18"Onlar uyuyan kimseler oldukları halde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağ yanlarına ve sol yanlarına çeviriyorduk. Köpekleri de, giriş yerinde ön ayaklarını uzatıp (yatmıştı). Tırmanıp da yanlarına varıp hallerini görseydin, mutlaka onlardan geri dönüp kaçardın ve mutlaka kalbin onların korkusu ile dolardı.. Bil ki ayetteki, tahsebühüm kelimesinin durumu tıpkı, ifâdesinin durumu gibidir. Yani, "Onları pörseydin. onları uyanık sanırdın" demektir. "Eykâz" "yakız" ve "yakzan" (uyanık) kelimelerinin cemidir. Bunu Ahfeş, Ebu Ubeyde ve Zeccâc söylemişler ve buna Ru'be'nin, "Onlar, kardeşlerini uyanık buldular" şeklindeki beytini şahit getirmişlerdir. Bunun bir benzeri de, necid ve necdan kelimelerinin çoğulunun encâd oluşudur. Ayetteki Rukûd, masdar olup, ism-i mef'ul (merkûd) manasınadır. Nitekim, "Rükû eden, oturan ve secde eden topluluk" denir. Burada kavim, masdar ile tavsif edilmiştir. Rukûd kelimesinin, "râkid"in cemi, olduğunu söyleyenler yanılmışlardır Çünkü "fail" veznindeki kelime, "fu'ûl" vezni üzere cemi olmaz. Vahidi: "Onları gören, onları uyanık sanırdı. Çünkü onlar, gözü açık olarak uyuyorlardı" demiştir. Zeccâc ise: "Onlar (sağa-sola) sık sık döndükleri için, uyanık oldukları zannedilmiştir. Bunun delili ayetteki, "Biz onları sağ yanlarına ve sol yanlarına çeviriyorduk" cümlesidir demiştir. Mağradaki Durum Hakkında Temelsiz Nakiller Alimler, bu çevirme müddetinin ne kadar olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, mesela Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den, onların yılda iki defa çevirildikleri rivayet edilirken; Mücahid'den, "Onların, doksan yıl sağ taraf üzere durdukları, sonra sol tarafa çevrilip doksan yıl da o tarafları üzere yattıkları" rivayet edilmiştir. Bunların aşure günü (yılda) bir defa çevirildikleri de söylenmiştir. Ben derim ki: Bütün bu izah edilen şeylere akıl ile ulaşmak mümkün değildir. Kur'an'ın lafzı da bu hususu açıklamamıştır. Sonra bu hususta sahih bir hadis de gelmemiştir. Öyleyse bu nasıl bilinebilir? İbn Abbas (radıyallahü anh) "onların böyle çevrilmelerinin sebebi, yeryüzünün (toprağın, uzun yatmadan dolayı) onların etlerini çürütüp yememesidir" demiştir. Ben derim ki: Bu da, hayret verici bir açıklamadır. Çünkü Allahü teâlâ, onları üçyüz küsur yıl hayatta tutmaya kadir olduğuna göre, onları böyle çevirmeksizin de bedenlerini koruyabilir. Ayetteki, "zâte" lafzı, zarf olarak mansubtur. Çünkü bunun manası, daha önce cümlesinde de bahsettiğimiz gibi, "Biz onları sağ tarafta veya sağ taraf üzerine çeviriyorduk" şeklindedir. Ayetteki "Köpekleri de ön ayaklarını uzatıp yatmıştı" cümlesinin izahında İbn Abbas ve ekseri müfessirler, "Onlar, krallarından, bir gece vakti kaçmışlardı. Yolda köpeği olan bir çobana rastladılar. Çoban da onların dinine tâbi oldu ve köpeği ile birlikte onlara katıldı" demişlerdir. Ka'bu I-Ahbâr ise: "Onlar yolda bir köpeğe rastladılar. Köpek havladı. Onlar da onu kovaladılar. Ama o, döndü. Onlar onu yine kovaladılar. Bu iş defalarca oldu. Bunun üzerine köpek (dile gelip): "Benden ne istiyorsunuz. Benden korkmayın. Ben, Allah'ın sevgililerini severim. Siz yatıp uyuyunca, ben sizi beklerim" dedi" demiştir. Ubeyd b. Umeyrde: "Bu, onların av köpeği idi" demiştir. Ayetteki, tabiri " köpek, kollarını kırmaksızın yere uzattı" demektir. Hadis-i şerifte, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, namaz kılarken yırtıcı hayvanların yatışı gibi (secdeye) kapanmaktan nehyedip "Yırtıcı hayvanın yatışı gibi. (secdede) kollarını yayma" Müslim selat, 240 (1/358); Müsned, 6/31buyurması da bu manadadır. Bi'i-Vasîd "mağaranın girişinde" demektir. Zeccâc: "Vasîd, evin ve obanın giriş yeri, avlusu manasına olup, çoğulu "vesâld" ve "vusud"dur" demiştir. Yunus, Ahfes ve perrâ da, ye (semer) kelimeleri gibi, vasîd ve asîd kelimelerinin aynı manada olduğunu söylemiştir. Süddi de: "Vasid" kapı demektir. Mağaranın ise kapısı ve eşiği olmaz. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak bu tabirle onların köpeklerinin, mağaranın eşiği gibi yattığını söylemiştir" demiştir. Allahü teâlâ sonra, "(Tırmanıp da) yanlarına vanp hallerini görseydin " yani, "onlara yaklaşıp görseydin" demiştir. Arapça'da, "sen onlara muttali oldun, gördün" manasında dersin. "Falancayı, falanca şeyden haberdâr ettim, o da onu gördü" manasında da, denilir. "mutlaka onlardan geri dönüp kaçardın" buyruğu hakkında Zeccâc şöyle der. "Firâren kelimesi, mef'ul-u mutlak olarak masdardır. Çünkü velleyte fiili, fererte manasınadır. Cenâb-ı Hak, "ve mutlaka kalbin onların korkusu ile dolardı" yani 'korku ve dehşet ile" dolardı" buyurmuştur. Bu tabirin izahı sadedinde şöyle denilmiştir: Onların saçları ve tırnakları çok uzamıştı; uyurken de gözleri açık olarak uyuyorlardı. Bundan dolayı eğer onları bu halde birisi görse, korkar ve kaçardı. Allahü teâlâ'nın onları, görenlerin alabildiğine korkacakları bir şekilde kıldığı da söylenmiştir. Bu korkunun sebebinin ne olduğunun tafsilatını, en iyi ancak Allah bilir. Doğrusu da budur. Nâfi ve İbn Kesir fiili lâm'ın şeddesi ve hemze ile, mülli'te diye okurken; diğer kıraat imamları şeddesiz olarak, müli'te okumuşlardır. İbn Kesir'in de bunu şeddesiz okuduğu rivayet edilmiştir. Bu iki okuyuşa göre kelimenin manası aynı olup, ancak şeddeli okumada tekid vardır. Ahfeş, bu kelimenin şeddesiz okunuşunun Arapça olarak daha güzel olduğunu, nitekim genel olarak, "O içimi korku ile doldurdu" denildiğini, (......) şeklinin hemen hemen bilinmediğini; buna, onların daha ziyade şeddesiz şekli kullanmalarının delâlet ettiğini söylemiştir. Meselâ, İmri'u-l-Kays: "O evimizi kaşar peyniri ve yağ ile doldurur" demiştir. Bir diğer şâir de şöyle demiştir: Bir diğeri, "Kovayı tamamiyle doldurma, ona azıcık su aktar." Bir diğeri ise, "Havuz doldu ve "Yeter, kâfi" dedi"demiştir. Bu fiil bazan da şeddeli olarak kullanılmıştır. Buna delil olarak, el-Muhbilüs-Sa'di'nin şu beytini nakletmişlerdir: Lisanu'l-Arab, Xl/122 (H.R.M mad). "Hani Numan, haram ayların içinde olduğu halde, insanları öldürmüştü de bunun üzerine, Avf ibn Ka'b tarafından zincirlerle doldurulmuş, (zincire vurulmuş) tu..." İbn Âmir ve Kisâî son kelimeyi, Kur'an'ın her yerinde, ayn'ın zammesi ile, rüuben şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları sükûn ile ru'ben şeklinde okumuşlardır. |
﴾ 18 ﴿