109"Onu biz hak olarak indirdik ve o, hak olarak indi. Seni de bir müjdeciden ve bir haberciden başka birsey olarak göndermedik. Biz onu bir Kur'ân olmak üzere (ayet ayet) ayırdık ki, insanlara karşı, dura dura (ağır ağır, tek tek) okuyasın. Biz onu tedricen indirdik. De ki: "Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Çünkü bundan ilim verilmiş olanlar bile, kendilerine karşı, o tilavet olununca, çeneleri üstü secdeye kapanırlar ve "Rabbimizi tenzih ederiz. Hakikat Rabbimizin vaadi, muhakkak yerine gelmiştir." derler. Onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar ve bu onların hususunu artırır". Bil ki Allahü teâlâ, Kur'ân'ın, "De ki, eğer cinler ve insanlar, bunun bir benzerini getirmek için biraraya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine de onun benzerini getiremezler"(İsra, 88) ayetinde ifade edilen hususta Hazret-i Peygamberin doğru olduğuna dair kesin bir mucize olduğunu beyân buyurup, sonra da kâfirlerin bu mucize ile yetinmeyip, başka mucizeleri istediklerini nakledip, diğer mucizeleri ortaya koymaya gerek olmadığını belirterek, bu isteklerine karşılık verip, bunu Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın kavmine apaçık dokuz mucize verildiği halde, onların onu inkâr etmeleri karşısında Allah'ın onları helak etmesi ile beyan buyurmuştur. Sonra da Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kavmine de istedikleri o mucizeleri verip, onlar bunları inkâr etmeleri halinde, onlara kökünü kazıma azabının indirmesinin gerekeceğini, bunun ise hikmeti gereği uygun olmadığını, çünkü ileride onlar içinden iman edecekler bulunduğunu ve iman etmeyenlerin neslinden mü'min kimselerin geleceğini bildiğini beyan buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk, cevabı tamamlanınca, Kur'ân'ın şanının yüceliğini göstermeye dönerek, "Onu biz hak olarak indirdik ve o, hak olarak indi" buyurmuştur. Bu, "Biz, Kur'ân'ı indirmek ile, ancak hakkı ve doğruluğu anlatmayı murad ettik. Bu muradımız da olduğu gibi tahakkuk etti, gerçekleşti" demektir. Bu ayetle ilgili birkaç incelik vardır: Birinci İncelik: "Bâtıl" nasıl "zail olan, giden" manasına ise, "hak" da duran, kaybolmayan, zâil olmayan demektir. Bu Kitab-ı Kerim, silinmeyen, kaybolmayan birçok şey ihtiva etmektedir. Bu böyledir. Çünkü bu kitap, tevhidin, celâl ve ikram sıfatlarının delilleri ile, meleklere saygı duymaya, peygamberlerin peygamberliğini kabul etmeye, haşr, neşr ve Kıyametin olacağına inanmaya dair bütün delilleri ihtiva etmektedir. Bütün bunlar ise kesin, silinmez, zait olmaz şeylerdendir. Yine bu kitap, kendisine değişikliğin, zıdlığın, çelişkinin ve tahrifin arız olamayacağı, ebedî ve devamlı şer'î hükümleri ihtiva etmektedir. Hem sonra bu, Allah'ın, kalpleri haktan kaymış kimselerin tahrifine ve câhillerin değiştirmesine karşı, korumaya garanti verdiği bir kitaptır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hiç şüphesiz o zikri (Kur'ân'ı) biz indirdik. Onu yine Biz koruyacağız"'(Hicr.9) buyurmuştur. Binâenaleyh bu, her bakımdan hak olan bir kitaptır. İkinci İncelik: "Hak ile indirdik onu" ayeti hasr (sadece) manasına gelip, "Allah onu, hakkı ortaya koymanın dışında, başka bir maksad için indirmedi" demektir. Mu'tezile, "Bu, Allahü teâlâ'nın, Kur'ân'ı, hiç kimseyi saptırmak, azdırmak ve İslâm'dan döndürmek için indirmediğine delâlet eder" demiştir. Üçüncü İncelik: ifâdesi, "inzârin, nüzûl'den başka olduğunu gösterir. Binâenaleyh bsızılarının da dediği gibi, "halk"ın "mahlûk"tan; "tekvîn"in "mükevven"den başka olması gerekir. Dördüncü İncelik: Ebu Ali el-Farisi şöyle der: "Ayetteki "bi'l-hakkı" ifâdesindeki bâ, (birlikte) manasınadır. Bu tıpkı, "Eşyasıyla indi" ve "silahı ile çıktı" demen gibidir. Buna göre ayetin manası, Kur'ân'ı hak ile (birlikte-içıce olarak) indirdik" şeklinde olur. Ayetteki, ikinci bi'l-hakk'a gelince, bununla ilgili olarak iki ihtimal vardır: a) Bunun takdiri (Hakka indi) şeklindedir. Bu tıpkı, "Zeyd'e uğradım, misafir oldum" demen gibidir. Bu açıklamaya göre, bu "bi'l-hakkı" ile kastedîlen, hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Çünkü Kur'ân, O'na inmiştir. b) Buradaki bâ harfinin ma'a (birlikte) manasına olması da mümkündür. Cenâb-ı Allah sonra "Seni de bir müjdeciden ve bir haberciden başka birşey olarak göndermedik" buyurmuştur ki bu, "Senden çeşitli mucizeler isteyen, dinini kabul etmemede direten o kâfir câhillerin küfründen dolayı, sana bir mesuliyet yoktur. Çünkü seni ancak, itaatkârlar için bir müjdeci, inkâr edenler için de bir nezir (uyancı-tehditçi) olarak gönderdim. Binâenaleyh eğer onlar hak dini kabul ederlerse, bundan istifade ederler Aksi halde onların küfründen dolayı, senin bir mesuliyet yoktur. Kur'ân'ın Azar Azar İndirilmesi Allahü teâlâ daha sonra "Biz onu bir Kur'ân olmak üzere (ayet ayet) ayırdık ki, insanlara karşı, dura dura (ağır ağır, tek tek) okuyasın" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Müşrikler, "Farzedelim ki bu Kur'ân bir mucizedir. Fakat bunun böyle olması durumunda, mucize olduğunun açıkça görülmesi için, Allah'ın onu sana bir defada indirmesi gerekirdi" demişler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu Kur'ân'ı parça parça getirmesini, onun böyle parça parça getirdiği şeyleri düşünüp-taşınıp icâd edip, sonra insanlara okuduğu hususunda bir şüphe saymışlardı. İşte Allahü teâlâ buna, o Kur'ân'ı, ezberlemesi daha kolay olsun, incelikleri, hakikatleri daha iyi anlaşılsın diye, parça parça indirdiğini belirterek cevap vermiştir. İkinci Bahis: Saîd b. Cübeyr şöyle der; "Bütün Kur'ân Kadir Gecesi'nde, en üst semâ'dan (Levh-i Mahfuz'dan), birinci semaya toptan inmiştir. Daha sonra, indiği yıllara göre (buradan) bölümlere, kısımlara ayrılarak dünyaya inmiştir." Katade de: "Kur'ân'ın ilk inişi ile son inişi arasında yirmi yıl geçmiştir" demiştir. Buna göre ayetin manası, "Biz o Kur'ânı, sen insanlara parça parça, tek tek, yavaş yavaş okuyasın diye, birdenbire, hep toptan değil, ayet ayet, sûre sûre indirdik, bölümlere ve parçalara ayırdık" şeklinde olur. Meks ve Mûks, aralıklarla, dura dura, yavaş yavaş, birden olmaksızın manasındadır. Ferrâ Arapça'da, bunun mekese-yemküsü" ve "mekuse-yernkusü" şekillerinde kullanıldığını söyler. Âsim bu kelimeyi, (Neml, 22) ayetinde birinci babtan okumuştur. Üçüncü Bahis: Bütün kıraat imamlarının tercihine göre, şeddesiz olarak, fiil feraknâhu şeklinde okunmuştur. Ebu Amr bunu, "açıkladık" manasına almıştır. Ebu Ubeyde de: "Bu fiili şeddesiz okumak daha çok hoşuma gidiyor. Çünkü bunun (şeddesinin) manası, "açıkladık, beyân ettik" demektir" der. Bu fiili şeddeli okuyanlara göre manası, "Allah onu parça parça, kısım kısım ayırıp indirdi" şeklindedir. Halbuki "fark" (yani şeddesiz olanı), hem bu manaya, hem de açıklama manasına gelmektedir. Bu hususu, Sa'leb'in İbnu'l-A'râbî'den rivayet ettiği şu şey de destekler: İbnü'l-A'râbî şöyle demiştir: "Arapça'da "Sözlerin arasını açtım, farklarını açıkladım" ve "Cisimleri birbirinden ayırdım, ayırdettim" denilir." Bunun böyle olduğuna Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Alış-veriş eden iki kişi, (alış-veriş yaptıkları o yerden) ayrılmadıkları müddetçe, muhayyerdirler (vazgeçebilirler)" hadis-i şerifi de delâlet eder. Hazret-i Peygamber burada, (......) buyurmamıştır. "Teferruk", "tefrîk"in mutavaatı, "İftirak" ise, "fark"ın mutavaatıdır. Cenâb-ı Allah daha sonra, "Biz onu tedricen indirdik" buyurmuştur. Yani, "Biz, onu, bahsedilen duruma ve bahsedildiği gibi indirdik" demektir. Sonra o, "Ona ister iman edin, ister iman etmeyin" buyurmuştur. "Allah, mucizeler isteyen o kimselere, tehdidvârî olarak ve yaptıklarım beğenmeyerek, şöyle demiştir: "Ben, beyyine ve delillerimi apaçık ortaya koydum ve her türlü mazeret kapısını kapattım. Binâenaleyh artık istediğinizi seçin!" Daha sonra Hak teâlâ "Daha önce ilim verilmiş olanlar" yani, "Kur'ân inmezden önce ilim verilmiş olanlar!" buyurmuştur. Mücâhid bunların, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirilen ayetleri dinlediklerinde, yere kapanıp secde eden bir grup ehl-i kitap olduğunu söylemiştir ki, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Varaka b. Nevfel ve Abdullah b. Selâm bunlardandır. Daha sonra Cenâb-ı Hak "Çeneleri üstü secdeye kapanırlar" buyurmuştur. Bu hususta birkaç görüş bulunmaktadır: 1) Zeccâc şöyle demiştir: "Zikn kelimesi iki taraf sakallarının birleştiği yer, çene anlamına gelir. İnsan secde etmeye eğildiğinde, onun yere en yakın olan uzvu, çenesidir." 2) el-Ezkân (çeneler) kelimesi, sakallardan kinayedir. İnsan, secdeded, huşu ve huzûda ileri merhaleye varıp son derece gayret gösterdiğinde, bazan sakalı yere değer. Çünkü insan, sakalını temiz tutmaya çok gayret eder. Onu toprağa sürdüğünde ise, en büyük tazîm yapmış olur. 3) İnsanı Allah korkusu kapladığında, bazan, tıpkı bayılmış kimse gibi, secde gayesiyle yere kapanır. Durum her ne zaman böyle olursa, onun çenesi üzerine kapaklanması, secde yerine geçmiş olur Binâenaleyh, "çeneleri üstü kapanırlar" ifadesi, onun son derece korku, endişe ve haşyet içinde olmasından kinaye olmuş olur. Sonra geriye, ayetle ilgili iki soru kalmaktadır: Birinci soru: "Allahü teâlâ, burada niçin succeden (secde eden kimseler olarak) dedi de, yescudûn (secde ederler) demedi?" Cevâp: Bu lafzı zikretmekten maksat, onların, hemencecik secdeye koşup yere kapanmalarını anlatmaktır: İkinci Soru: "Cenâb-ı Hak niçin (çeneler için) dedi de, (çeneleri üzere) demedi?" Cevap: Araplar, bir adam yere kapaklanıp yüz üstü düştüğü zaman, "Hara lizzıknı" derler. Allah en iyi bilendir. Allahü teâlâ daha sonra "Rabbimizi tenzih ederiz. Gerçekten Rabbimizin vaadi, muhakkak yerine gelmiştir" buyurmuştur. Bu, "onlar secdelerinde, "Sübhfine Rabbinâ" yani, "Biz Rabbimizi tenzih eder ve ona tazimde bulunuruz." Gerçekten, Rabbimizin vaadi, muhakkak yerine gelmiştir. Yani, Kur'ân'ın indirilmesi ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gönderilmesiyle ilgili vaadi mutlaka yerine gelmiştir" demektir. Bu, bu kimselerin ehl-i kitaptan olduğuna delâlet eder. Çünkü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gönderilmesiyle ilgili vaad, onların kitaplarında geçmişti ve onlar, bu vaadin yerine getirilmesini bekliyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanıyorlar" buyurmuştur. Bu tekrarın sebebi, iki halin birbirinden farklı oluşudur. Ki bu farklılık da, onların secdeye kapanmaları ve sonra, Kur'ân'ı işittikleri esnada da ağlar haide oîmalandır. Cenâb-ı Hakk'in, "ve bu, onların hususunu arttırır" ifadesi de buna delâlet eder. Bir de, sözün tekrarının, onların bu fiili tekrar tekrar yaptığına delâlet etmiş olması da mümkündür. Buradaki yebkûn fiili, haldir. Huşûan kelimesi, "tevazu bakımından" demektir. Bil ki bu ayetten maksat, onların ne kadar hakîr olduklarını anlatmak, onların halleriyle alay etmek, onların imanlarına, İslâm'ı kabulden kaçınmalarına aldırmarnaktır. Onlar iman etmeseler bile, onlardan daha hayırla olanların bu iman etme işin yapmış olduğunu dile getirmektir. |
﴾ 109 ﴿