20

"Böylece onları kendi aralarında birbirlerine sorsunlar diye uyandırdık ve içlerinden biri "Ne kadar uyudunuz?" dedi. Birisi "Bir gün, yahut bir günden az uyuduk" dedi. Diğerleri de dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz, birinizi şu gümüş paranız ile şehre gönderin de baksın. Hangi yiyecek daha temiz ise, oradan size yiyecek birşey getirsin. Çok nazik hareket etsin. Sizi, hiçbir kimseye sakın hissetirmesin. Çünkü onlar size gâlib gelirlerse, ya sizi taşlar öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler. O zaman da ebediyyen felah bulamazsınız".

Bil ki bu ifadenin takdiri, "Onların hidayetini artırdığımız, onların kalblerini kuvvetlendirdiğimiz (yani kalblerine sebat verdiğimiz), kulaklarına vurduğumuz ve onları böylece uyutup, yemeden içmeden hayatta bıraktığımız ve onları zaman zaman sağdan sola çevirdiğimiz gibi, onları uyandırdık, yani onları, aralarında ne kadar uyumuş oldukları hususunda değişik görüşler ileri sürüp, bunu birbirlerine sorsunlar diye, ölüme benzer o uykularından uyandırdık, dirilttik" şeklindedir.

Olup Bitenler Hakkında Soru Sormaları

İmdi eğer, "onların diriltilmelerinin, uyandırmalarının esas maksadının birbirlerine soru sormaları ve niza etmeleri olması caiz midir?" denilirse, biz deriz ki: Bu uzak bir ihtimal değildir. Çünkü onlar, birbirlerine bunu sorduklarında, Allah'ın kudreti ile birtakım acayip işlerin ve garip hallerin olduğunu anlarlar. Bu anlama ise, matlub olan bir iştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "içlerinden biri, "Ne kadar uyudunuz? Bu mağaradaki kalma miktarımız nedir?" dedi." "Bir gün yahut bir günden daha az uyuduk" dediler." Bu konuda müfessirler şöyle demiştir. "Onlar mağaraya tan yeri ağarmadan girmişlerdi; Allah ise onları, günün sonunda uykularından kaldırmıştı. İşte bundan dolayı da, (önce) "bir gün" dediler. Ama güneşin hâla batmamış olduğunu gördüklerinde de, "yahut bir günden daha az" dediler." Cenâb-ı Hak sonra "(Diğerleri) dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı, Rabbiniz daha iyi bilir" buyurmuştur. İbn Abbas şöyle demiştir: "Bunu söyleyen, onların lideri olan Yemliha olup, o bunun ilmini Allah'a havale etmiştir. Zira o, saçlarına, tırnaklarına ve yüz derilerine bakınca, orada şiddetli bir değişimin izlerini görmüş, böylece de, böylesi şiddetli bir değişimin ancak, çok uzun günlerde meydana gelebileceğini anlamıştı. Daha sonra, "Şimdi siz, birinizi şu gümüş paranız ile şehre gönderin" buyurulmuştur. Ebû Amr, Hamza ve Asımın ravisi Ebu Bekir bu kelimeyi râ'nın sükûnu ve vâv'ın fethasıyla verki-küm şeklinde okurlarken, kıraat alimlerinden, bu kelimeyi vâv'ın kesresi ve râ'nın sükûnuyla virki-küm şeklinde okuyanlar da vardır. İbn Kesir ise onu, râ'nın kesresi ve kâfi da kafa İdğam ederek verikküm şeklinde okumuştur. İbn Muhaysın'dan rivayet edildiğine göreyse, o, vâv'ı kesreli, râ'yı sükûn ve kafi da kafa idgâm ile virkküm şeklinde okumuştur. Kelime üzerinde iki sakin harf meydana geldiği için, bu caiz değildir. Verik kelimesi, ister basılı olsun isterse olmasın, gümüşe verilen addır. Arfece'nin, (düşen burnu yerine) gümüşten yapılma (min verik-in) bir burun edindiğine dair rivayet edilen haber de buna delâlet eder. Bu kelimenin kebid, kebd, kibd (ciğer), kelimelerinde olduğu gibi, verik, verk, virk (Verkun, verikun ve vurkun) şeklinde olmak üzere değişik kullanım şekilleri vardır. Bunu, Ferrâ ve Zeccâc zikretmiştir. Ferrâ vâv'ı kesreliyerek (vırk) okumanın ise, bu kullanışların en az kabul edileni olduğunu söylemiştir. Yine, darbolunmuş dirheme, paraya da rika, el-veriku, denilir. Ezheri ise kelimenin anlamının tıpkı sıla ve ide (vaadetmek) kelimesinde olduğu gibi rika'nın da aslının verik olduğunu söyler. Müfessirler şöyle demiştir: Onların yanında, kendi zamanlarındaki, yani bu gün Tarsus denilen şehirdeki krallarının resmi bulunan paralar bulunuyordu. Bu ayet, azık biriktirmenin mühim ve meşru bir İş olduğuna ve bunun, tevekkülleri iptal etmediğine delâlet eder.

"Ezkâ" Kelimesinden Maksat

Ayetteki, "baksın... hangi yiyecek daha temizise" ifadesine gelince, İbn Abbas şöyle demiştir: "Bununla, (bu sözü söyleyen kimse), eti yenilmesi helâl olan hayvanları kastetmiştir. Çünkü ülkelerinin halkının çoğu mecusi idi. Onlar içinde de imanlarını gizleyen bir topluluk bulunuyordu." Mücahid ise şöyle demiştir:

"Onların kralları zalim idi. Binâenaleyh, "hangi yiyecek daha temiz ise" sözleriyle gasb ve elkoymadan en uzak şeyi kastetmişlerdir." Bunun, "hangisi hoş ve lezzetli ise" veya "hangisi daha ucuz ise" manasında olduğu da söylenmiştir. Zeccâc şöyle demiştir. Eyyühâ lafzı, mübtedâ olarak merfû ezkâ onun haberi, taâmen kelimesi de temyiz olmak üzere mansûbtur.

Tedbirli Davranmanın Önemi

Ayetteki (......) "ifadesi, şehre girme, yiyecek satın alma işi, gizlilik ve sır içinde olsun" anlamındadır, ifadesi, "o giden, yerinizi şehir ahalisinden hiç kimseye haber vermesin" demektir. ifadesi "Eğer onlar, sizin yerinize muttali olur da sizi görür, bulurlarsa" veya "Sizi ele geçirirlerse" anlamındadır. Bu kelime, birisine üstün geldiğinde söylenen ve bir sathın üzerinde olduğun zaman söylenilen, ifâdesinden alınmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, "bu suretle galib ve üstün oldular" (Saf, 14); "o dini her dine galip kılmak için "(Tevbe, 33) ayetlerindeki kelimeler de bu anlamdadır. Yercümüküm kelimesi, "sizi öldürürler" anlamındadır. Recm kelimesinin, Kur'ân'da öldürme anlamına gelmesi, oldukça fazladır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer kabilen olmasaydı muhakkak ki seni öldürürdük" ve (Duhan, 20) ayetlerinde olduğu gibi "Recm" kelimesinin asıl manası, "atmak"tır. Zeccâc "Bu ifadenin manası, "sizi taşlayarak öldürürler" demektir. Çünkü "recm" en acı veren ve pis öldürme biçimidir" demiştir. Ayetteki ifadesi, "sizi kendi dinlerine gönderirler" manasında; ifadesi de, "siz onların dinine dönerseniz, ne dünyada ne de ahirette mesut olamazsınız" manasındadır. Zeccâc "buradaki ifadesi şart manasına delâlet eder ve "Eğer onların dinine dönerseniz, asla felaha eremezsiniz" anlamındadır" demiştir. Kadî de şöyle demiştir: "Dini yüzünden firar eden mümin için, şu iki şeyden daha ileri ve büyük bir akıbet yoktur. Bunlardan birincisi, ya dini uğrunda canını vermesidir ki, bu ölümlerin en kötüsü olan taşlanarak öldürülmektir. İkincisi ise, kâfirlerin onu küfre döndürmesi neticesinde, dinini helak etmesidir." Buna göre eğer, " eğer onlar, küfre zorlanmış ve böylece de (zahiren) küfrü izhar etmiş olsalardı, onlara bir zararın dokunmaması gerekmez miydi? O halde onlar niçin, "O zaman da ebediyyen felah bulmazsınız" demişlerdir" denilirse biz deriz ki: Bununla şu mananın murad edilmiş olması muhtemeldir: "Eğer o kâfirler, zorlama yoluyla bu müslüman gençleri küfre döndürüp, anlar da, bir müddet küfür izhâr ettiklerinde, o zaman kalbleri bu küfre meyletmeye başlar, derken gerçekten kâfir olmuş olurlardı. İşte böyle bir ihtimal bulunmaktadır. Onların korkuları da bundan dolayıdır. Allah en iyisini bilendir.

Halkın Tutumu

20 ﴿