12"Sen, bizim ayetlerimiz içinden Kehf ve Rakım ashabının ibrete şayan olduklarını mı sandın? Hani o genç yiğitler mağaraya sığınmıştı ve "Ey Rabbimiz, bize tarafından bir rahmet ver ve işimizde bizim için bir muvaffakiyet hazırla" demişlerdi. Bunun üzerine nice yıllar mağarada, onların kulaklarına perde vurduk, iki zümreden hangisinin bekledikleri gayeyi daha iyi hesap edici olduklarını bilelim diye, sonra da onları uyandırdık". Ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır: Bil ki müşrikler Ashab-ı Kehf Kıssası'ndan dolayı hayrete düşmüş, hadiseyi de, imtihan için Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e sormuşlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "sen onların, sadece bazı ayetlerimizden ötürü şaştıklarını mı sandın? Böyle sanma, çünkü ayetlerimizin hepsi harikulâdedir, Çünkü gökleri ve yeri yaratıp, sonra yeri çeşitli maden, bitki ve canlılarla süsleyip, daha sonra da onu bütün bunlardan boş, ıssız (kıraç) hale getirebilen kimsenin, Ashab-ı Kehf'i üçyüz yıl veya daha fazla uykuda bekletmeye kadir olmasını, onlara merhamet edip, kendilerini muhafaza edebileceğini nasıl akıldan uzak görürler?" demiştir, işte bu ayetlerin, önceki ayetlerle ilgi ve münasebetinirı izahı budur. Allah en iyi bilendir. Biz, Ashab-ı Kehf Kıssası'nın sebebi nüzulünü,.(İsra, 85) ayetinin de sebeb-i nüzulü olarak zikretmiştik. Muhammed b. İshak, bu kıssanın sebeb-i nüzulü olan hadiseyi genişçe anlatarak şöyle demiştin Nadr b. Haris, Kureyş'in şeytanlarından, kötü kimselerinden idi. O, Allah'ın Resulüne eziyet eder, düşmanlık beslerdi. Hira"ya gidip, oradan (İran efsânelerinden) Rüstem ve İsfendiyâr Hikâyelerini öğrendi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir topluluk içine oturduğunda, Allah'tan bahsederdi. Etrafındakilerine, geçmiş ümmetlerin başına gelen hâdiseleri anlatırdı. Hazret-i Peygamber o topluluktan ayrılınca; Nadr, hemen, onun yerini alıp şöyle derdi: Vallahi ey Kureyşliler, ben ondan daha güzel (hikâyeler) anlatırım. Gelin, ben size onun sözlerinden daha güzelini söyleyeyim" diyor ve onlara İran krallarının efsanelerini anlatıyordu. Daha sonra Kureyşliler onu ve beraberinde Utbe b. Ebî Mu'ayt'ı, Medine'deki yahûdî âlimlerine gönderip, onlardan, "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ve onun durumunu sorun. Onlara, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sözlerini nakledin. Zira onlar önceki kitap sahipleridir. Dolayısıyla onlar bizim bilmediklerimizi de bilirler" dediler. Bunun üzerine onlar, çıkıp Medine'ye geldiler ve yahûdî âlimlerine Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in durumunu sordular. Onlar da, "Ona şu üç şeyi sorun: a) Asırlar önce gidip kaybolan o gençlerin (Ashab-ı Kehf'in) durumunu sorun. Çünkü bunların kıssası enteresandır. b) Doğu-batı her yere ulaşabilen o seyyahın hadisesini sorun. c) Ona ruhu ve ruhun ne olduğunu sorun. Eğer o size, bunların cevabını verirse, bilin ki peygamberdir. Aksi halde, peygamber olduğunu uyduran birisidir" dediler. Nadr ve arkadaşı Mekke'ye dönünce, Kureyş'e: "Biz, bizimle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında kesin hükmü ortaya çıkaracak birşeyi getirdik" dediler ve yahûdîlerin söylediklerini onlara haber verdiler. Kureyş, Resûlullah'a gelip, bu soruları sordular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "inşaallah" demeden, "sorduklarınıza, yarın cevap veririm" dedi. Bunun üzerine Mekkeliler çekip gittiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), O'nların sorduğu şeylerin cevabını, onbeş gün bekledi. Böylece Mekkeliler, onun hakkında ileri geri konuşmaya başladılar ve "Muhammed bize 'yarın' dedi ama, bugün onbeşinci gün. Galiba bu ona zor geldi" dediler. Derken Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Peygamber'e Kehf Sûresi'ni getirdi ki bu sûrede Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Peygamber'i, Mekkeliler iman etmiyorlar diye üzüldüğünden ötürü kınaması, o gençlerin (Ashab-ı Kehf) ile o seyyahın haberi vardır. "Kehf", dağdaki büyük ve geniş oyuk (mağara) demektir. Bunun küçüğüne "gâr" denir. Ayette bahsedilen "Rakîm" ile ilgili birkaç görüş vardır: 1) İkrime, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kur'ân'da geçen kelimelerin hepsinin manasını bilirim, ancak şu dört kelime hariç: Bunlar "gislîn, henân, evvâh ve rakîm kelimeleridir." 2) İkrime'nin rivayetine göre, İbn Abbas (radıyallahü anh)'a, "rakim'in ne olduğu sorulduğunda o: "Ka'b, bunun Ashab-ı Kehf'in çıkıp gittikleri memleketleri olduğunu iddia ediyor" demiştir. Süddî de bu görüştedir. 3) Sa'îd b. Cübeyr ve Mücâhid ise, "Rakîm, taş levhadır" demişlerdir. Bunun, o mağaranın kapısında asılı olup üzerinde Ashab-ı Kehf'in isimleri ile kıssaları yazılı olan kurşun bir levha olduğu da söylenmiştir. Bu, bütün me'ânî ile Arapça âlimlerinin görüşüdür. Bunlar şöyle demişlerdir: "Rakîm, kitap (yazma) manasınadır. Bunda asıl olan da, yazılmış olmasıdır. Daha sonra bu kelime, fa'îl veznine dönüşmüştür. Binâenaleyh "rakîm", yazmak demektir. Hak teâlâ (Mutaffifin. 20) ifadesi de, kitabün mektubun (yazılmış kitap) manasınadır." Ferrâ şöyle der: "Rakîm, Ashab-ı Kehf'in isimlerinin ve özelliklerinin yazıldığı bir levhadır. Biz, onların isimlerinin buraya rakamlanmış (kazınmış) olduğundan ötürü buna "rakîm" dendiğini sanıyoruz." İnsanların, Ashab-ı Kehf'in hadiselerini, mağaranın bulunduğu dağın bir tarafına kazıyıp yazdıkları söylenmiştir. buyruğu ile, Bizim mahlûkatımızın değişik halleri nazar-ı dikkate alındığında, bunların yanında onların hadiselerinin (daha) enterasan olduğunu mu sanıyorsun Böyle sanma, çünkü o hâdise, bunların yanında enteresan değildir" manası kastedilmiştir. Ayetteki aceben kelimesi, mef'ûl manasında bir masdar olup, ifadenin takdiri, "Onlar, kendilerinden dolayı hayrete düşülmüş oldular" şeklindedir. Binâenaleyh, onların bu hali, masdar ile ifade edilmiştir. Ve, mef'ûl-i bih durumunda olan onlar masdar (aceben) ile ifade edildiler. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Hani o genç yiğitler mağaraya sığınmıştı" buyurmuştur. Buradaki iz edatının, takdirinde olarak kendinden önceki hasibte fiiline taalluk etmesi caiz değildir. Çünkü onlarla Hazret-i Peygamber arasında çok uzun zaman bulunmaktadır. Binâenaleyh, hasibte'nin ifade ettiği zan ve sanma fiili, onların, mağaraya sığındığı o zamana, o vakte taalluk etmez. Tam aksine İz edatı, hazfedilmiş olan bir kelimeye taalluk eder ki, buna göre ifadenin takdiri "o, zamanı hatırla, hani..." şeklinde olur. Buna göre bu ifadenin manası, "onlar oraya vardılar ve orasını kendilerine barınak edindiler" şeklinde olur. Ve bunun akabinde de "Ey Rabbimiz, bize tarafından bir rahmet ver" dediler. Yani, "rahmetinin hazinelerinden ve lütuf ve ihsanın celâlinden olmak üzere bize rahmet ver" demektir. Rahmet, marifetullaha, sabra, rızka ve düşmandan emin olmaya iletilmeleridir. Onların "tarafından" şeklindeki sözleri, o rahmetin azametini, ululuğunu ve yüceliğini gösterir ki bu da, rahmetin, Allah'ın lütfuna ve engin cömertliğine uygun olması demektir. "ve hazırla" ifadesi ise, "ıslâh et" demektir. Bu senin, "Heyyetu'l-emre fe teheyye'e" "işi düzelttim, ıslâh ettim, o da düzeldi" deyiminden alınmıştır "işimizde bizim için bir muvaffakiyet" ifadesine gelince, reşed ve reşâd "dalâl" (sapıklık, sapma)nın zıddıdır. Bu ifadenin tefsiri hususunda şu iki izah yapılmıştır: a) İfadenin takdiri, "Bizim için, muvaffakiyetli bir iş hazırla. Böylece biz de onun sayesinde, doğruya ulaşmış ve hakka vasıl olmuş kimseler olalım" şeklindedir. b) Bunun takdiri, "işimizi tastamam, kolay kıl, kotaylaştır" demektir. Bu senin, "re'aytu minke reşedan" "Senden hep iyilik, kolaylık, güzellik gördüm" demen gibidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onların kulaklarına perde vurduk" buyurmuştur. Müfessirler, bunun manasının, "Biz onları uyuttuk" şeklinde olduğunu söylemişlerdir ki. Bunun takdiri, "Biz onların kulaklarına, onları uyandıracak seslerin, kulaklarına ulaşmasına mani olacak perdeler vurduk" şeklindedir ki, bu da "Biz onların kulaklarına perde vurduk" demektir. Ancak ne var ki burada, mef'ûl durumunda olan "hicâb-perde" kelimesi hazfedilmiştir. Nitekim, Arapça'da, "hanımının (kabrinin) üzerine kümbet yaptı" manasında, "Benâ alâ imreatihî" denilmesi gibidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların kulaklarına bu perdeyi, mağarada vurduğunu beyan buyurmuştur ki, buna göre (mağara) kelimesi, mekân zarfı olur. O'nun, "nice yıllar" ifadesi de, zaman zarfıdır. Ayetteki (......) ifadesiyle ilgili iki bahis vardır: Birinci Bahis: Zeccâc şöyle der: "Burada adeda kelimesinin zikredilmesi, bu yılların çok ve uzun olduğunu göstermek içindir. Sayılan her şey hakkında "aded" kelimesi getirilir ve o, onunla vasfedilirse, onun çok olduğu murad edilir. Çünkü az olduğunda, onu saymadan da miktarı anlaşılır. Ama çok olduğunda, saymaya ihtiyaç duyulur. Binâenaleyh sen, "Günlerce kaldım" dediğinde, bununla kesreti, çokluğu murat etmiş olursun." İkinci Bahis: Adeden kelimesinin mansub olması hususunda şu iki izah yapılmıştır: 1) Bu, (o yıllar) kelimesinin sıfatıdır. Buna göre ifadenin takdiri, "sayılı olan yıllar" şeklindedir. Bu, Ferrâ ve Zeccâc'ın görüşüdür. Buna göre, bu ifade hakkında, şu iki tür takdir caiz olur: a) Muzâfın hazfedilmesı; b) İsm-i mef'ûlün masdar ile ifade edilmiş olması. 2) Zeccâc, bu ifâdenin, mef'ûl-i mutlak olarak mansub olmasının caiz olacağını da ileri sürmüştür. Buna göre ifadenin takdiri, "sayıyla sayılacak olan" şeklindedir. Ashab-ı Kehf'in Diriltilmeleri Daha sonra, Cenâb-ı Hak, "iki zümreden hangisinin, bekledikleri süreyi daha iyi hesap edici olduklarını bilelim diye, sonra da uyumalarından sonra, onları uykularından uyandırdık" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: Kelimesinin başındaki lâm, lâmu'i-garad, tafîl sebep, illet ve gaye lâmıjdır. Binâenaleyh bu, Allah'ın fiillerinin bir maksada bağlı olarak meydana geldiğine delâlet eder ki, bu husustaki izahımız daha önce geçmişti. Bu ifadenin zahiri, Allahü teâlâ'nın, böyle bir bilgiyi elde etmek için onları uyandırdığını iktiza etmektedir. Bu durumda bu mesele, Allahü teâlâ'nın, hadiseler meydana gelmeden önce onları bilip bilmediği hususuna varıp dayanır. Bu cümleden olarak Hişâm: "Allahü teâlâ hadiseleri, ancak onlar meydana geldiğinde bilebilir" denmiş ve bu ayetle istidlal etmiştir ki bu husustaki açıklama daha önce geçmişti. Kur'ân-ı Kerim'de benzeri ifadeler pek çoktur. Bu sûrede geçenler ise, bu ayetler cümlesindendir. Bakara Sûresi'ndeki (Bakara. 143) Âl-i İmrân'daki (Al-i imran, 142) ayetleri de bunlardandır. Yine, Cenâb-ı Hakk'ın (kehf,7) ve (Muhammed, 31) ayetleri de bu anlamdadır. (......) ifadesinin başındaki eyyü kelimesi, mübtedâ olarak merfû, ahsa kelimesi de, onun haberidir. Bu cümlenin tamamı da, fiilinin müteallakıdır. İşte bundan dolayı, fitli ifadesinin lafzında âmil olamamış, tam aksine bu ifade, merfûiyyet üzere kalmıştır. Bunun bir benzeri de, meselâ senin "git ve onlardan hangisinin kalktığını öğren" demen gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Sor kendilerine: Onlardan hangisi bunun avukatı olacak?" (Kalem 40) ve "Sonra her ümmetten (Kalem. 40) ve "Sonra her ümmetten hangisi rahman olan (Allah 'a) karşı daha ziyade asi ve cüretkâr olmuşsa muhakkak ve muhakkak ayırıp atacağız"(Meryem, 69) buyurmuştur. Bu kelime, meçhul siğasıyla li-yu'leme şeklinde de okunmuştur ki, buna göre şu iki incelik söz konusu olur: a) Böyle olması halinde, Allah'a yeni bir bilginin nisbet edilmesi gerekmez; tam aksine mana, "Bu bilgi, bazı kimseler için hasıl olsun diye onları uykularından uyandırdık" şeklinde olur. b) Böyle okunması halinde, eyyü kelimesi, lafzan mansûb olması gerekir. Ancak ne var ki, birisi şöyle diyebilir: Müşkillik henüz devam etmektedir. Çünkü eyyü kelimesinin merfu olması, yu'leme fiilinin kendisine isnâd edilmesi sebebiyle değil, mübtedâ olmasından dolayıdır. Bu müşkile, birisi cevap vererek şöyle diyebilir: "Tek bir ma'mûl üzerinde iki âmilin müessir olması imkânsız değildir." Çünkü nahvî âmillerin, birtakım alâmetleri ve işaretleri bulunmaktadır. Binâenaleyh, pekçokaynı şey hakkında küçük tanıtıcının bulunması sakıncalı değildir. Allah en iyisini bilendir. Alimler bu iki grubun kim olduğunda ihtilaf etmişlerdir: 1) Bu cümleden olarak Atâ, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, "Bununla, (gençlerin bulunduğu) o şehre sırayla kral olanlar kastedilmiştir. Binâenaleyh, krallar bir grup, Ashab-ı kehf de bir grup kabul edilmiştir" dediğini rivayet etmiştir. 2) Mücâhid, "Her iki grup da gençlerden meydana gelmiştir. Çünkü mağaradakiler uyandıklarında, ne kadar süre uyumuş oldukları hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar eğleştiniz?" (Bazıları) "Bir gün, yahut bir günden az eğleştik" dediler. (Diğerleri de) "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilendir" (Kehf, 19) ifadesidir. Binâenaleyh, iki hizip bu ikisidir; "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilendir" diyenler de, onların orada uzun süre kaldığını bilenlerdir. 3) Ferrâ, "Bu iki grup da, Ashab-ı Kehf zamanında yaşamış ve onların uykuda kaldıkları süre konusunda ihtilaf etmiş olan müslümanlardandır" demiştir. Ebu Ali el-Farisî şöyle der: "Ayetteki ahsa kelimesi, ism-i tafdil değildir. Çünkü bu kalıbın, sülâsî mücerred fiillerin dışından gelmesi caiz değildir. Şeklindeki ifadelere gelince, bunlar şaz kabilinden olan kullanışlardır. Şaz ifadelere ise kıyas yapılmaz. Daha doğrusu, doğru olan şudur: Buradaki ahsa kelimesi, mazi fiil olup, eyyü mübtedâsının haberidir. Mübteda ve haber ise, li-na'leme fiilinin mef'ûlü. emedâ kelimesi de ahsa fiilinin mef'ûl-ü bih'idir. ifadesinde mâ da, masdariyye mâ'sı olup, kelamın takdiri, "Onların kalışlarının zamanını saydı" şeklinde olur. Netice olarak kelamın takdiri, "Bu iki hizipten hangisinin bu bekleyişin müddetini daha iyi sayacağını bilelim diye" şeklindedir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın "Allah onu saymıştır" (Mücadele, 6) "Her şeyi sayı ile saymıştır için, 28) ayetleridir. Sufi ulemanın, "keramet" görüşünün doğruluğuna, bu ayetle istidlal etmişlerdir ki, bu apaçık bir istidlaldir. Biz bu meseleyi burada, tafsilatlı bir biçimde ele alacağız. Bu sebeple biz diyoruz ki: Kerametin caiz olduğunu gösteren delillere girmeden önce şu mukaddimeyi sunma ihtiyacını duymaktayız: Birinci Mukaddime: Bu mukaddime, "velfnin ne olduğunu beyan hususundadır. Bu sebeple biz diyoruz ki, burada şu iki izahı yapmak gerekir: a) Bu kelimenin, tıpkı alîm ve kadîr gibi ism-i failin mübalağa vezinlerinde olmasıdır. Buna göre "velî", araya hiçbir günah girmeksizin, taatları birbirine eklenen ve birbirinf takip eden kimse demektir. b) Bu kalıbın, tapkı katil ve cerîh kelimelerinin, makûl ve mecruh manalarına olması gibi, mef'ûl manasıncja olmasıdır. Buna göre velî, Cenâb-ı Hakk'ın, korumasına aldığı ve onu, her türlü günah nevinden koruduğu; kendisine itaata muvaffak kılmayı sürdürdüğü kimsedir. Bil ki bu isim, Allahü teâlâ'nın (Bakara, 257); (A'râf, 196) (Bakara, 286) "Bunun sebebi şudur. Çünkü Allah şüphesiz iman edenlerin velisidir. Kâfirlere gelince, onların velisi yoktur" (Muhammed, 11) ve (Mâide, 55) ayetlerinde anlatılan mananın aynısıdır. Ben derim ki: Arapça'da "velî" kelimesi, yakın olan demektir. Buna göre kul, tartlarının çokluğu, ihlasının fazlalığı sebebiyle Allah'a yaklaşıp; Rab Teâlâ da rahmet, lütuf ve ihsanıyla ona yaklaştığında, işte o noktada velîiik tahakkuk eder. İkinci Mukaddime: Bir insanın elinde harikulade bir fiil meydana geldiğinde bu, ya bir iddia ile ilgili olarak meydana gelmiş olur, ya da böyle olmaz. 1) Bir iddiadan dolayı meydana gelen birinci kısma gelince, bu iddia, ya ulûhiyyet, yahut nübüvvet, veyahut velayet, veyahut da sihir ve şeytana itaat davası olur. Binâenaleyh, böylece bu dört kısım olmuş olur. Birinci Kısım: Bu kısım, ulûhiyyet iddiasında bulunmadır. Âlimlerimiz, hiçbir muaraza olmaksızın, ulûhiyyet iddiasında bulunan kimsenin elinde harikulade hallerin zuhur etmesini caiz görmüşlerdir. Rivayet edildiğine göre Firavun, ulûhiyyet iddiasında bulunmuş ve onun elinden, harikulade şeyler zuhur etmiştir. Bu tür şeyler, Deccâl için de nakledilmiştir. Âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Bu, olabilir. Çünkü onun şekli ve şemaili (tutumu), onun yalancı olduğunu zaten gösterir. Binâenaleyh, onun etinde harikulade hallerin zuhur etmesi, herhangi bir karışıklığa sebebiyet vermez. İkinci Kısım: Peygamberlik iddiasında bulunmak demek olan bu kısım da ikiye ayrılır: Çünkü bunu iddia eden ya doğru söylemektedir, ya da yalancıdır. Eğer doğru söylüyorsa, onun elinden harikulade hallerin zuhur etmesi vacip olur. Bu, peygamberlerin nübüvvetinin doğruluğunu kabul eden herkes arasında "müttefekun aleyh" bir meseledir. Eğer yalancı ise, onun elinden harikulade hallerin zuhur etmesi caiz olmaz. Faraza zuhur etse bile mutlaka onda muarız bir durumun bulunması gerekir. Üçüncü Kısım: Bu kısım, velayet iddiasında bulunmak ve velîlerin keramet sahibi olduklarını iddia etmektir. Alimler velînin hem keramet iddia etmesinin caiz olup olmaması, hem de o kerametin, onun iddiasına uygun olarak gelip gelmemesi hususunda ihtilaf etmişlerdir. Dördüncü Kısım: Ki bu, sihir ve şeytana itaat iddiasıdır, biz ehl-i sünnete göre, böylesi kimselerin elinden harikulade hallerin zuhur etmesi caiz olduğu halde, Mutezilo'ye göreyse caiz değildir. 2) Herhangi bir iddia olmaksızın, bir kimsenin elinden harikulade hallerin zuhur etmesidir. Binâenaleyh bu insan ya salih, Allah'ın razı olduğu bir kimsedir; veyahutda kötü, günahkâr bir kimsedir. Birincisi, böylesi salih ve veli kulların, kerameti olduğunu söylemedir. Alimlerimiz bunun caiz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Mutezile'den Ebul-Huseyn el-Basrî ile talebesi Mahmud el-Harezmî hariç, bunu kabul etmemişlerdir. Allahü teâlâ'dan uzak olan bazı kimselerden harikulade hallerin zuhur etmesine gelince, işte, buna da "istidrâc" ismi verilmiştir. Bu iki mukaddime hususundaki ayrıntılı açıklamamız işte budur. Keramet Hakkında Nakli ve Akli Deliller Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki: Veli kulların kerametlerinin caiz olduğuna, Kur'ân, hadis, eser ve aklî deliller delâlet etmektedir. Kur'ân'a gelince, bu hususta bize göre delil olabilecek pekçok ayet bulunmaktadır: Birinci Delil: Hazret-i Meryem kıssasıdır. Ki biz bunu, Al-i İmrân Sûresi'nde açıklamıştık. Binâenaleyh, tekrarlamıyoruz. İkinci Delil: Ashab-ı Kehf Kıssası ve onların, 309 (üçyüzdokuz) yıl gibi bir süre içinde, her türlü kötülüklerden, afetlerden uzak bir biçimde diri kalmaları ve Allahü teâlâ'nın onları, güneşin ısısından koruyup muhafaza etmesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Görürdün ki güneş doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yönelir, battığı vakit de onların sol yanım kesip giderdi. Kendileri ise, oranın geniş bir yerinde idiler. Sen onları uyanık kimseler sanırsın. Halbuki onlar, uyuyorlardı" (Kehf, 17-18) buyurmuştur. Bazı kimseler de bu mesele hususunda Cenâb-ı Hakk'ın "Nezdinde kitaptan bir ilim olan (zât), "Ben dedi, gözün sana dönmeden evvel onu sana getiririm" (Neml, 40) ayetine tutunmuşlardır. Biz, katında kitap ilminin bulunduğu o kimsenin, Süleyman (aleyhisselâm) olduğunu açıklamıştık. Binâenaleyh bu istidlal düşer. Kadî buna şu şekilde cevap vermiştir: "Onların içinde veyahut da o zamanda, kendisinde bir ilim bulunan bir nebinin mutlaka bulunması gerekir. Çünkü bunda da, diğer mucizeler gibi, harikulade bir durum vardır." Biz diypruz ki: Bu hadisenin, herhangi bir peygamber için mucize olması imkânsızdır. Çünkü onların uykuya yönelmesi, harikulade bir iş değildir ki, bu bir mucize kabul edilsin! Zira halkın bu olayda onları tasdik edebilmeleri için, bu uyku boyunca yaşayıp o vakit kalkanların 309 sene önce uyumuş olan o kimseler olduklarını bilmeleri gereklidir. Halbuki bu şartların hiçbiri tahakkuk etmemiştir. Binâenaleyh bu hadiseyi, herhangi bir peygamber için mucize kabul etmek imkânsızdır. Geriye, bunun velî kullar için bir keramet ve onlar için bir ihsan kılınmış olması durum kalır. Hadislerden Deliller (Zahid Cüreyc) 1) Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den gelen ve Sahîhayn'de yer alan bir hadise göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şu üç kimse hariç, beşikte hiç kimse konuşmamıştır. Meryem oğlu îsâ, Abid Cüreyc zamanındaki bir çocuk ve başka bir çocuk. Hazret-i İsa'ya gelince, siz onu tanıyorsunuz. Cüreyc ise, Isrâiloğulları arasında abid bir kimse idi. Ve onun annesi vardı. O bir gün namaz kılıyordu. Derken annesi oğlunu arzuladı da, "Ey Cüreyc" dedi. Cüreycde, "Ey Rabbim, namazımı mıhlayım, yoksa annemi mi göreyim?" dedi. Sonra namazına devam etti. Derken, annesi onu ikinci kez çağırdı. Cüreyc, yine aynı şeyi üç defa tekrarladı. Cüreyc namaz kılıyordu, annesi ise onu çağırıyordu. Bu durum, annesinin zoruna gitti. Bunun üzerine annesi, "Ey Allahım, ona zinakâr kadınları göstermeden onun canını alma" diye beddua etti. O yörede zinakâr bir kadın vardı. Bunun üzerine o kadın, İsrâiloğullarına, "Ben Cüreyc'i yoldan çıkarayım da, o zina etsin" dedi ve onun yanına vardı, ama muvaffak olamadı. Orada bir çoban vardı; geceleyin, onun manastırının duvarının dibinde barınırdı. O kadın, Cüreyc'den kâm alamayınca, bu sefer, o çobandan kâm almayı istedi ve yaptı. Derken onun bir çocuğu oldu; sonra da o kadın, "Bu çocuğum, Cüreyc'dendir" dedi. Bunun üzerine Isrâiloğulları o kadının yanına geldiler ve Cüreyc'in manastırını parçaladılar, ona sövüp saydılar. Derken o. namazı kılıp duâ ettikten sonra, -ki Ebu hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Cüreyc'in, "Ey çocuk, baban kimdir?" deyip, eliyle ona vurduğunu naklederken, ben Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i görür gibi oluyorum" demiştir.- İşte Cüreyc böyle sorunca, çocuk, "Çobandır" cevabını verir. Bunun üzerine İsrâiloğulları yaptıklarına bin pişman olur ve Cüreyc'den af dileyerek, "Biz senin manastırını altın ve gümüşten yapacağız" derler, o ise bunu kabul etmeyerek, manastırını ilk hali üzere yapar." "Diğer çocuğa gelince, bu da şöyledir: Bir kadının, emzikte bir çocuğu vardı. Derken kendisine, güzel görünümlü ve yakışıklı bir delikanlı uğrar. Bunun üzerine o kadıncağız, "Allahım, benim çocuğumu da böyle yap!" deyince, memedeki çocuk, "Allahım, sen beni böyle yapma" der. Sonra o kadına, halkın, hırsız ve zinakâr olduğunu, bundan dolayı da ceza görmüş olduğunu söyledikleri bir kadın uğrar. Bunun üzerine kadın da, "Allahım, sen benim oğlumu bu şekilde yapma" der, buna mukabil çocuk da, "Allahım, beni onun gibi yap" der. Bunun üzerine annesi ona, bu hususta niye böyle dedin? deyince, o çocuk "O gördüğün genç, zorbalardan bir zorba idi. Ben onun gibi olmayı istemedim. Bu kadın ise, zina etmediği halde onun zina ettiği, hırsızlık yapmadığı halde hırsızlık yaptığı söylenen, her seferinde de, "Allah bana yeter" diyen bir kadındır" der, " 2) Bu, mağarayla ilgili haber olup, bu da sahih hadis kitaplarında meşhur olan bir haberdir. Zührî'nin, Salim'den, Salim'in de İbn Ömer'den rivayetine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: "Sizden önceki bir zamanda üç kişi yolculuğa çıkar. Derken, gece karanlığı çökünce, onlar bir mağaraya sığınırlar. Oraya girdiklerinde, dağdan büyük bir kaya parçası yuvarlanır ve mağaranın kapısını tıkar. Bunun üzerine onlar, "Allah'a yemin olsun ki, sizi bu kaya parçasından ancak, salih amellerinizi zikrederek, Allah'a dua etmeniz kurtarır" derler. Derken onlardan birisi şöyle der: "Benim, ihtiyar ana-babam vardı. Ben, onlardan önce akşam sütümü içmezdim. Derken onlar bir gün bir ağacın gölgesinde uyuyakalmışlardı. Ben ise, onların yanıbaşından ayrılmadım. Onların, içecekleri sütü akşamleyin sağarak onlara getirdim. Derken, onları yine uyur buldum. Ne onları uyandırmak ne de onlardan önce sütümü içmek istedim. Elimde süt bardağı olduğu halde, fecir doğuncaya kadar ayakta olarak onların uyanmasını bekledim. Nihayet uyandılar ve sütlerini içtiler. Allahım, eğer ben bunu senin rızan için yaptımsa, kaya parçasından dolayı içine düştüğümüz bu sıkıntıdan bizi kurtar." Bunun üzerine, tam çıkmalarına imkân vermeyecek biçimde, kaya parçası biraz aralandı. Sonra diğer genç şöyle dedi: "Benim amcamın bir kızı vardı. Ben onu çok seviyordum. Derken ondan kâm almak istedim. Ama o, kaçındı benden. Bir yıl o, geçim sıkıntısına düştü. Bunun üzerine benim yanıma gelince ben ona, onunla başbaşa kalmam mukabilinde büyük bir mal verdim. Onu tam elde edeceğim zaman o, "Senin, bu mührü (bekâret mührü) haksız yere (nikâhsız olarak) bozman caiz olmaz" dedi. Bunun üzerine ben bu işten kaçındım ve onu verdiğim mal ile başbaşa bıraktım. Allahım, eğer ben bunu senin rızan için yaptıysam, içine düştüğümüz bu sıkıntıyı bizden gider." Bunun üzerine kaya biraz daha aralanır, ama onlar oradan yine de çıkamazlar." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sözüne devamla şöyle der: "Bunlardan üçüncü genç, "Allah'ım, ben ücret mukabilinde işçi çalıştırıyordum. Onlara ücretlerini de veriyordum. Ancak onlardan birisi ücretini almadan çekip gitti. Bunun üzerine ben onun parasını değerlendirdim, bu paradan pekçok mal, mülk meydana geldi. Derken, bir müddet sonra o adam çıkageldi ve "Ey Allah'ın kulu ücretimi ver" dedi. Bunun üzerine ben de ona, "Şu gördüğün koyun, deve ve köle, senin ücretinin bir mahsulüdür, ondan elde edilmiştir" dedim. Buna mukabil o, "Ey Allah'ın kulu, benimle alay mı ediyorsun?" dediğinde ben, "seninle alay etmiyorum" dedim. Bu cevap üzerine o, bütün bu malları aldı. Allah'ım, ben bunu eğer senin rızân için yaptıysam içinde bulunduğumuz sıkıntıyı bizden gider" dedi. Derken kaya parçası mağaradan ayrıldı; onlar da oradan çıkıp yollarına devam ettiler." Buhâri, İcâre 12. Bu, müttefekun aleyh, sahih hasen bir hadistir. 3) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Saçı-başı dağınık, üstü-başı toz içinde, vücudunun üst ve altını örtmek için sadece iki eski esvabı olan ve kendilerine önem verilmeyen nice kimseler vardır ki, eğer onlar Allah'a yemin etse, Allah onu yalancı çıkarmaz" Tirmizi, Mevahib, 55 (V/693); Müslim, bir 138. (yani istediklerini verir) hadisidir. Hazret-i Peygamber, o kimsenin, kendisi için Allah'a yemin etmiş olduğu şeyteri muayyen olarak belirtmemiş, mutlak bırakmıştır. 4) Said İbnu'l-Müseyyeb, Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir gün, bir adam sırtına yük yüklemiş olduğu bir öküzü sürüyordu. Derken öküz ona dönerek, "Ben bunun için yaratılmadım. Ben ancak, ziraat ve tarla sürmek için yaratıldım" der. Bunun üzerine orada bulunanlar, "sübhânellah! konuşan bir öküz!?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), buna hem ben, hem Ebu Bekir, hem de Ömer (radıyallahü anh) iman ettik" der.' Müslim fezaili"s-sehabe, 13 (4/1857). 5) Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir gün bir adam, buluttan şöyle bir ses veya gök gürültüsü duyar- "Falancanın bahçesini sula!" O adam şöyle anlatır: "Ben o bahçeye vardığımda, orada bulunan birisiyle karşılaştım ve ona "Adın ne?" dediğimde o, falan oğlu falan oğlu filânca" dedi. Ben ona, "Sen bu bahçeyi biçtiğinde onu ne yapıyorsun?" dedim. O, "Bunu niçin sordun?" dediğinde ben, "Ben buluttan "Falancanın bahçesini sula!" diyen bir ses duydum" dedim. Madem ki sen bunu sordun söyleyeyim, ben bunu üç kısma ayırıyorum. Üçte birini ben ve ailem için, üçte birini fakirler ve yolcular için, üçte birini de bu bahçeme harcıyorum" diye cevap verdi." Müslim, Zühd, 45 (4/2288). Asardan olan delile gelince, biz İşe, hulefâ-i râşidînden zuhur ettiği söylenen kerametlerle işe başlayalım, daha sonra da diğer sahabilerden zuhur edenleri ele alalım: Hülâfâ-ı Râşidîn'in Kerametleri 1) Ebu Bekr (radıyallahü anh)'e gelince, meselâ şu onun kerametlerindendir: "Hazret-i Ebu Bekrin cenazesi Hazret-i Peygamberin kabrinin kapısına kadar götürülüp ve "Selâm olsun sana. öy Allah'ın Resulü, kapıdaki Ebu Bekr'dir" diye nida edildiğinde, birden kapı açılır ve kabirden ansızın gelen bir ses, "Seveni onu sevenin yanına koyun" der. Hazret-i Ömer'e gelince, ondan pek çok keramet zuhur etmiştir. Bunlardan birisi, rivayet edilen şu husustur: O bir ordu yollamıştı. Ordunun başına da, ismi Sâriye İbn el-Husayn olan bir kimseyi emir tayin etmişti. Hazret-i Ömer cuma günü hutbe okurken, minberin üzerinde bulunduğu sırada, hutbesinde, "Ey Sariye, dağa dağa! (dağ tarafını tut!)" diye bağırır. Ali İbn Ebî Talib (radıyallahü anh) şöyle der: "Ben bu sözün hangi günde söylendiğini yazdım." Derken, ordunun öncü kuvvetlerinin temsilcisi çıkagelir ve "Ey mü'minlerin emiri, biz cuma günü hutbe zamanında savaşıyorduk. Karşı taraf bizi hezimete uğratmıştı. Bir de ne görelim, "Ey Sariye, dağa dağa!" diye bağıran bir insan. Bunun üzerine biz sırtımızı dağa verdik. Neticede Allah kâfirleri hezimete uğrattı ve biz, o sesin bereketi sebebiyle büyük bir ganimet elde ettik" der. Va'zu nasihat edenlerden birisi, bunun Hazret-i Peygamber'e ait bir mucize olduğunu; zira O'nun, Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer'e, "siz, benim kulağım ve gözüm gibisiniz" dediğini; binâenaleyh, Hazret-i Ömer, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gözü gibi olunca, hiç şüphesiz, o kadar uzaktaki şeyleri görebilmiştir" demiştir. 2) Rivayet edildiğine göre Mısır'daki Nil Nehri, cahiliyye çağında, her yıl bir defa akmaz ve dururmuş. Derken ona, güzel bir kız kurban ederlermiş. İslâmiyet gelince, Amr İbnu'l-As, bu hadiseyi Hazret-i Ömer'e bildirdi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer de bir tuğla üzerine, Nil, eğer Allah'ın emri ile akacaksan, ak! Yok eğer, kendi buyruğunla akacaksan, bizim sana ihtiyacımız yok" diye yazar ve o tuğlayı Nil'e atar. O da bunun üzerine hiç durmaz ve akıverir. 3) Medine'de bir deprem olmuştu. Hazret-i Ömer kamçısını yere vurup, "Allah'ın zniyle dur!" dedi. O da durdu. Ve artık, bundan sonra Medine'de zelzele görülmedi. 4) Medine'nin kimi av ve bahçelerinde yangın meydana gelir. Bunun üzerine Hazret-i Ömer bir tuğla üzerine "Ey ateş, Allah'ın izniyle sön!" diye yazar ve onu, yanan yere atar. Derken orası, o anda söner. 5) Rivayet olunduğuna göre, Rum kralının elçisi Hazret-i Ömer'e gelir ve evini sorar ve o, onun evinin, kralların köşkleri gibi olduğunu tasavvur eder. Bunun üzerine onlar, "onun böyle bir şeyi yoktur. O, sahrada kerpiç döküyor" derler. O sahraya gelince, Ömer (radıyallahü anh)'i, kamçısını başının altına koymuş ve uyur vaziyette bulur. Elçi buna şaşar ve: "Doğu ve batıdakiler, bu insandan çekinirler. Hâlbuki bunun durumu bu!" der, sonra da kendi kendine, "Ben bunu yapayalnız bulmuşken öldüreyim de insanları ondan kurtarayım" der, kılıcını kaldırınca, Allahü teâlâ da, oradan iki astan çıkarıverir ve o iki aslan o adama saldırır. Bunun üzerine o, elinden kılıcı atar. O esnada da Hazret-i Ömer uyanır ve hiçbir şey görmez. Bunun üzerine Hazret-i Ömer ona durumu sorunca, o ona bu hadiseyi anlatır. Derken müslüman olur. Ben derim ki: Bu hadiseler, ahâd haberlerle rivayet edilen hadiselerdir. Ama burada, tevatür ile bilinen şöyle bir gerçek vardır: Hazret-i Ömer, dünya ziynetinden uzak, her türlü aşırılık ve zorakiliklerden uzak olduğu halde, doğu ve batıya hâkim olmuş, kralları ve devletleri altüst etmiştir. Şayet sen, tarih kitaplarına bakacak olursan, Hazret-i Âdem zamanından o ana kadar Hazret-i Ömer'e müyesser olanın hiç kimseye nasip olmadığını görürsün. Binâenaleyh o tekellüflerden son derece uzak olmasına rağmen, o, hâkimiyetleri nasıl elde edebilmiştir? Bunun, en büyük kerametlerden olduğunda hiç şüphe yoktur. Hazret-i Osman (radıyallahü anh)'a gelince, Enes şunu rivayet etmiştir: a) Yolda yürürken, gözümü kaldırıp bir kadına baktım. Sonra da, Hazret-i Osman'ın yanına vardım. Bunun üzerine o, "ne oluyor, ben sizi üzerinizde apaçık zina alametleri olduğu halde yanıma girerken görüyorum?" dedi. Ben hemen, "Allah'ın Resulünden sonra da, vahiy geliyor mu?" dediğimde o, "Hayır, bu gerçek ve doğru bir ferasettir" dedi. b) Hazret-i Osman mızrakla yaralandığında, kanından akan ilk damla, Cenâb-ı Hakk'ın mushaftaki, "Allah onlara karşı sana kâfi gelecektir. O, hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir" (Bakara. 137) ifadesi üzerine düşmüştür. c) Cehcâhâ el-Gıfârî, Hazret-i Osman'ın elinden âsâstnı çekip alır ve onu, dizi üzerinde kırar. Bunun üzerine dizlerine o (öldürücü) kurtçuklar düşer. Hazret-i Ali (k.v)'ye gelince, rivayet edildiğine göre onu sevenlerden birisi hırsızlık yapar. Bu, siyah bir köle idi. Derken o, Hazret-i Ali'ye getirilir. Bunun üzerine Hazret-i Ali ona: "Çaldın mı, hırsızlık mı ettin?" dediğinde o, "Evet!" cevabını verir. Derken Hazret-i Ali, onun elini keser ve o, Hazret-i Ali'nin yanından ayrılır. Selman el-Farisî ve İbnu'l-Kerâ ile karşılaşır. Bunun üzerine İbnu'l-Kerâ, "Elini kim kesti?" deyince, o, "Mü'minlerin emiri, müslümanların lideri, Hazret-i Peygamberin damadı ve Hazret-i Fatıma'nın kocası" diye cevap verir. İbnu'l-Kerâ, "O senin elini kesmiş, sense halâ onu methediyorsun" deyince, "onu niye methetmeyecekmişim? O, haklı olarak benim elimi kesti ve böylece beni cehennem ateşinden kurtardı" dedi. Selmân el-Farisî bunu duyup Hazret-i Ali'ye haber verince, Hazret-i Ali o köleyi çağırdı, elini bileğinin üzerine koydu ve onu bir mendif ile örttü ve dua etmeye başladı. Bunun üzerine biz, gökyüzünden şöyle bir ses duyduk: "Elinden örtüyü kaldır." Örtüyü kaldırınca, bir de ne görelim, eli, Allah'ın izni ve o güzelim sanatıyla iyileşmiş." Diğer sahabenin bu konudaki halleri de pek çoktur. Bu konuda, onlardan pek az bir şey bahsedeceğiz. 1) Muhammed İbnu'l-Münkedir, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kölesinin gemisinde zuhur eden bir hali şöyle anlatır: "Köle şöyle der: "Gemiye binmiştim; derken, içinde bulunduğum gemi parçalandı. Geminin tahtalarından birisinin üzerine bindim. Bu tahta parçası beni bir aslan ini olan bir yere attı. Derken karşıma bana doğru gelmekte olan bir arslan çıktı. Bunun üzerine ben, "Ey Ebu'l-Hâris, ben Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kölesiyim" dedim. Bunun üzerine arslan önüme düştü ve bana yol gösterdi. Sonra arslan, hım hım edip kendince bir şeyler söyledi; anladım ki beni uğurluyor. Sonra da geri döndü." 2) Sabit, Enes (radıyallahü anh)'den şunu rivayet etmiştir: "Useyd İbn Hudayr ile Ensârdan başka birisi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in huzurunda, ihtiyaç duydukları bir konuda konuşuyorlardı. Derken gece epey ilerlemişti. Bunun üzerine onlar Hazret-i Peygamberin evinden ayrıldılar. Gece alabildiğine karanlıktı. Herbirinin elinde bir değnek vardı. Bu esnada, onların değneklerinden birisi onlara ışık tuttu, yollarını aydınlattı ve onun ışığında yollarına devam ettiler. Yolları ayrılınca, berikinin âsâsı, kendisinin yolunu aydınlattı; o da onun ışığında yürüdü ve evine ulaştı." 3) Âlimlerin anlatmasına göre, Halid İbn el-Velîd'in askeri arasında içki içenler bulunuyordu. O, bir gece atına bindi ve askerini dolaştı. Derken, yanında bir küp içki bulunan, at üzerindeki bir adama rastladı. Ona, "bu nedir?" diye sorduğunda o, "sirke!" cevabını verdi. Bunun üzerine Halid: "Ey Allah'ım, onu sirke haline getir!" dedi. Adam, arkadaşlarının yanına vardı ve: "Size, Arapların ömründe içmedikleri bir içki getirdim" dedi. Onlar küpün ağzını açınca, onun sirke olduğunu gördüler ve: "Allah'a yemin olsun ki, sen bize sirke getirdin" dediler. Bunun üzerine o adam: "Bu, Allah'a yemin olsun ki, Halid İbn el-Velîd'in duasının sonucudur" dedi. 4) Meşhur bir hadise ki, bu şudur: Halid İbn el-Velîd, Allah'ın ismini anarak bir avuç zehir yedi. Ama zehir ona zarar vermedi. 5) Rivayet olunduğuna göre İbn Ömer, bir yolculuğunda, vahşî hayvanların korkusu sebebiyle yolda bekleyen bir cemaate rastgelir. Bunun üzerine o, onların yolundaki vahşî hayvanları kovar. Daha sonra da, "Allah, insanoğluna, korktuğunu musallat kılar. Şayet o insanoğlu, Allah'dan başkasından korkmasaydı, ona hiçbir şey musallat olmazdı" der. 6) Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Âlâ İbnu'l-Hadrâmî'yi bir savaşa yollamıştı. Derken onlarla, varacağı o yer arasına bir deniz parçası (kadar büyük) bir su girer. Bunun üzerine o. İsm-i Azam duâsıyla duâ eder ve böylece suyun üzerinden yürüyerek geçerler. Bu konuda sufîlerin kitaplarında sayısız rivayetler bulunmaktadır. İsteyen, onları gözden geçirsin. Kerametin caiz olduğuna dair kesin aklî delillere gelince, bunlar pek çoktur. Birinci Delil: Kul, Allah'ın dostudur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Haberiniz olsun ki Allah'ın veli kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" (Yunus. 62) buyurmuştur. Rab Teâlâ da, kulunun dostudur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah iman edenlerin yardımcısıdır" (Bakara. 257), "O, bütün sahhlere de velilik ediyor" (A'raf, 197), "Sizin dostunuz ancak Allah'tır, O'nun peygamberidir" (Maide, 288), Sen bizim Mevlâmızsın" (Bakara, 55), ve "Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah şüphesiz iman edenlerin velîsidir" (Muhammed, 11) buyurmuştur. Böylece Allahü teâlâ'nın, kulunun dostu; kulunun da, Allahü teâlâ'nın dostu olduğu sabit olmuş olur. rlem Allah kulunu sever, kul da Allah'ı sever. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O onları sever. onlar da O'nu severler" (Maide, 54), "İman edenler ise, Allah'ı daha çok severler" (Bakara 165), ve "Allah tevbe edenleri sever, iyice temizlenenleri sever" (Bakara. 222) buyurmuştur. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Kut, Allah'a itaatta, O'nun emrettiği ve kendisinde rızasının bulunduğu her şeyi yapacak; O'nun nehyettiği ve yasakladığı her şeyi de bırakacak bir dereceye ulaştığında, Hakîm ve Rahîm olan Allah'ın, kulunun bir kerecik istediği o şeyi yapması ve yerine getirmesi nasıl akıldan uzak görülebilir ki? Tam aksine, Cenâb-ı Hakk'ın, onun bu isteğini yerine getirmesi daha uygundur. Çünkü kul, cimriliği, acizliği ve tembelliğine rağmen Allahü teâlâ'nın kendisinden istediği ve kendisine emrettiği her şeyi yapınca, Rahîm olan Rabb Teâlâ'nın, kulunun istediğini bir kerecik yerine getirmesi haydi haydi gerekir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Ahdime riayet edin ki, ben de size olan ahdimi tutayım" (Bakara, 40) buyurmuştur. İkinci Delil: Keramet izhar etmek eğer imkânsız olsaydı, bu imkânsızlık, ya Allahü teâlâ'nın bunu yapmaya ehil olamamasından veyahut da, o mü'min kulun, bu bağışın kendisine verilmesine ehil olamamasından kaynaklanır. Birincisi Allah'ın kudretini zedeler ki, bu küfürdür. İkincisi de batıldır, zira Allah'ın zâtını, sıfatlarını, fiillerini, hükümlerini ve isimlerini tanımak, Allah'ı sevmek, O'na itaat etmek, O'nu takdis, temcîd ve ululamaya devam etmek, çölde bir yufka ekmeği vermekten veya bir yılanı ya da bir aslanı kulunun emrine vermekten daha kıymetlidir. Binâenaleyh O, kuluna, kulu herhangi bir istekte bulunmaksızın, kendisini tanımayı, sevmeyi zikir ve şükretmeyi nasib ettiğine göre ona, çölde bir yufka ekmeği haydi haydi verir. Bunda, akla sığmayan ne var ki?! Üçüncü Delil: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in naklettiği bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Kul bana, kendisine farz kıldığım şeyleri eda etmekle yaklaştığı kadar başka hiçbir amel ile yaklaşamaz. Farzların yanında nafile ibadetlerle de kulum bana yaklaşır, yaklaşır; nihayet ben onu severim. Ben onu sevdim mi, onun işiten kulağı, gören gözü, söyleyen dili, anlayan kalbi, eh ve yürüyen ayağı olurum. O, benimle duyar, benimle görür, benimle konuşur ve benimle yürür. " Müsned, 6/256; Buhari, rikak, 38.Bu hadis, bu gibi kimselerin kulağında, gözünde ve diğer uzuvlarında başkasına ait bir nasip ve payın kalmadığını gösterir. Çünkü eğer orada, başkasına ait bir hisse ve pay kalmış olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hak, "Ben onun kulağı, gözü olurum" demezdi. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Hiç şüphesiz ki bu makam, yılanı ve vahşî hayvanları o kulunu emrine vermekten ve ona bir yufka ekmek, bir salkım üzüm ve bir bardak su vermekten daha değerlidir. Binâenaleyh, Allahü teâlâ, rahmetiyle o kulunun bu yüksek derecelere ulaştırdığına göre, ona çölde, bir parça ekmek bir bardak su vermesinde akla sığmayacak ne vardır? Dördüncü Delil: Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Cenâb-ı Hak'tan naklettiği bir hadis-i kudside, "Kim benim has dostum olan kimseye eziyyet ederse, o açıkça bana savaş ilan etmiş olur." İbn Mâce, fiten. 16 (2/1321).Buyurmuş, böylece dostuna eziyyet etmeyi kendisine eziyyet etme gibi addetmiş olur ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki sana beyat edenler, ancak Allah'a beyat etmiş olurlar" (Fetih, 10) ayetinin manasına yakın bir ifadedir. Yine Cenâb-ı Hak, "Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman gerek mü'min olan bir erkek, gerek mü'min olan bir kadın için, işlerinde kendilerine bir muhayyerlik yoktur"(Ahzab, 36) ve "Muhakkak ki Allah'a ve Resulüne ezâ edenler (yok mu?) Allah onları dünyada da ahirette de rahmetinden kovmuştur"(Ahzab. 57) buyurmuş, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yapılan beyatı, kendisine yapılmış olan bir beyat; onun rızasını, kendisinin rızası; ona eziyyeti kendisine eziyyet kabul etmiştir. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in derecesinin, bütün derecelerin üstünde olup zirveye çıktığında şüphe yoktur. İşte burada da böyledir. O, "Kim benim has dostum olan kimseye eziyyet ederse, o açıkça bana savaş ilan etmiş olur" buyurunca, bu, Allahü teâlâ'nın, velisine eziyyet etmeyi, kendisine eziyyet etme addettiğini gösterir. Bu husus, şu meşhur hadis-i kudsî ile de desteklenir. "Cenâb-ı Hak Kıyamet gününde şöyle buyurur: Hastalandım beni ziyaret etmedin; su istedim su vermedin; yiyecek istedim yiyecek vermedin. "Bunun üzerine kul, "Ey Rabbim, sen âlemlerin Rabbüken ben bunu nasıl yapabilirim?" dediğinde Cenâb-ı Hak, "Falanca kulum hastalandı da, sen onu ziyaret etmedin, onu ziyaret etmen halinde, bunufn karşılığını) benim yanımda bulacağını bilmedin mi? Müslim birr, 43 (4/1990).Su verme ve yiyecek vermedeki hüküm de aynıdır. Binâenaleyh, bütün bu hadisler, Allah'ın velî kullarının bu derecelere ulaştıklarına delâlet eder. O halde, Allah'ın o kuluna bir parça ekmek ve bir bardak su vermesinde, veyahut da bir köpeği veya bir aslanı onun emrine amade kılmasında, akla sığmayan ne var ki? Beşinci Delil: Biz örfen, hükümdarın kendi özel hizmetine tahsis ettiği ve insanların meclisine katılmasına müsaade ettiği kimseye, başkasının yapamayacağı şeyleri yapma salâhiyeti de verdiğini müşahede etmekteyiz Hatta âkl-ı selîm, böyle bir yakınlık meydana geldiğinde bu makamın bunu irileceğine de şehadet etmektedir. Binâenaleyh, yakınlık asıl, makam da fer' (peşinden gelen) kılınmış olur. Hükümdarların en büyüğü Rabbü'l-âlemîn'dir. Binâenaleyh o, kulunun kendisine hizmet eşiklerine, ikram derecesine ulaştırmak ve onu, kendisini tanımanın sırlarına vakıf kılmak ve kendisiyle kulu arasındaki perdeleri kaldırıp, onu kendisine yakınlık seccadesi üzerine oturtturmak suretiyle şereflendirdiğinde, bu alemdekilerin herbiri, ruhanî mutlulukların ve rabbanî bilgilerin bir zerresine nisbetle, mahza yokluk gibi olmasına rağmen, bu âlemde bazı kerametlerin zuhur etmesinde akla aykırı ne vardır ki? Altıncı Delil: Fiilleri üstlenenin, beden değit, rûh olduğunda şüphe yoktur. Yine, beden için rûh neyse rûh için de Allah'ı tanımanın aynen o durumda olduğunda bir şüphe yoktur. Nitekim bunu Cenâb-ı Hakk'ın, (Nahl, 2) ayetinin tefsirinde açıklamıştık. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: "Ben, Rabbimin yanında gecelerim. O, beni yedim ve içirir, Benzeri, Buhâri, savm, 20. Müslim, siyam, 57 (2/775). İşte bundan dolayı, gayb aleminin hallerini en fazla bilenin kalb kuvveti bakımından pek yüksek olup pek zaaf duymadığını görmekteyiz. Bundan dolayıdır ki Ali İbn Ebi Talib (k.v), "Allah'a yemin olsun ki ben, Hayber'in kapısını, bedenî kuvvetimle değil, rabbanî kuvvetimle söküp attım" demiştir. Bu böyledir, zira Hazret-i Ali (k.v)'nin bakışları o vakitte maddî alemden uzaklaşmış; melekler, kibriyâ aleminin nurlarıyla onu aydınlatmıştı. Böylece onun ruhu kuvvetlenmiş ve melekî ruhların cevherine benzemişti. Ve onda, kudsiyyet ve azamet aleminin ışıkları parlamıştı. İşte bu sebeple hiç şüphesiz ki o, başkasının yapamayacağı şeyi yapmıştı. İşte kul da böyledir, o Allah'a itaata devam ettiği sürece, Allah'ın, "Onun kulağı, gözü olurum" dediği makama ulaşır. Allah'ın celâlinin nuru, kendisinin kulağı olunca da, o kimse yakını-uzağı duyar. Onun gözü olunca da, o yakını-uzağı görür. O nur, onun eli olunca da o kimse, zor-kolay, uzak-yakın her şey hususunda tasarrufta bulunabilir. Yedinci Delil: Bu delil, akli felsefî kanunlara dayalı bir delil olup, şudur: Biz, ruh cevherinin, bölünmeye ve parçalanmaya müsait, bozulan maddeler cinsinden olmadığını; tam aksine onun, melekler, gökfer aleminin varlıklarının cevherinden ve arınmış-tertemiz şeyler türünden olduğunu beyan etmiştik. Ancak ne var ki rûh, bedenle afâka kurup kendini tamamiyle onun işlerini görmeye verdiğinde, bu kendini verme işinde, ilk vatanını ve ilk ikâmet ettiği âlemi unutacak dereceye varır ve tamamen bozulup çürüyen maddelere benzemiş olur. Böylece de, gücü ve kuvveti zayıflar. Kudreti kalmaz; o fiillerden herhangi birisini de yapamaz. Ama, rûh, marifetullâh ve muhabbetullaha ünsiyet kazanır, bu bedenî işleriyle olan meşguliyeti azalır, üzerinde semavî ve Arşa ait mukaddes ruhların nuru parlar ve o nurlar bu ruha nüfuz ederse o, tıpkı felekî ruhların bu işleri yapabilmesi gibi, bu âlemin maddelerine tasarrufta bulunmaya da güç bulur ki, işte keramet budur. Bu husustaki diğer bir incelik de şudur: Bize göre beşerî ruhlar, mahiyetleri bakımından farklı farklıdır. Onların içinde kuvvetli olanlar zayıf olanlar; nuranî olanlar-bulanık olanlar; değerli olanlar- değersiz olanlar bulunmaktadır. Felekî ruhlar da böyledir; Cibril'e baksana; Cenâb-ı Hak onu vasfederken, "Şüphesiz, muhakkak ki o, çok şerefli bir elçinin kelâmıdır. O, çetin bir kudrete maliktir. Arşın sahibi yanında çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat olunandır, bir emîrdir" (Tekvir, 19-21); diğer melekleri vasfederken de, "Göklerde nice melek vardır ki, onların şefaatleri bile hiçbir şeye yaramaz" (Necm, 26) buyurmuştur. Burada da böyledir. Herhangi bir nefiste, tıpkı tabiatı yüce, cevheri aydın ve parfak, unsurî ve kudsî kuvvet nevinden olmak üzere, bir kuvvet görülür de, sonra da bu ruha, kevn-ü fesâd (yapılıp yıkılma) aleminin tozlarını onun yüzünden silecek olan çeşitli riyazâtlar uygulanırsa, o aydınlanır, ışır ve Samediyyetin huzurunda bulunmasının bilgisinin nurunun yardımı; celâl ve izzetin huzurunda bulunmanın da ışıklarının kuvveti ile, bu kevn-ü fesad âleminin heyulasında tasarrufta bulunabilir. Biz bu hususta, daha fazla açıklamada bulunmayalım, çünkü bunun ötesinde çok ince sırlar elde edemeyenlerin tasdik edemeyeceği derin haller bulunmaktadır. Biz, hayırları idrak etmek hususunda Allah'ın yardımını isteriz. Kerameti İnkâr Edenlerin İddiaları Kerameti inkâr edenler de, şu şüphe ve delilleri ileri sürmüşlerdir: Birinci Şüphe: Ki bu, kendisine dayandıkları ve bu yüzden de saptıkları şüphedir. Buna göre Cenâb-ı Hak, harikulade halferin zuhurunu, nübüvvetin delili yapmıştır. Binâenaleyh bu hal, nebî olmayanlar için zuhur ederse, o zaman bu delâlet yok olur. Çünkü, medlul olmadan delilin bulunması, onun delil olmasını zedeler ki bu, batıldır. İkinci Şüphe: Onlar, Hazret-i Peygamber'den nakledilen şu hadis-i kudsiye dayanmışlardır: "Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeyleri eda etmekle yaklaştığı kadar, başka hiç bir amel ile yaklaşamaz," Bu, farzları edâ etmek suretiyle Allah'a yaklaşmanın, nafileleri edâ etmek suretiyle olan yaklaşmaktan daha büyük olduğunu gösterir. Ama Cenâb-ı Hakk'a farzları eda etmek suretiyle yaklaşanlar için herhangi bir keramet tahakkuk etmemektedir. Allah için nafileleri ifa etmek suretiyle yaklaşmadan dolayı, böyle bir kerametin meydana gelmemesi daha evlâdır. Üçüncü Şüphe: Onlar Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar sizin ağırlıklarınızı yüklenir, yarı canınız tükenmeden varamayacağınız bir memlekete götürür" (Nahl. 7) ayetine tutunmuş ve şöyle demişlerdir: "Velînin, bir beldeden uzak bir beldeye, ayette Delirtilen şeklin dışında geçmiş olduğunu söylemek, bu ayeti ta'n etmek olur. Hem Hazret-i Muhammet! (sallallahü aleyhi ve sellem) de, Mekke'den Medine'ye büyük zorluklar içinde birkaç günde ulaşabilmiştir. Binâenaleyh, velînin, kendi memleketinden bir gün içinde hacca gidip haccettiğinin ileri sürülmesi nasıl düşünülebilir? Dördüncü Şüphe: Kendisinden kerametlerin zuhur ettiği bu velî, bir kimsede alacağının bulunduğunu iddia ettiğinde, ondan bir delil isteyebilir miyiz, isteyemez miyiz? Binâenaleyh, biz ondan şayet delil isteyecek olursak, bu abes olur. Çünkü üzerinde kerametlerin gözükmesi, onun yalan söylemeyeceğini gösterir. Kesin delil varken, zannî delil nasıl istenebilir. Eğer biz ondan bu beyyineyi istemezsek, o zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Beyyine (delil) iddia edene düşer" Tirmizi, Ahkâk,. 12 (3/626).hadisi ile amel etmemiş oluruz. Binâenaleyh bu, kerametin varlığını söylemenin bâtıl olduğunu gösterir. Beşinci Şüphe: Bazı veli kulların keramet göstermesi caiz olunca, diğerlerinin göstermeleri de caiz (mümkün) olur. Kerametler, harikuladeliği kaldıracak bir nisbette çoğaldığında, artık âdete uygun (alışılmış) bir hale gelir ki bu da, mucize ve kerameti zedeler. Velayet İddiasında Bulunmanın Hükmü Birinci Şüpheye Şöyle Cevap Verilir: Âlimler, velînin, velayet iddiasında bulunmasının caiz olup-olmayacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bir grup muhakkik âtim, bunun caiz olmadığını söylemiştir. Bu görüşe göre mucize ile keramet arasındaki fark şu olur: Mucizeden önce peygamberlik iddiası söz konusudur. Bu farkın sebebi şudur: Peygamberler, ancak halkı küfürden imana, günahtan taata çağırabilmek, çekebilmek için gönderilmişlerdir. Binâenaleyh peygamberlik davası ortaya çıkmazsa, onu tasdik etmezler. Onlar onu tasdik etmedikleri sürece de, küfür üzere devam etmiş olurlar. Peygamberler, peygamberlik iddiasında bulunup mucizeler gösterdiklerinde, ümmetleri onlara iman ederler. Binâenaleyh peygamberlerin nübüvvet iddiasına yönelmelerinin gayesi, kendilerini yüceltmek olmayıp, aksine küfürden imana geçmeleri hususunda insanlara şefkati ortaya koymaktır. Velinin velayetinin olduğunu bilmemek küfür sayılmadığı gibi, bunu bilmek de bir iman olmaz. Binâenaleyh velayet iddiasında bulunmak, nefsin arzusunu yerine getirmek için olur. Böylece peygamberin, peygamberlik iddiasını açıkça ortaya koyması gerektiğini, ama velinin, velayet iddiasında bulunmasının caiz olmadığını anlarız. Dolayısıyla ikisi afasındaki fark ortaya çıkar. Velinin velayet iddiasında bulunmasının caiz olduğunu söyleyenler, mucize ile keramet arasındaki farkı şu şekillerde anlatmışlardır: 1) Harikulade fiillerin zuhur etmesi, o insanın günahtan beri olduğunu gösterir. Sonra bu fiiller, eğer peygamberlik iddiası ile birlikte yapılırsa, o kimsenin, iddiasında doğru olduğunu gösterir. Yok eğer velayet iddiasıyla yapılırsa, bu da o kimsenin velayet iddiasında sâdık olduğuna delâlet eder. İşte bu yolla, veliler üzerinde zuhur eden keramet, Peygamberlerin (aleyhimü's-selâm) mucizelerine zarar vermez. 2) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), mucize iddiasında bulunmuş ve iddia ettiğini gerçekleştirmiştir. Ama veli, keramet getirebileceği iddiasında bulunduğunda, onu gerçekleştiremeyebilir Çünkü mucizenin zuhur etmesi gerekir. Kerametin ise zuhur etmesi gerekli değildir. 3) Mucizeye, karşılık verilemez. Ama keramete karşılık verilemeyeceği söylenemez. 4) Velayet iddiasında bulunan bir velinin keramet göstermesi için, iddiası esnasında falan peygamberin dinine mensup olduğunu belirtmesini şart görürüz. Durum böyle olunca da onun göstereceği keramet, peygamberi için bir mucize ve o peygamberin peygamberliğini destekleyen bir şey olmuş olur. Böyle olunca da, kerametin zuhur etmesi, peygamberlerin nübüvvetini zedelemez, aksine onu takviye eden birşey olmuş olur. İkinci şüpheye şöyle cevap verilir: Sadece farzların ifası ile Allah'a yaklaşmak, sadece nafileleri ifâ etmek ile Allah'a yaklaşmaktan daha mükemmel olur. Ama veli kimse, ancak hem farzları, hem de nafileleri yerine getirmek suretiyle veli olur. Bunun durumunun, sırf farzlarla yetineninkinden daha tam ve mükemmel olduğunda şüphe yoktur. Böylece bu iki şey arasındaki fark ortaya çıkmış olur. Üçüncü şüpheye şöyle cevap verilir: Hak teâlâ'nın, "Onlar sizin ağırlıklarınızı yüklenir, yarı canınız tükenmeden varamayacağınız bir memlekete (sizi) götürürler" (Nahl, 7) ayeti, normal (alışılagelmiş) durumlara hamledilir. Halbuki velilerin kerameti, nâdir hallerdendir. Binâenaleyh kerametler, ayetin umûmî manasından müstesna tutulmuş gibi olur. Bu, aynı zamanda onların, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Beyyine (delil) iddia edene düşer" şeklindeki hadisini delil getirdikleri dördüncü şüphelerine de cevaptır. Beşinci şüpheye şöyle cevap verilir: Onların içinde itaatkâr olanlar pek azdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kuiianndan (hakkıyla) şükreden azdır"(Sebe, 13) buyurmuştur. İblis de, "Sen, onların çoğunu şükredici bulamayacaksın" (Araf, 17) demiştir. Onlar böyle az olduğuna göre, onlarda zaman zaman, kerametlerin zuhur etmesi, kerametlerin adetin (alışılmışın) aksine olması durumunu zedelemez. Bu, keramet ile istidraç arasındaki farkı ortaya koyma hakkındadır. Bil ki birisinin birşey isteyip, Allah'ın da onun istediğini vermesi; verilen şey ister adete (alışılmışa) uygun olsun, ister olmasın, o kulun Allah katında itibarlı bir kul olduğunu göstermez. Aksine bu veriş, bazan o kul için bir ikram, bazan da bir "istidraç" olur. İstidraç, Kur'ân'da çeşitli isimlerle anlatılmıştır: 1) "İstidraç" lafzı ile Cenâb-ı Hak, "Ayetlerimizi yalan sayanları, Biz bilmeyecekleri noktadan, istihraç ile helak ederiz"(A'raf, 182) buyurmuştur. İstidraç, Cenâb-ı Hakk'ın, sapıklığı, zulmü, cehaleti ve inadı artsın diye, böyle bir kula, dünyada iken istediği herşeyi vermesidir. Böylece, o insan, hergün biraz daha Allah'tan uzaklaşır. Bunun aslı şudur: Aklî ilimlerde şu söylenir: "Birşeyi tekrar tekrar yapmak, kök salmış bir melekenin meydana gelmesine sebep olur. Binâenaleyh kulun kalbi, dünyaya temayüllü olup, Allah da ona muradlarını verdiğinde, bu durumda o istediğini elde etmiş olur. Bu da, lezzetin tahakkukuna sebep olur. Lezzetin tahakkuku da, meyli artırır. Temayül ise, daha fazla koşuşturmayı gerektirir. Bunların herbiri, hep diğerine götürür durur. Böylece de, bu hallerden herbiri, gittikçe, derece derece güç kazanır. Dünyevî lezzetlerle meşgul olmanın, mükâşefe makamlarına ve ma'ârif derecelerine manî olacağı malumdur. Haliyle o kimse, gittikçe Allah'tan uzaklaşır ve iş birgün en son noktasına ulaşır. İşte istidraç budur. 2) "Mekr (hile) lafzı: Cenâb-ı Allah, "Büyük zararı göze alanlar güruhundan başkası, Allah'ın mekrinden emin olmazlar" (Araf, 99), "Onlar mekr yaptılar, Allah'da mekr yaptı. Allah mekr yapanların en hayırlısıdır" (Âl-i İmran, 54) buyurmuştur. Ve "Onlar bir mekr yaptılar, biz de bir mekr yaptık. Ama onlar (bunun) farkında değiller" (Neml. 50) 3)"Keyd" (tuzak) lafzı. Allahü teâlâ, "o (münafıklar) Allah'a tuzak kurarlar. Halbuki Allah da onlara tuzak kurmakta" (Nisa, 142) ve "Onlar, Allah'a ve iman edenlere hud'a (tuzak) kurarlar. (Böyle yapmakla) ancak kendilerine tuzak kurmuş olurlar" (Bakara, 9) buyurmuştur. 4) İmlâ (mühlet verme) lafzı, Allahü teâlâ, "o kâfirler kendilerini imlâ etmemizi (mühlet vermemizi),- sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar" (Al-i imran, 178) buyurmuştur. 5) "Helak" ile. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlar, kendilerine verilen o (nimetler ve zenginlikler) ile ferahladıkları vakit, onları ansızın yakalayıverdik" (En'am, 44) buyurmuştur. Hak teâlâ Firavun hakkında da, "O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve hakikaten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Böylece Biz de hem onu, hem askerlerini yakalayıverip, denize attık" (Kasas, 39-40) buyurmuştur. İşte bütün bu ayetlerle, Allah'ın bazı insanları istediklerine ulaştırmasının, onların derecelerinin mükemmel olduğuna, böylece hayrı elde etmiş olduklarına delâlet etmediği sabit olmuş olur. Geriye kerametle istidraç arasındaki farkı anlatmamız kalır: Biz diyoruz ki: Keramet sahibi, kerametine fazla değer vermez. Aksine kendisinden keramet südûr ettikçe, Allah'tan korkusu daha artar ve Allah'ın kendisini kahretmesi hususunda duyacağı endişe daha şiddetlenir. Çünkü o, bunların istidraç olabileceğinden korkar. Fakat istidraç sahibi olan ise, kendisinden zuhur eden bu şeylere iltifat eder, elde ettiği ve hissettiği bu harikulade hallerin hakettiği şeyler olduğunu sanır; bu noktada başkalarını küçük görmeye başlar; onlara karşı bir kibir takınır, Allah'ın mekrt (tuzağı) ve ikabına karşı kendisinde bir eminlik hisseder ve kötü akıbetten hiç endişe etmez. Binâenaleyh bu hallerden herhangi birşey keramet sahibi üzerinde zuhur ettiğinde bu, onların bir keramet değil bir istidraç olduğunu gösterir. İşte bundan ötürü, muhakkik alimler şöyle demişlerdir "Allah'ın huzurundan kopmanın çoğu, keramet makamında meydana gelir. Binâenaleyh hiç şüphesiz muhakkik kimseler, belaların gelmesinden korktukları gibi, kendilerinde kerametlerin zuhurundan da korkarlar." Keramete fazla iltifat etmenin, Cenâb-ı Hakk'a giden yolları kestiğine şunlar da delalet eder: 1) Bu aldanış, insan kendisinin keramete müstehak olduğuna inandığı zaman meydana gelir. Çünkü insan, buna müstehak olmadığını bilip (kabul ettiği) zaman, bu kerametten dolayı sevinmesi imkânsızdır. Aksine insanın, mevtasının fazlı ve kereminden dolayı, sevinmesinin, kendinden dolayı sevinmesinden daha fazla olması gerekir. Böylece kerametten dolayı sevinmenin, kendi nefsinden dolayı sevinmeden caha çok olduğu ve kerametten dolayı sevinmenin, ancak kendisinin ona ehil ve müstehak olduğuna inandığı zaman tahakkuk ettiği sabit olmuş olur ki, bu cahilliğin tâa kendisidir. Çünkü melekler bile "Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok" (Bakara. 32) demişlerdir. Hak teâlâ da, "Allah'ın azametini hakkıyla takdir edemediler" (Zümer. 67) buyurmuştur. Hem, hiçbir kimsenin Cenâb-ı Hak üzerinde hiçbir hakkı bulunmadığı da, yakını, aklî kesin delil ile sabittir. Binâenaleyh böyle bir haketme ve layık olma nasıl söz konusu olur.? 2) Kerametler, Hak Sübhânehû ve Teâlâ'dan başka şeylerdir. Binâenaleyh kerametten dolayı sevinip şımarmak; haksız bir şeyden dolayı sevinmektir. Haksız yere şımarmak ise, Hakk'a karşı bir perdedir. Hak'dan perdelenmiş kimsenin, bundan dolayı sevinip neşelenmesi nasıl uygun düşer? 3) Amellerinden ötürü keramete müstehak olduğuna inanan kimsenin kalbinde, o amelleri pek değerli olur. Kendisince amellerini böyle değerli gören ise, ancak câhildir. Eğer o, Rabbisini bilmiş olsaydı, bütün mahlûkatın olanca taatının, Allah'ın celâlinin yanında, kısır; onların bütün şükürlerinin, Allah'ın nimet ve ihsanının yanında pek noksan ve tüm bilgi ve ilimlerinin de, Allah'ın izzeti karşısında, sadece bir hayret ve cehalet olduğunu anlardı. Bir kitapta şunu gördüm: Bir talebe, Üstad Ebu Ali ed Dehkâh'ın meclisinde (dersinde), Hak teâlâ'nın, "Ancak güzel kelimeler Allah'a yükselir ve bunları da salih ameller yükseltir" (Fatır, 10) ayetini okur. Bunun üzerine Ebu Ali, "Amelinin yükseltilmiş olduğunun alameti; yaptığın şeyin sence tamamen unutulmasıdır. Binaenaleyh, eğer o amelin halâ senin nazarında duruyorsa, o amel geri çevrilmiş demektir. Yok unutulmuş ise, o da yükseltilmiş ve kabul edilmiş demektir" der. 4) Keramet sahibi, kerametini, zelil olduğunu ortaya koymak ve Allah huzurunda mütevazi olmak için hisseder. Ama kerametlerinden dolayı kibirlenir, şımarır ve böbürlenirse, sayesinde kerametlere ulaştığı amelleri de bâtıl olmuş olur. Bu ise varlığı, yokluğuna götüren bir yoldur. Binaenaleyh merdûddur. İşte bundan ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinin menkibe ve faziletlerinden bahsedince, herbirinin sonunda ve-lâ-fahr "Bunda övünülecek birşey yok" yani "Ben, bana verilen bu faziletlerle övünemem. Ben ancak onu veren, bana ikram eden ile övünürüm" derdi. 5) İblis ve Bel'âm eliyle zuhur eden birçok keramet olmuştur. Fakat İblis için, "o, kâfirlerden oldu" (Sâd. 74); Bel'âm için de, "O'nun hâli, tıpkı bir köpeğin hali gibidir" (A'raf. 176); İsrâiloğullarının âlimleri hakkında "Kendilerine Tevrat yüklenip de, sonra onu taşımayanların hâli, koca koca kitaplar taşıyan eşeğin hâli gibidir"(Cum'a, 5) denilmiştir. Yine yahudî ulemâsı için, "Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtirastan dolayı, ihtilafa düştüler" (Al-i imran, 19) buyurmuştur. Böylece Hak teâlâ, onların zulmete ve sapıklığa düşmesinin, kendilerine verilen ilim ve zühdden ötürü şımarmaları yüzünden olduğunu beyan buyurmuştur. 6) Keramet, onu ikram eden (veren)den başka birşeydir. İkram edenden başka olan herşey zelildir. Zelil ile izzet (şeref) bulacağını sanan da zelildir. İşte bundan ötürü, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), ateşe atıldığında Cebrail ona "Bir ihtiyacın var mı?" diye sorduğunda, "Sana ise, hayır yok!" demiştir. Binâenaleyh fakir sayesinde zengin olmayı ummak, fakirliğin; âciz sayesinde güç-kuvvet sahibi olmayı ummuk, acizliğin; noksan ile kemale ermeyi ummak da noksanlığın tâa kendisidir. Muhdes (sonradan olan) birşey ile şımarmak aptallıktır. Tamamen Hakk'a yönelmek ise kurtuluştur. Böylece fakirin, kerametleri ile sevinip şımardığında, o derece ve makamdan düşeceği sabit olmuş olur. Fakat o, kerametlerinde, bunları kendisine nasip ve ikram edeni; aziz kılındığında, kendini aziz kılanı; halkta da Halikı gördüğünde, işte o zaman vuslat gerçekleşir. 7) İnsanın kendisi ve özellikleri ile övünmesi, İblis ve Firavun adetidir. Nitekim İblis, "Ben ondan (Adem'den) daha hayırlıyım" (A'raf, 12); Firavun da, "Mısır hakimiyeti benim değil mi" (Zuhruf, 51) demiştir. Yalan yere ilahlık veya peygamberlik iddia edenin, nefsini süslü göstermekten (kendisini yüce göstermekten), hırsını ve ucbunu kuvvetlendirmekten başka gayesi yoktur. İşte bunan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "üç şey helak edicidir" demiş ve üçüncü olarak insanın kendisini beğenmesini (ucbü) zikretmiştir. 8) Allahü teâlâ, "Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol" (A'raf, 144), "Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et" buyurmuştur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, kuluna büyük bağışı verdiğinde, ona bu bağıştan dolayı sevinip şımarmayı değil, bunu verene ibadetle meşgul olmayı emretmiştir. 9) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, Cenâb-ı Allah, hükümdar peygamber olmak ile, kul peygamber olmak arasında muhayyer bırakınca, Hazret-i Peygamber hükümdarlığı tercih etmedi. Bütün doğu ve batıyı (bütün cihanı) kaplayabilen bir hükümdarlık bulmanın bir keramet, hatta bir mucize olduğunda şüphe yoktur. Ama buna rağmen, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hükümdar olmayı değil, kulluğu tercih etmiştir. Çünkü kul olduğu zaman, mevlâsı ile iftihar eder. Ama hükümdar olan ise köleleri ile iftihar ederdi. Binâenaleyh Hazret-i Peygamber kulluğu tercih edince, pek yerinde olarak; İbn Mes'ud'un rivayet ettiği "tahiyyat" duasında, "Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasûlühu" (şehâdet ederim kî Muhammed, Allah'ın kulu ve resulüdür)" diyerek, onun kul olduğunu belirtmeyi sünnet kılmıştır. Yine İsra-Miraç ayetinde, "Kulunu gecenin bir vaktinde yürüten Allah'ın şanı ne yücedir" (İsra, 1) denilmiştir. 10) Mevlâ'yı sevmek başka şey, Mevla için olanı sevmek ise başka birşeydir. Binâenaleyh Mevlâ'yı seven, O'ndan başkası ile sevinemez ve O'ndan başkasına ülfet edemez. Mevlâ'dan başkasına ülfet etmek ve O'ndan başkası ile sevinmek, insanın mevtasını sevdiğine değil, aksine kendi payına düşecek şeyleri sevdiğine delâlet eder. Kendisinin payı da, ancak kendisi için istenir. Binâenaleyh o, sadece kendisini seviyor demektir ve Mevlâ, onun sevdiği olmamıştır. Hatta o, gayesini gerçekleştirmeye, Mevlâ'sını vesile kılmıştır. En büyük put, Cenâb-ı Hakk'ın da, "Hevâ-ü hevesini tanrısı edinmiş kimseyi gördün mü?"(câsiye, 23) ayetinde beyan buyurduğu gibi, "nefis"dir. Dolayısıyla bu ihsan, böylece en büyük putuna kulluk ve hizmet etmiş olur. Hatta muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: "İnsanın, kendi nefsine kulluk etmesinden doğacak zarar kadar, herhangi bir puta ibadet etmeden doğacak büyük zarar; insanın kerametleri ile sevinip şımarmasından ötürü duyulacak korku kadar, herhangi bir puta ibadet etmekten dolayı duyulacak büyük korku yoktur." 11) Hak teâlâ, "Kim Allah'dan korkarsa, (Allah) ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu hatır ve hayaline gelmeyecek bir cihetten rızıklandırır. Kim Allah'a tevekkül ederse, O, kendisine yeter"(Talak, 2-3) buyurmuştur. Bu, Allah'dan ittikâ etmeyen ve ona tevekkül etmeyenler için, böylesi şeylerin söz konusu olmadığını gösterir. Veli Olan Velayetinin Farkında Olur mu Bu, velinin, kendisinin veli olduğunu bilip bilemeyeceği olmayacağını söylerken, Üstad Ebu Ali ed-Dehkâh ile talebesi Ebu'l-Kâsım el-Kuşeyrî, bunun mümkün olduğunu söylemişlerdir. Bunun mümkün olmadığını söyleyenlerin delilleri şunlardır: Birinci Delil: Eğer kişi, kendisinin veli olduğunu bilebilse, kendisinde bir emniyet hissi meydana gelirdi. Bunun delili, "Dikkat edin, şüphesiz Allah'ın veli kullarına ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olacaklardır" (Yunus, 62) ayetidir.Fakat kişinin, kendisini (akıbetinden) emin hissetmesi caiz değildir. Bunun delili de şunlardır; a) Hak teâlâ, "Allah'ın mekrinden (tuzağından), ancak hüsrana uğramış kimseler emin olabilir" (Araf, 99) buyurmuştur. Kişinin tamamen ümitsizliğe düşmesi de caiz değildir. Çünkü Allahü teâlâ, "Kâfirler güruhundan başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez" (Yusuf, 87) ve "Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümidini keser?" (Hicr, 56) buyurmuştur. Bu, "Emniyet, ancak (karşı tarafın) âciz olduğuna inanıldığı zaman olur. Ümidsizlik de, (karşı tarafın) cimri olduğuna inanıldığında tahakkuk eder. Allah'ın aciz ve cimri olduğuna inanmak ise küfürdür. Binâenaleyh hiç şüphesiz emniyet veya ümidsizliğe düşmek küfür olur. b) İnsanın taatları ne kadar çok olursa olsun, Hakk'ın kahrı ondan daha büyüktür. Hakk'ın kahrı daha büyük olduğuna göre, emniyet hissi gerçekleşemez. c) Emniyet, yani kişinin kendisini emin hissetmesi, kulluğun kalkmasına; Allah'a hizmet ve kulluğu bırakmak ise düşmanlığa götürür. Emniyet hali, korkuyu gidermeye götürür. d) Allahü teâlâ, hâlis kullarını "(Onlar) umarak ve korkarak (havf ve recâ ile) bize dua ederler. Onlar bizim için derin bir saygı (huşu) duyarlar" (Enbiya, 90) diye tavsif etmiştir. Ayetteki bu havf ve recâya şu manalar verilmiştir: "Sevabımızı umarak, ikabımızdan korkarak; fazlımızı umarak, adaletimizden korkarak; bize ulaşmayı umarak, bizden ayrılmaktan korkarak..." En güzel mana, "Bizi umarak, ve bizden korkarak" demektir. İkinci Delil: Veli (dost), kendisi Hakk'ı sevdiği için değil, Hak onu sevdiği için "velî" olur. Düşman hakkında da aynı durum geçerlidir. Hakk'ın sevmesi ve düşman olması, hiç kimsenin muttali olamayacağı iki sırdır. Binâenaleyh kulların taat ve isyanları, Hakk'ın sevmesinde veya düşman olmasında müessir olmaz. Çünkü taatlar ve günahlar muhdes (sonradan olma) şeylerdir. Hakk'ın sıfatları ise, kadîm ve sonsuzdur. Muhdes ve sonlu olanlar, kadîm ve sonsuz olana galip olamaz. Böyle olması halinde, kul bazan günah içindedir ama, ezeldeki nasibi muhabbetin kendisidir. Yine kul şu anda taat içinde olabilir ama, ezelî nasibi düşmanlıktır. Sözün özü şudur: Cenâb-ı Hakk'ın sevmesi ve düşman olması bir sıfattır. Hakk'ın sıfatları ise, herhangi bir şeye dayandırılamaz. Sevmesi herhangi bir illete (sebebe) bağlı olmayanın, günah sebebi ile birisine düşman olması imkânsızdır. Yine düşman oluşu bir sebebe bağlı olmayanın, taat sebebi ile, birisini sevmesi de imkânsızdır. Hakk'ın sevmesi ve düşman olması hiç kimsenin bilemeyeceği iki sır olunca, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) pek yerinde olarak: "(Ey Rabbim), benim içimde olan herşeyi sen bilirsin. Ben ise sende olanı bilemem. Şüphesiz ki gayblan hakkıyla bilen şensin sen" (Maide. 116) demiştir. Üçüncü Delil: İnsanın veli, ehl-i cennetten ve mükâfaatı hakedenlerden olduğunu söylemek, onun son nefesindeki hâline bağlıdır. Bunun delili, "Kim bir iyilik getirirse, ona onun on misli (sevab) vardır" (En'am, 160) ayetidir. Cenâb-ı Hak bu ayetinde, "Kim bir iyilik getirirse" buyurmuş, "Kim bir iyilik yaparsa" dememiştir. Bu, mükâfaatı haketmenin, amelin başlangıcından değil, sonucundan elde edileceğini gösterir. Bunu şu husus da destekler: Bir kimse bütün ömrünü küfür içerisinde geçirip, sonunda müslüman olsa, mükâfaat ehlinden, cennetliklerden olur. Zıddı da buna göredir. Bu da, amelin başlangıcının değil, insanın akıbetinin (son halinin) nazar-ı dikkate alındığına bir delildir. Nitekim Hak teâlâ, "Kâfirlere de ki: "Eğer (küfürlerinden) vazgeçerlerse, daha önce yaptıkları şeyler bağışlanır" (Enfal, 38) buyurmuştur. Böylece Allah'ın dostluk (velayet) veya düşmanlığı, kişinin cennetlik veya cehennemlik olması hususunda nazar-ı dikkate alınan şeyin hatime (son durum) olduğu sabit olur ve böylece de hatimenin hiç kimse tarafından (önceden) bilinemeyeceği ortaya çıkmış olur. Bu sebeple velinin, kendisinin veli olduğunu bilemeyeceğini kesin olarak söylemek gerekir. Veli, Kendi Velayetinin Farkında Olur Diyenlerin Delilleri Velinin kendisinin veli olduğunu bilebileceğini söyleyenler de, görüşlerinin doğruluğuna şu şekilde hüccet getirmişlerdir: Velayetin iki rüknü vardır: a) O kimsenin, zahiren şeriata uymuş olduğunun görülmesi. b) Batınen de hakikat nuruna gömülmüş olmasıdır. Binâenaleyh bu iki şey tahakkuk ettiğinde ve insan bunların kendisinde gerçekleştiğini farkettiğinde, kendisinin veli olduğunu hiç şüphesiz anlar. Bu insanın, zahiren şeriata uyması meselesi açıktır. Bâtınen hakikat nuruna müstağrak olmasına gelince, bu, sevincinin, Allah'a itaatta; ülfetinin Allah zikrinde olması ve kalbinde Allah'dan başka hiçbir şeyin yer almamış olmasıdır. Buna şöyle cevap verilir: Bu konulara çok yanlış şeyler girmiştir ve bunlar gamız (kapalı ve zor) meselelerdir. Bunlarda hüküm vermek (kesin konuşmak) zordur, denemek tehlikelidir, kesin karara varmak aldanmadır. Rubûbiyyet âlemine ulaşma işinin önünde, ateşten ve nurdan pek çok perdeler vardır. Sırların hakîkat ve özünü bilen ise ancak Allahü teâlâ'dır. Biz şimdi tekrar tefsire dönelim. |
﴾ 12 ﴿