15

"Biz, sana onların kıssasını hakkı ile anlatalım: Doğrusu onlar, Rablerine iman eden genç yiğitlerdi. Biz de onların hidayetini artırdık ve dikilip de: "Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz ondan başkasına tanrı demeyiz. Aksi takdirde andolsun ki hakikatten uzaklaşmış oluruz. Şunlar, şu bizim kavmimiz, O'ndan başka tanrılar edindiler. Bunlar hakkında bari açık bir bürhân getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan yere iftira edenlerden daha zalim kimdir?" dedikleri zaman onların kalblerini kuvvetlendirmiştik".

Bil ki Allahü teâlâ, önce Ashab-ı Kehf'in kıssasından bir parça zikretmiş, sonra da, " Biz, sana onların kıssasını hakkı ile anlatalım. " buyurmuştur. Bundaki "bi'l-hakkı" (hakkıile) ifadesi, "gerçek üzere" demektir. Ayetteki, ifadesi, "onlar, bir grup genç idiler, Allah'a iman etmişlerdi" demektir. Allahü teâlâ, daha sonra bunların özelliklerini anlatarak, yani, "Biz onların kalblerine sabır ilham ettik, sebat verdik ve kalblerini kuvvetlendirdik" buyurmuştur.

Ayetteki, kâmû kelimesi ile bildirilen bu "kıyam" ile ilgili birkaç görüş vardır:

1) Mücâhid şöyle demiştir: "Onlar, şehirlerinin önde gelen kimseleri idiler. Şehirlerinden çıktılar ve aralarında önceden bir sözleşme olmaksızın şehrin dışında buluştular. Derken, içlerinden kavminin en ulusu olanı "muhakkak ki gönlümde, hic kimsenin hissetmeyeceğini zannettiğim bir şeyi hissediyorum." dedi. "Ne hissediyorsun" dediklerinde, "Gönlümde, Rabbimin göklerin ve yerin Rabbi olduğunu hissediyorum" dedi.

2) Onlar, hükümdarları zalim Dikyanus'un karşısında dikildiler ve şöyle dediler: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir." Bu böyledir. Çünkü Dikyanus insanları, tağutlara (putlara) ibadet etmeye zorluyordu. İşte Allah bu gençlerin kalblerini kuvvetlendirdi ve onları bundan korudu. Böylece de onlar bu zalime karşı baş kaldırdılar. Allah'ın rubûbiyyetini kabul ettiler ve Allah'ın ortaklardan berî ve uzak olduğunu açık açık söylediler.

3) Atâ ve Mukâtil'in görüşüne göre, Ashab-ı Kehf bu sözü, (mağaradaki) uykularından kalktıktan sonra söylemişlerdir. Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Allahü teâlâ, "Biz, sana onların kıssasını hakkı ile anlatalım" diye onların kıssasını anlatmaya yeni başlamıştır.

Şatat Nedir: Ayetteki "Aksi takdirde and olsun ki hakikatten uzaklaşmış oluruz." ifâdesine gelince, bundaki şatat kelimesi, Arapça'da haddi aşmak anlamındadır. Ferrâ şöyle demiştir: "Arapça'da birisi alışverişinde haddi aştığı zaman, denilir. Bu kelimenin ancak şeklindeki kullanılışı duyulmuştur." Zeccâc ve başkaları ise şunu nakletmişlerdir. Kişi haddi aşıp, aşırı davrandığında, denilir. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın, "Aşırı itme" (Sâd, 22) ayeti de böyledir. Bu kelimenin aslı, Araplar'ın, ev uzak olduğu zaman söyledikleri, (......) ifadesidir. Öyleyse, şatat kelimesi, hakdan uzaklaşmak anlamına gelir. Ayette bu Kelime, masdar (mef'ul-ü mutlak) olarak mansubtur. Buna göre cümlenin manası, "Andolsun ki biz o zaman, hakdan uzak olan bir söz söylemiş oluruz" şeklinde olur.

Ayetteki, "Şunlar, şu bizim kavmimiz, O'ndan başka tanrılar edindiler" ifadesi de, Ashab-ı Kehf'in sözferindendir. Onlar, bununla Dikyanus zamanında putlara tapan kimseleri kastetmişlerdir.

Ayetteki, "Bunlar hakkında açık bir burhan, apaçık bir hüccet getirselerdi ya" cümlesindeki, "bunlar hakkında" kısmı, "Bu ilahlara (putlara) ibadet etmeye dâir' demektir. Bu sözün manası şudur: Buna delâlet edecek olan şeylerin olmamasından ötürü, delilin bulunmaması, medlulün (delil getirilmek istenen şeyin) olmadığını göstermez. Alimlerden, delilin yok olmasını, medlulün de yok olduğuna delil getirip, görüşlerine bu ayeti delil getirenler vardır. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, ortağının ve zıddının olmadığına, bunlara dair bir delilin olmaması ile delil getirmiştir. Binâenaleyh delilin olmamasını, medlulün olmadığına delil getirmenin kuvvetli bir yol olduğu sabit olur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'a karşı yalan yere iftira edenlerden daha zalim kimdir?" buyurmuştur. Bu, "kendisine delâlet edecek bir delil olmadığı halde, birşeyin mevcut olduğuna hükmetmek, bir zulüm, Allah'a karşı bir iftira ve bir yalandır" demektir. Bu, taklide tutunmak gerektiğini savunan görüşün yanlışlığını gösteren en büyük delillerden biridir.

Ashab-ı Kehf Mağarada

15 ﴿