8"Biz yeryüzünde olan şeylere, oraya mahsus birer zinet verdik ki (insanların) hangisinin daha güzel amel işleyeceklerini ortaya koymak üzere imtihan edelim. Biz elbette onun üstünde olan şeyleri kupkuru toprak yapanlarız". Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır Kâdî şöyle demiştir: "Ayetin, kendinden öncekilerle münasebeti şudur: Allahü teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: "Ey Muhammed, Ben yeryüzünü yaratıp süsledim ve orada, menfaatinize uygun şeyleri çıkarıp yetiştirdim. Orada faydalı şeyleri yaratmamın maksadı, insanları mükellef tutarak, imtihan etmektir. Onlar buna rağmen, inkâr eder ve isyanlarını sürdürürler. Ben yine de bu nimetlerimi onlardan kesmem. Binâenaleyh ey Peygambet, senin de onlar kâfir oluyorlar diye üzülerek, işi onlara hak dine davet etmeyi bırakma noktasına vardırmaman gerekir." Âlimler, ayette bahsedilen "zinet" hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunun, bitkiler ve ağaçlar olduğunu söylemişler; bazıları bunlara, altını, gümüşü ve madenleri ilave etmiş; diğer bazıları da, bütün bunlara, diğer canlıları ilave etmiştir. Bazı alimler de, bu zinet ile insanların kastedildiğini söylemişlerdir. O halde insanlar da yeryüzünün süsüdürler. Velhasıl diyebiliriz ki: Yeryüzünde, madenler, bitkiler ve canlılar olmak üzere üç esâs kaymak (mevâlid-i selâse) var. Bunlardan canlıların en kıymetlisi ise insandır. Kâdî şöyle der: "Evlâ olan, ayetteki bu zinet (süs) tabirine, insanların dâhil olmamasıdır. Çünkü Allahü teâlâ: "Biz yeryüzünde olan şeylere, oraya mahsus bir zinet verdik ki, (insanları) imtihan edelim" buyurmuştur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, imtihan ettiği kimselerin, bu zinete dâhil olmamaları gerekir. Ama diğer canlı ve bitkiler, kendilerinden istifade edilen herşey gibi, bu "zinet" mefhumuna dahildirler." Ayetteki, "oraya" ifadesi, "yeryüzüne" manasınadır. Yeryüzünün, sayesinde güzelleştiği herşeyin yeryüzü için bir zinet olması imkânsız değildir. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın gökyüzünü de, yıldızlarla zinetlemesi, süslemesi gibidir. Cenâb-ı Hakk'ın, (insanların) hangisinin daha güzel amel işleyeceklerini ortaya koymak için..." ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır: Hişam b. Hakem, hadiseler ancak var olduktan sonra, Allah'ın onları bildiğini, bundan ötürü Allah'ın deneme ve İmtihan yapmasının caiz olduğunu söyleyerek, bu hususta şöyle istidlal etmiş: "Eğer Allahü teâlâ, cüz'iyyat (hâdisât) meydana gelmezden önce onları biliyor olsaydı, meydana geleceğini bildiği herşeyin mutlaka meydana gelmesi; olmayacağını bildiği şeyin de, kesinlikle meydana gelmemesi gerekirdi. Aksi halde Allah'ın ilmi, cehalete dönüşmüş olurdu ki, bu imkânsızdır. İmkânsıza götüren herşey de imkânsızdır. Eğer bu gerekli olsaydı, Allah'ın olacağını bildiği şeyi, O'nun mutlaka yapması gerekir ve yapmaması imkânsız olurdu. Yine meydana gelmeyeceğini bildiği şey de, kesinlikle meydana gelmezdi ve Allah onu asla varedemezdi. Bu durumda, Allah'ın asla hiçbirşeye kadir olmaması, aksine mûcib-i bizzat (zâtı gereği mûcib, yani iradesiz) olması gerekirdi. Binâenaleyh o zaman da, kulun birşeyi yapıp yapmama kudreti söz konusu olmazdı. Çünkü Allah'ın, meydana gelmeyeceğini bildiği şeyleri de kulun yapması imkânsız olurdu. Dolayısıyla Allah'ın, hadiseleri, onlar meydana gelmezden önce bildiğini söylemek, Allah'ın rubûbiyyetini, kulun ubûdiyyetini zedeler. Bu ise bâtıldır. Böylece Hak teâlâ'nın, herşeyi, ancak meydana geldikleri zaman bildiği sabit olur. Ancak böyle olması halinde, Allah'ın denemesi, imtihan etmesi söz konusu olabifir ve işte bu durumda, Hak teâlâ'nın, "Onları imtihan etmek için" ifadesini, zahiri manasına göre alırız." Fakat İslâm âlimlerinin büyük bir çoğunluğu bu görüşü imkânsız kabul ederek, şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, ezelden ebede kadar olacak bütün cüz'iyyatı (herşeyi) bilir. Binâenaleyh imtihan ve deneme. Allah hakkında imkânsızdır. Bu kelimeler, ancak şu manada olmak üzere, ayette yer almıştır:" Allahü teâlâ insanlara, aynı muamele başkası tarafından yapıldığında, "imtihan" ve "deneme" denilecek bir muamelede bulunmuştur." Biz bu meseleyi daha önce defalarca anlattık. İkinci Mesele Kâdî şöyle der: "Ayetteki "(insanların) hangisinin ameli daha güzel olacak diye, onları imtihan etmek için" ifadesi, "Allah hangisinin kendisine daha itaatkâr olduğunu ve hizmetini sürdürdüğünü, onların kendilerine göstermek için, onları böyle dener. Çünkü durumu böyle olan cenneti elde eder. Böylece Allahü teâlâ, kendisine isyan edilmesi için değil de, işte bu maksaddan ötürü insanları mükellef tuttuğunu beyân buyurmuştur. Bu da, "Allah insanların bir kısmını cehennem için yaratmıştır" diyenlerin görüşünün yanlış olduğuna delâlet eder." "(Onları İmtihan etmek için)" ifadesinin başındaki lâm, Mu'tezile'ye göre, Allah'ın fiillerinin bir gayeye bağlı lduğunu açıkça gösterir. Âlimlerimiz ise, "Bu imkânsızdır. Çünkü fiilleri maksadlara bağlı olarak yapmak, ancak o maksadları (gayeleri), o fiiller vasıtasıyla elde edebilenler için doğrudur. Bu, Allah'ın âciz olduğu neticesine götürür. Hâlbuki bu, Allah hakkında düşünülemez" demişlerdir. Zeccâc, buradaki eyyühüm kelimesinin mübtedâ olarak merfû olduğunu, ama bunun istifham lafzı olduğunu,manasının da "Biz, bunun mu, yoksa şunun mu daha güzel amel işlediğini görelim diye, imtihan ederiz" şeklinde olduğunu söylemiştir. Cenâb-ı Allah sonra, "Bununla beraber biz, onun üstünde olan şeyleri elbet kupkuru toprak yapanlarız" buyurmuştur. Bununla Allahü teâlâ, yeryüzünü, insanın orada devamlı olarak, nimetler içinde yaşaması için değil de, imtihan ve denemek için süslediğini beyan etmektedir. Çünkü o süsler, oradan giderilecektir. Bunun delili, bu ayetteki, "Biz, onun üstünde olan şeyleri elbet kupkuru bir toprak yapanlarız" ifadesidir. Bunun bir benzeri de, "O (yeryüzünün) üzerinde olan herşey fânidir" (Rahman, 26); "(Allah) yerleri dümdüz bir toprak haline getirecek" (Enbiya. 106) ve "Yeryüzü uzatıldığı zaman"(inşikak, 3) ayetleridir. Buna göre mana, "yeryüzündeki şeyler son bulduktan sonra, mutlaka herkes yaptığının cezasını alacaktır" şeklindedir. Bu ifade, sadece yeryüzünde olan şeylerin helak edileceğinin söylenmesi, sanki yeryüzünün kalacağı vehmini vermektedir. Ama diğer ayetler, yeryüzünün de yok olacağına delâlet etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O gün yer, başka bir yere tebdil olunacaktır" (İbrahim, 48) buyurmuştur. Ebu Ubeyde şöyle der: "Sa'id, yerin üstüdür, yani yeryüzüdür." Zeccâc, bunun üzerinde hiç bitki bitmemiş olan yol olduğunu söyler. Biz bu kelimenin izahını teyemmüm ayetinde yapmıştık. "Cürüz" hakkında ise Ferrâ şöyle der: "Bu, üzerinde bitki olmayan toprak (yer) demektir. Nitekim Arapça'da, "bu toprak, kıraç hale geldi, kıraçtır" denilir. Yine yeryüzünde olan herşeyi yiyip bitirdiği zaman, çekirge, koyun ve deve hakkında, denilir. Yine çok fazla yiyen kadına, insanların kökünü kazıdığı için, denilir. Ayette geçen O "Kıraç toprağa "(Secde. 27) ifadesi de bunun benzeridir. |
﴾ 8 ﴿