6

"Allah evlat edindi" diyenlere maruz kalacakları kötü akibetleri haber vermek için... ne onların ne atalarının buna dair hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne çirkin bir iddia! Onlar yalandan başkasını söylemezler. Demek, bu söze inanmazlarsa bir üzüntü duyarak arkalarından kendini adeta tüketeceksin".

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki Allahü teâlâ'nın, "Allah evlat edindi" diyenlere maruz kalacakları kötü akibetleri haber vermek için" ifadesi, O'nun, "Katından olan en çetin bir azap ile korkutmak için" ifadesine atfedilmiştir. Matufun, matufun aleyh'den başka olması gerekir. Binâenaleyh birincisi, azabı hak etmiş olan herkes hakkında umumi bir ifade; ikincisi ise, Allah'ın çoluk çocuğu olduğunu söyleyenlere has bir ifadedir. Kur'ân'ın üslubu böyledir. O, genel bir hüküm ortaya koyduğunda o küllî hükmü meydana getirenlerin en büyüğü olduğuna dikkat çekmek için, cüzlerinden bir kısmını o küllî hükme atfeder. Bu meselâ, Cenâb-ı Hakk'ın (Bakara. 98) ayetinde de böyledir. Binâenaleyh burada da, küfrün ve günahın en büyüğü olduğunu göstersin diye, bu ifade, önceki ifadeye atfedilmiştir.

İkinci Mesele

Allah'ın çoluk-çocuğu olduğunu söyleyenler üç gruba ayrılır:

a) Meleklerin, Allah'ın kızları olduğunu söyler, kâfir Araplar.

b) Hazret-i İsa'nın, Allah'ın oğlu olduğunu söyledikleri için, hristiyanlar.

c) Uzeyr'in, Allah'ın oğlu olduğunu söyleyen yahudiler. Allah'ın çoluk-çocuğu olduğunu söylemenin büyük bir küfür olduğunu, bunu söylemekten dolayı nice imkânsızlıkların ortaya çıktığını, Cenâb-ı Hakk'ın En'âm Sûresi'ndeki, (En'am, 100) ayetinin tefsirinde açıklamıştık. Bunun tamamı ise Meryem Sûresi'nde zikredilecektir.

Allahü teâlâ, kendisinin çocuğu olduğunu söyleyenlere, şu iki şekilde karşılık vermiştir:

a) "Ne onların, ne atalarının buna dair hiçbir bilgisi yoktur" buyurmuştur.

Buna göre şayet, "Allah'ın çocuk edinmesi, aslında imkânsızdır. O halde daha nasıl, "onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur" denilmiştir?" denilirse, biz deriz ki:

Bir şeyi bilmemek, bazan o şeye ulaştıran yolu bilmemekle, bazan da, o şey aslında imkânsız olduğu için, kendisine ilim taalluk etmediğinden meydana gelir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim Allah'la beraber başka bir tanrıya, buna dair hiçbir delili olmamasına rağmen, taparsa o kimsenin hesabı Rabbinin nezdindedir"(Mü'minun, 117) ayetidir.

Bil ki kıyası kabul etmeyenler bu ayete tutunarak şöyle demişlerdir: Bu ayet, "kıyas" ile söz söylemek de, din hakkında bilmeden söz söylemektir. Binâenaleyh, kıyas batıldır. Bunun tamamı, Cenâb-ı Hakk'ın (isrâ, 36) ayetinin tefsirinde ele alınmıştır.

Ayetteki, ifadesinin manası, "onların atalarının hiçbirisinin de" demek olup, bu, bu görüşün tamamen batıl ve fasit olduğunu göstermektedir.

b) Ayetteki "Ağızlarından çıkan söz ne çirkin bir iddia!" lafzının ifade ettiği husus. Bununla ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci bahis: Bu kelime, hem temyiz olmak üzere nasb ile kelimeten; hem de fail olmak üzere de ref ile (kelimetun) şeklinde okunmuştur. Vahidî şöyle der: "Temyiz getirmenin manası şudur: veya dersen, "yalan" "cehalet" veya "iftira" bakımından müthiş bir şey olduğu sanılabilir. Fakat demekle, diğer ihtimallerden ayırt etmiş olursan. Böylece temyiz olarak mansub olur. Buna göre ayetin takdiri, şeklinde olur. Ve burada binaenaleyh bir takdim söz konusudur. Ama bunu merfû okuyanlar, herhangi bir takdirde bulunmazlar. Bu senin tıpkı, "Falanca büyük oldu" demen gibidir. İşte bundan dolayı nahivciler " nasb daha kuvvetli ve daha beliğdir" demişlerdir. Ayet-i kerimenin üslûbunda, teaccüb manası da vardır, buna göre sanki, "Bu, ne acayip kelime, ne çirkin söz!" denilmek istenmiştir.

İkinci bahis: anlamında olup, bundan maksad, müşriklerin "Allah çocuk edindi" sözlerinde iddia ettikleri şeydir. Böylece onların bu iddiaları sözünde zımnen ifade edilmiştir. Arapların tıpkı kaideyi de "kelime" diye isimlendirmeleri kabilinden, bu söz de "kelime" diye isimlendirilmiştir.

Kelamullah Cisim Değildir

Üçüncü bahis: Nazzâm, kelâmullahın cisim olduğu iddiasını isbat etmek için bu ayetle istidlal ederek şöyle demiştir: "Allahü teâlâ "kelime"yi onları ağızlarından çıkmakla vasfetmiştir. Çıkmak, hareket ifade eder. Hareket ise ancak maddeler için söz konusu olur." Nazzâm'ın bu görüşüne şöyle cevap verilir: Harfler, ancak nefesin boğazdan çıkmasından ötürü meydana gelirler. Binâenaleyh, nefesin çıkması kelimelerin meydana gelişine sebep olunca, "çıkmak" işi kelimeye izafe edilmiştir.

Kelimesinin İhtiva Ettiği İncelik

Dördüncü Bahis: Ayetteki "ağızlarından çıkan..." nitelemesi, bu sözün insanlar nezdinde, gerçekten kötü olduğuna, hoş karşılanmadığına delâlet eder. Buna göre Cenâb-ı Hakk sanki, "Onların söylemiş olduğu bu sözü, son derece fasit ve batıl olduğu için, kendi akıl ve fikirleri de benimsememiştir. Binaenaleyh bu sanki onların lisanlarının taklit yoluyla söylemiş olduğu birşeydir. Çünkü onlar, bu sözü söylemelerine rağmen akıl ve fikirleri ise bu sözü kabul etmemiş, aksine bundan nefret etmiştir"

"Yalan'ın Tarifi

Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "Onlar yalandan başkasını söylemezler" buyurmuştur ki bunun manası açıktır.

Bil ki alimler, yalanın mahiyeti hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bize göre yalan, haber veren (o sözü söyleyen), onun vakıaya mutabakat ettiğine, ister inansın isterse inanmasın, hakkında bilgi verilen şeye uygun olmayan haberdir Bazı kimseler, onun yalan olmasını, onu söyleyen kimselerin, vakıaya mutabık olmadığını bildiği halde, haber verilen şeye uymayan, şeklinde tarif etmişlerdir ki, bu bize göre yanlıştır. Bunun delili işte bu ayettir. Çünkü Allahü teâlâ bunun batıl olduğunu onların Allahın çocuğu olduğunu söylemelerini "yalan" olmakla nitelemiştir. Böylece biz, onu söyleyen onun vakıaya mutabık olduğunu ister bilsin isterse bilmesin, haber verilen şeye uymayan her haberin yalan olduğunu anlamış oluyoruz.

Bahiun Nefseke Tabirinin İzahı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Demek, bu söze inanmazlarsa bir üzüntü duyarak arkalarından kendini adeta tüketeceksin" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci Bahis: Bu ifadelerin maksadı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şöyle denilmesidir: "Onların küfürleri sebebiyle hüznün ve kederin artmasın. Çünkü biz seni, uyarıcı ve müjdeleyici olarak gönderdik. Onların kalplerinde imanı meydana getirmeye senin gücün yetmez." Bu ifadelerin gayesi, Hazret-i Peygamber'i teselli etmektir.

İkinci Bahis: Leys şöyle der: "Bir kimse nefsini, birşeye aşırı düşkünlüğünden dolayı öfkelenerek helak edip tükettiğinde "kendini helak etti, yok etti" denilir." Ahfeş ve Ferrâ da şöyle derler: "Aslında bah', yormak anlamına gelir. Nitekim "onu tükettim, yordum" anlamında, "Baha tu leke nefsî" denilir. Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha), bir hadisinde Hazret-i Ömer'den bahsederken demiştir. Yani, "O, kendisini yordu ve o, yeryüzündeki meliklerin mallarını aldı" demektir. Kisâî de şöyle der: "Arazîyi peşpeşe ekmenden dolayı onu zayıf düşürdüğünde, 'yine kişi kendisini yorduğunda denilir. Buna göre, ayet-i kerimedeki deyiminin manası, "O helak edecek kadar, nefsini yoran ve tüketendir" şeklinde olur. Ancak ne var ki, tefsircilerin hepsi de, bunun manasının, "O, neredeyse nefsini helak edecek, öldürecek" şeklinde olduğunu söylemişlerdir, ama aslolan, bizim naklettiğimizde. Vahidî de böyle demiştir:

Üçüncü Bahis: Cenâb-ı Hak, "arkalarından " buyurdu. Bu, "onlardan sonra" demektir. Nitekim Arapça'da, "ondan sonra öldü" manasında, denilir. Bunun aslı şuna dayanır: İnsan öldüğü zaman, onun izleri ve eserleri ölümünden sonra bir müddet devam eder. Daha sonra ise silinir ve ismi-sanı kaybolur. Binâenaleyh bir kimsenin ölümü, bir diğerinin ölümünün peşisıra olursa, birincisinin izleri ve alâmetleri silinmeden ölmüş olur. Böylece de, onun eseri üzerine öldüğünü söylemek doğru olur.

Dördüncü Bahis: Ayetteki, "Bu söze inanmazlarsa" ifadesi ile, "Kur'ân" kastedilmiştir. Kâdî şöyle der: "Bu ifâde, Kur'ân'ın hadis (sonradan-mahluk) olduğunu söylemeyi gerektirir ki bu da, Kur'ân'ın kadim olduğunu söyleyenlerin görüşünün yanlış olduğunu gösterir." Buna şu şekilde cevap veririz: "Bu, Kur'ân'ın lafızları manasına hamledilmiştir ki zaten bu lafızlar hadistir."

Beşinci Bahis: Ayetteki "esef", alabildiğine üzülmek demek olup, bunu A'râf Sûresi'ndeki (A'râf, 150) ve (Yusuf, 84) ayetlerinin tefsirinde tafsilatlı olarak açıklamıştık. Bu kelimenin mansup oluşu hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) Bu, mef'ûl-u mutlak olarak mansubtur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in üzüldüğüne, bundan öteki ifâdeler de delâlet etmektedir.

b) Bu, mef'ûl-ü leh olarak mansubtur, yani (esef için) demektir. Bu tıpkı senin, "hayrı istediğim için sana geldim" demen gibidir.

c) Zeccâc, bunun "hâl" makamında olan bir masdar olarak mansub olduğunu söylemiştir.

Altıncı Bahis: Ayetteki ifadesindeki şart cümlesinin cevabının başına gelen fâ'dır. Bu, lafız itibarı ile önce gelmiştir, ama mana bakımından sonradır.

İmtihan İçin Süslenen Dünya

6 ﴿