andolsun ki biz Musa'ya açık açık dokuz ayet verdik" buyurmuştur. Burada dokuz sayısının zikredilmesi, mucizelerin bunun üzerinde olmasına manî değildir. Çünkü fıkıh usûlünde, "Bir sayının özellikle zikredilmesinin, ona ilave yapılmasına mâni olmadığını beyan etmiştik. Daha doğrusu biz diyoruz ki: Bu meselede, bu ayet delil getirilir. Yine diyoruz ki: Bu dokuz şeye gelince: Âlimler, bunlardan yedisi üzerinde ittifak etmişlerdir. Bunlar âsâ-yı Mûsâ, yed'i beyzâ, tufan, çekirge istilası, bit istilâsı, gökten kurbağa yağması ve suların kana dönüşmesi. Geriye iki tanesi kalır. Her müfessirin, bu iki mucize ile ilgili değişik görüşleri vardır. Bu görüşler ve izahlar, kesin delil bir yana, zannî bir delile bile dayanmayınca, bu gibi görüşlerin terkedilmesi gerekir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "açık açık dokuz ayet (mucize)" ifadesinin tefsiri olarak pek çok görüş bulunup, bunların en doğrusu Safvan b. Assâl'ın şu rivayetidir: O şöyle demiştir: Bir yahûdî, arkadaşına, "Bizi şu peygambere götür de, ona o dokuz mucize hakkında soru soralım" der. Bunun üzerine biz (hep beraber) Hazret-i Peygamber'in yanına gittik. O ikisi, bu dokuz ayet (mucize) hakkında O'na soru sordular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bu dokuz ayet, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamanız, hırsızlık etmemeniz, zina yapmamanız, cana kıymamanız, sihir yapmamanız, riba (faiz) yememeniz, evli kadına zina iftirasında bulunmamanız, savaş esnasında arkanızı dönüp kaçmamanız ve bilhassa, ey yahûdiler cumartesi günü yasağına riayet hususunda âdil (doğru) olmanızdır." Bunun üzerine, o iki yahudi ayağa kalktı ve Hazret-i Peygamberin ellerini-ayaklarını öperek şöyle dediler: "Şahadet ederiz ki sen bir peygambersin. Eğer (kavmimiz tarafından) öldürülmekten korkmasaydık, hiç şüphesiz sana tabî olurduk." Cenâb-ı Hakk'ın İsrâiloğullarına sor, o, bunlara geldiği vakti" ifadesi ile ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Bunun birkaç izahı vardır: 1) Bu ifâde, söz arasına girmiş olan bir itirazî (ara) cümledir ve takdiri, "Andolsun biz Musa'ya açık açık dokuz ayet verdik.-Hani o, İsrailoğulları'na gelmişti- sor onlara" şeklindedir. Buna göre, İsrailoğullarına bunların sorulmasından maksad, bu hususta onlardan bilgi almak olmayıp, aksine yahudilerin hepsine ve âlimlerine, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in söylediği şeylerin doğruluğunu göstermektir Binâenaleyh bu soru sorma, istişhâd (şahid getirme) kabilinden bir soru olmuş olur. 2) Ayetteki, "İsrailoğullarına sor" ifadesinin, "Firavun'dan İsrailoğullarını iste ve Firavun a, "İsrailoğullarını benimle yolla" de" manasında olması da muhtemeldir. 3) Bu ifâdenin manası, "Onlardan sana uymalarını iste ve onlardan dürüst-sâlih bir iman taleb et" şeklindedir. Bu izaha göre ifadenin takdiri şöyle olur: "Biz Musa'ya dedik ki: "İsrailoğullarından seni desteklemelerini, kalplerinin ve ellerinin seninle olmasını iste." İkinci Bahis: Hazret-i Peygamberin kendilerine soru sorması emredilen İsrailoğulları, onun zamanında mevcut olanlar idi. Hazret-i Musa'nın kendilerine peygamber olarak gönderildiği İsrailoğulları ise Hazret-i Musa zamanında mevcut olanlar idi. Ancak ne var ki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zamanındaki İsrailoğulları, Hazret-i Musa zamanındakilerin soyu olduğu için, bu ifade güzel ve yerinde olmuştur. Daha sonra Allahü teâlâ, Firavun'un Hazret-i Musa'ya "Musa, ben seni herhalde büyülenmiş sanıyorum " dediğini haber vermiştir. Buradaki "meşhur" kelimesi ile ilgili olarak şu açıklamalar yapılmıştır: 1) Ferra: "Bu, tıpkı meş'ûm (uğursuz) ve meymûn (uğurlu) kelimelerinin, ism-i mef'ûl oldukları halde, ism-i fail manasına gelmeleri gibi, ism-i fail (yani sâhir-sihirbaz) manasınadır" demiştir. Biz bunu, hicaben mestura (isra, 45) ayetinde anlatmıştık. 2) Bu, bizzat sihir (büyülemek) masdarından ism-i mef'ûl olup, "insanlar seni büyülediler de, bundan dolayı böyle şeyler söylüyorsun" manasındadır. 3) Muhammed b. Cerir et-Taberî, bunun manasının, "Sana sihir ilmi verildi. Bundan dolayı böyle enteresan işleri yapabiliyorsun" şeklinde olduğunu söylemiştir. Daha sonra da Musa (aleyhisselâm) "Andolsun bunları, birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini biliyorsun" diyerek ona cevap vermiştir. Bu ifâde ile ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Kisâî bunu, tâ'nın zammesi ile alimtü (biliyorum) şeklinde okumuştur ki bu, "Ben, onların Allah'ın indinde olduğunu biliyorum. Eğer bunu sen de bilip anlarsan ve ikrar edersen ne âlâ, aksi halde helak olacaksın" demektir." Diğer kıraat imamları ise, tâ'nın fethası ile alimte (sen biliyorsun ki) şeklinde okumuşlardır. Tâ'yı zammeli okumak, Hazret-i Ali'nin, fethalı okumak ise Ibn Abbas (radıyallahü anh)'in kıraatidir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) şöyle derdi: "Allah'a yemin olsun ki, Allah düşmanı Firavun bunu bilmiyordu. Bilen, Hazret-i Musa idi." Bu söz, Ibn Abbas'a ulaşınca o, Cenâb-ı Hakk'ın, "Vicdanları buna tam bir kanaat hasıl ettiği halde zulüm ve kibir ile yine bunları inkâr ettiler" (Neml, 14) ayeti ile Firavun ve kavminin, Hazret-i Musa'nın doğruluğunu bildiklerine delil getirmiştir. Zeccâc şöyle der: "En güzel kıraat, bunu fetha ile okumaktır. Çünkü Firavun'un, bunların Allah katından indirilen ayetler (mucizeler) olduğunu bilmesi, detil olarak daha kuvvetlidir. Binâenaleyh Hazret-i Musa'nın ona, onun bunları bilmesi ile hüccet getirmesi, kendisinin bunun böyle olduğunu bildiğini söyleyerek delil getirmesinden daha kuvvetlidir. Hazret-i Ali'nin kıraatini destekleyenler, İbn Abbas'ın bu deliline karşı cevap vererek şöyle demişlerdir: "Hak teâlâ'nın, "Vicdanları buna tam bir kanaat hasıl ettiği halde (...) inkâr ettiler (Neml, 14) onların herhangi birşeye kanaat getirdiklerine delalet eder. Ama onların, bu ayetlerin (mucizelerin) Allah katından olduğuna kanaat getirip getirmediklerini gösteren herhangi bir ipucu bu ayette yoktur." Bunlar, Zeccâc'ın izahına da şöyle cevap vermişlerdir: "Firavun, "Size gönderilen bu peygamberiniz, hiç şüphe yok ki delidir" (Şuara, 27) demiştir. Musa (aleyhisselâm) da, "Andolsun biliyorum ki" demiştir. Böylece sanki Hazret-i Musa, onun sözünü reddedip, "Andolsun ki ben, bana verilenlerin doğruluğunu, (senin dediğin gibi, deli değil), akıllı bir insan olarak dosdoğru bildim. Bil ki bu ayetler Allah katındandır. Sen bu hususta, akılsızlığın, beyinsizliğin yüzünden şüphe ediyorsun" demiştir." İkinci Bahis: Kelamın takdiri, "Onları (yani o ayetleri) ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi" şeklindedir. Bunun bir benzeri "Onlardan (yani kavimlerden) sonra hayat" cümlesidir. Ayetteki besair "apaçık hüccetler olarak" demektir. Bunlar sanki, akılların basiretleri (gözleri)dir. Bu hususta sözün özü şudur: Mucize, âdetin (alışılmışın) üstünde olan bir iş olup, bunu yapan kimse, bunu iddia ettiği şeyin tasdik edilmesi için yapar. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın mucizeleri, her iki özelliği de taşır. Çünkü onlar da, harikulade işlerdir. Akıl açıkça, bir değneğin büyük bir yılana dönüşmesine, sonra da sihirbazların onca ip ve değneklerini yutmasına, daha sonrada eski haline gelip, bir sopa olmasına ancak Allah'ın kadir olacağına şehâdet eder. Binâenaleyh böylesi fiilleri ancak Allahü teâlâ yapar. Denizin ikiye ayrılması, dağın onların tepesine kaldırılıp bir şemsiye gibi tutulmasında söylenecek söz de aynıdır. Binâenaleyh bütün bunları göklerin ve yerin Rabbinin indirdiği (yaptığı) sabit olur. Mucizelerin ikinci özelliği de, Allahü teâlâ'nın bunları, Hazret-i Musa'nın peygamberliğinin doğru olduğunu göstersin diye yaratmış olmasıdır. Ayetteki, "Andolsun ki bunları göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini biliyorsun" cümlesi ile kastedilen budur. Bunlar birer "basiret", yani Hazret-i Musa'nın doğruyu söylediğine delil olan şey olarak indirilmiştir. Bütün bu ince manaları Kur'ân'dan anlayıp çıkarmak, ancak usûl ilminin çok iyi ve sağlam bir şekilde elde edilmesinden sonra mümkündür. Ben derim ki: Aklî usûl ilminden başkasının, Allah'ın kelâmının tefsirinde önemli rol oynaması, tuhaf bir şeydir. Cenâb-ı Allah, daha sonra Hazret-i Musa'nın da Firavun'a "Ben de, ey Firavn, seni helak edilmiş sanıyorum" dediğini nakletmiştir. Bil ki Firavun, Hazret-i Musa'ya, "Musa ben seni herhalde büyülenmiş sanıyorum "deyince, Hazret-i Musa da ona karşılık vererek, "Ben de, ey Firavun seni helak edilmiş sanıyorum" demiştir. Ferrâ şöyle der: "Mesbûr, "lanet edilmiş, iyi şeylerden alıkonmuş" demektir. Nitekim Araplar, "seni bundan alıkoyan, geri çeviren nedir?" manasında derler. Ebu Zeyd de şöyle demiştir: "Arapça'da "Falancayı falanca şeyden alıkoydum" manasında denilir." Mücâhid ve Katâde bu kelimeye, "Helak olan, Ölen" manasını vermişlerdir. Zeccac ise şöyle der: "Arapça'da bir kimse öldüğünde denilir." O halde, "subûr", helak olmak, yok olmak, ölmektir. İnsana gelen bir musibet esnasında, veyl ve sübûr kelimelerini diline dolaması, yaygın bir iştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlar orada, ey helak (sübûr) diye bağımlar. Onlara denir ki: "Bugün bir kere helak (sübûr) çağırmayın, birçok helak çağırın" (Furkan, 13-14) buyurmuştur. Bil ki Firavun, Musa'yı meshûr (büyülenmiş) olarak niteleyince, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da, "Sen de mesbûrsun" yani, "Bu mucizeler, ayetler çok net, açık vekesindir. Onların Allah katından olduğu ve Allah'ın onlan, beni peygamberlik iddiamda doğrulamam için indirdiğinde, hiçbir akıllı şüphe etmez. Sen ise bunları kabul etmiyorsun. Binâenaleyh seni bu inkâra sürükleyen, hasedin, inadın, zulmün, cahilliğin ve dünya sevgindir. Böyle olan herkesin akıbeti ise, helak ve yokluktur" demiştir. Allahü teâlâ, daha sonra "Derken onları o yerden sürüp çıkartmak istedi" buyurmuştur. Bu, "Firavun onları, yani Hazret-i Musa ile kavmi İsrailoğullarım çıkarmak istedi" demektir. "İstifzaz"ın manası, bu sûrede 76. ayette geçmişti. Ayetteki "o yer" ile, Mısır toprağı kastedilmiştir. Zeccac ayetteki "istifzâz" fiili ile, "Onların, İsrailoğullarını öldürmek veya sürgün etmek suretiyle çıkarmak istemeleri" manasının kastedilmiş olması uzak bir ihtimal değildir" demiştir. Allahü teâlâ sonra da "Biz de hem kendisini, hem de onunla beraber olanları toptan suda boğuverdik" buyurmuştur ki, bunun manası, "Kötü düzen (hile), onu hazırlayanın hasına dolanır" (Fatır, 43) ayetinde anlatılan husustur. Yani Firavun, sırf Mısır kendisine kalsın diye, Musa ve adamlarını oradan sürüp çıkarmak istedi. Ama Allahü teâlâ, Firavunu boğup öldürdü ve Mısır Krallığı'nı Musa ile kavmine verdi. İsrailoğullarına "O yerde siz oturun" yani "Bu yer, düşmanınızdan temizlenmiş olarak, artık size aittir" buyurdu. Cenâb-ı Hak "Sonra âhiret vaadi, yeni Kıyamet geldiği vakit, onlan da sizi de biraraya getireceğiz" buyurmuştur. "Lefîf", kıymetli-kıymetsiz, itaatkâr-âsî, kuvvetli-zayıf gibi, karışık kimselerden meydana gelmiş büyük bir topluluk demektir. Birşeyi, diğer birşeye kattığında, onları "leffetmiş" olursun. Birliklerinin biraraya getirilmesi manasında, "Orduyu topladım" denilmesi, bu manayadır Yine "orduları biraraya getirdim" denilmesi de böyledir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Bacaklar birbirine dolandığında" (Kıyame, 29) ayeti de bu manadadır. Bu, "Biz sizi kabirlerinizden karışık, yani müslüman, kâfir, itaatkâr-fâsık, bütün insanları birbirine karışmış olarak mahşere getirip toplarız" demektir. |
﴾ 104 ﴿