17

"(Birbirine şöyle dediler): "Madem ki siz onlardan ve onların Allah'dan başka tapmakta oldukları şeylerden ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin ve işinizden size faydalar hazırlasın." (Onlara baksaydın) görürdün ki güneş doğduğu zaman, mağaralarının sağ tarafına yönelir, battığı vakit de onlan sol yanını vurup giderdi. Onlar ise, oranın geniş bir yerinde idiler. Bu Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, o, doğru yola erdirilmiştir. Kimi de şaşırtırsa, artık onun için hiçbir zaman onu doğruya iletecek bir dost bulamazsın".

Bil ki bu ifâdeden murad şudur: Onların bir kısmı bir kısmına, "madem ki kavminizi ve onların Allah'ı bırakıp taptıkları şeyleri terkettiniz ve yine madem ki Allah'a ibadeti bırakmadınız, öyle ise mağaraya sığının" dediler. Ferrâ: "Mağaraya sığının" ifâdesinin İz (madem ki) edatının cevabı olduğunu söyler. Nitekim sen, "Madem ki şöyle yaptın, öyle ise şöyle yap" dersin. Ayetteki bu ifâdenin manası "mağaraya gidin ve orayt mekân tutun" şeklindedir.

Ayetteki, (......) ifadesi "Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin, yani, orayı sizin için genişletsin" demektir. Ayetteki "işinizden size faydalar hazırlasın" ifadesindeki son kelimeyi Nâfi, İbn Âmir ve bir riyayete göre Âsim, mim'in fethası ve fâ'nın kesresi ile, merfika şeklinde; diğer imamlar ise, mim'in kesresi ve fâ'nın fethası ile mirfekâ şeklinde okumuşlardır. Ferrâ, bu ikisinin de kullanılan iki lehçe olduğunu ve her ikisinin de "İrtifak" masdarından türemiş olduklarını söylemiştir. Kisâi ise, insanın "dirseği" manasına mim'in kesresi ve fâ'nın fethası ile olanı kullandığı halde, Ferrâ bunu hem işin faydası hem de elin dirseği için kullanılabileceğini söylemiştir. Bu ikisinin, kullanılan iki lehçe olduğu, ama mim'in fethası ile olanının kıyasa (dilin kaidesine) daha uygun, kesreli olanın ise daha çok kullanılan şekil olduğu söylenmiştir. Yine "mirfak" şeklinin, faydalanılan şey; "merfîk"ın ise dirsek manasına geldiği de ileri sürülmüştür.

Cenâb-ı Hak "(Onlara baksaydın) görürdün ki güneş doğduğu zaman, mağaralarının sağ tarafına yönelir. Battığı vakit de onların sol yanını vurup giderdi" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç bahis vardır.

Birinci Bahis: İbn Âmir, tıpkı tehmerru gibi, zâ'nın sükûnu ve râ'nın şeddesi ile kelimeyi, tezverru şeklinde; Âsim, Hamza ve Kisai elif ile ve şeddesiz olarak, tezâverû; diğer kıraat imamları da, şeddeli ve elifli olarak, tezzâveru şeklinde okumuşlardır. Her üçü de aynı manayadır. "Tezâvür", meyletmek, dönmek demektir. Nitekim, "O şeye meyletti" manasında, zârâhu denilir. "Zûr" (yalan) da, doğrudan sapma ve meyletmedir. Bu kelimenin şeddeli okunuşunun aslı, tetezâveru'dür. Bundaki ikinci tâ sakin kılınmış ve zâ harfine idğâm edilmiştir. Fiilin şeddesiz okunuşu da, "tefâül" babındandır ve "zûr" masdarındandır. Ama bunun tezverru şekli, "izvirâr" masdarındandır.

Ru'yetin Buradaki Manası

İkinci Bahis: Cenâb-ı Hak, yani, "Ey muhatab sen doğduğu zaman güneşi, onların mağaralarından saptığını (uğramadığını) görürsün" demiştir. Bununla, "Bu ifâdenin kendisine yöneltildiği kimse bunu görür" manası kastedilmemiştir. Fakat hitablarda bu tarzı kullanmak adet olup bu, "Eğer sen onu görseydin, böyle görürdün" demektir.

Zât Kelimesinin İzahı

Üçüncü Bahis: Ayetteki, "Zâte'l-yemin" deyimi "sağ tarafa" demektir. "Zât" aslında, mevsûfun yerine geçmiş bir sıfattır. Çünkü bu kelime, Arapların (Mal sahibi adam ve kadın) şeklindeki sözlerindeki "zû"nun müennesidir. Suna göre ifâdenin takdiri: taraf yönüne" şeklindedir

Ayetteki "Battığı vakit de onların sol yanına vurup giderdi" ifâdesi ile ilgili iki bahis vardır:

Birinci Bahîs: Kisâi şöyle der: "Arapça'da "o mekândan (yerden) döndüm" manasında denilir." Ebu Ubeyde ise, "Karz, pek çok manada kullanılır Mesela, "kesmek, katetmek" manasında. Birinin bir yolu katetmesi veya beldenin bir başından öbürüne geçmesini ifade eder. tabiri, de böyledir.

Nitekim sen arkadaşına "falanca yere geldin mi?" diye sorduğunda, cevap veren, "orayı (çoktan) geçtim" der. O halde ayetteki tabiri, "Güneş onların tepe noktasından sol tarafa dönerdi" demektir.

Mağaranın Konumu

İkinci Bahis: Müfessirlerin bu konuda iki görüşleri vardır.

1) Bu görüşe göre, mağaranın kapısı sol tarafa doğru idi. Güneş, doğduğunda mağaranın sağ tarafında; battığında da solunda oluyordu. Binâenaleyh güneşin ışığı, mağaranın içine giremiyor, ama oradakilere uygun temiz hava oraya girebiliyordu. Bunun sebebi, Hak Teâla'nın, o mağaradakileri, üzerlerine güneş ışığının düşmesinden korumuş olmasıdır. Aksi halde onların bedenleri bozulurdu. O halde onların bedenleri, bozulmaktan ve kokmaktan korunmuştur.

2) Bu görüşe göre kastedilen bu değil şudur: Güneş doğduğunda, Allahü teâlâ güneşin ışığının mağaraya düşmesine mâni olmuştur. Batması ile ilgili durum da aynıdır. Binâenaleyh bu, harikulade bir iş olup, Cenâb-ı Hakk'ın mağaradaki o insanlara büyük bir ikramıdır. Bu görüş Zeccâc'a aittir. O, görüşünün doğruluğuna, ayetteki "Bu, Allah'ın ayetlerindendir" cümlesini delil getirmiş ve şöyle demiştir: "Eğer durum birinci görüştekilerin söylediği gibi olsaydı, o zaman bu, alışılmış mûtad (normal) birşey olmuş olur ve Allah'ın ayetlerinden (mucizelerinden) olmazdı. Ama ayeti ikinci manaya hamlettiğimizde, bu iş büyük bir ikram olur ve Allah'ın ayetlerinden olmuş olur."

Bil ki Allahü teâlâ daha sonra, onların, mağaranın geniş bir yerinde olduklarını, kendilerine rüzgârın serinliğinin ve temiz havanın ulaştığını anlatmak için, "Onlar ise oranın, yani mağaranın geniş bir yerinde idiler." buyurmuştur. "Fecve" geniş yer demektir. Ebu Ubeyde bu kelimenin cemisinin, "Fecevât" şeklinde olduğunu söyler. Hadisteki ifadesi de bu manadadır.

Allahü teâlâ sonra, "Bu, Allah'ın ayetlerindendir" buyurmuştur. Bu hususta iki görüş vardır: Allah'ın kudreti ile, güneşin ışığının oraya girmesine mâni olduğunu söyleyenler, ayetteki "bu" kelimesi ile, güneşin bu meylinin ve vurup gidişin kastedildiğini; bu görüşte olmayanlar ise "bu" kelime ile şu mananın kastedildiğini söylemişlerdir. "Allah'ın bu uzun müddet içinde onları o mağarada muhafaza edişi, O'nun yüce kudretine ve güzel hikmetine delalet eden ayetlerdendir.

Cenâb-ı Hak sonra, onların bu uzun süre içerisinde ölümden ve yok olup gitmekten korunmuş olarak kalmalarının, kendisinin yönetmesi, lütfü ve keremi sayesinde olduğunu beyân ettiği gibi, onları taa başta küfürden dönüp, imana arzu duymalarının da Allah'ın lütfü ve yardımı ile olduğunu beyân ederek, "Allah kime hidayet ederse, o doğru yola erdirilmiştir (Ashab-ı Kehf gibi). Kimi de, (kâfir Dikyanus ve kavmi gibi) şaşırtırsa, artık onun için hiçbir zaman, onu doğruya iletecek bir dost bulamazsın" buyurmuştur. Kaderiye (Mu'tezile) ile Cebriye'nin, ayetteki bu ifade hakkındaki münazaraları malumdur.

Ashab-ı Kehf'in Mağaradaki Durumu

17 ﴿