22

"Böylece halkı onlara muttali kıldık ki Allah'ın vaadinin şüphesiz bir hak olduğunu, Kıyametin vukuunda hiçbir şüphe bulunmadığını bilsinler. O sırada insanlar, onların durumunu aralarında tartışıyorlardı. Derken, "onların etrafına bir bina yapın" dediler. Rableri onları daha iyi bilendir. Onların işlerine galibolanlar ise "mutlaka, yanlarında bir mescid edineceğiz" dediler. "Sayıları üçtür, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. "Beştir, altıncıları, köpekleridir" diyecektir. Bunlar, gayba taş atmadır (tahmindir)" "Yedidir, sekizincileri de köpekleridir" diyeceklerdir. De ki: "Rabbim onların sayısını daha iyi bilendir. Onları, ancak insanların pek azı bilebilir. O halde bunlar hakkında ancak delillerin açık olması dışında münakaşaya girişme. Bunlara dair onların hiçbirinden bilgi isteme".

Bilesin ki bunun manası şudur: "Biz onların hidayetini arttırıp kalblerine sebat verip, onları uyutup, onları sağa-sola evirip çevirip, sonra onları, kendisinde apaçık hikmetler bulunacak bir biçimde dirilttiğimiz gibi, aynı şekilde insanları da onlara muttali kıldık. Yani, başkalarını onların hallerinden haberdar ettik." Arapçada, "onu öğrendim" Manasında denilir. Alimler, bunun şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Bir şeyden gafil olup, sonra da ona tökezlerse, ona bakar ve onu öğrenmiş olur. Böylece tökezlemek (el-'ısar) da, bu bitmenin ve anlamanın sebebi olur. Bundan dolayı, sebebin ismi müsebbebe (neticeye) verilmiştir.

Halkın Onları Nasıl Öğrendiği

Alimler, insanların Ashâb-ı Kehf hadisesini, öğrenmelerine sebep olan şey hakkında değişik iki görüş ileri sürmüşlerdir:

1) Onların saçları ve tırnaklan, alışılmışa aykırı olarak, çok fazla uzamıştı. Derileri ile yüzlerinde de, onların ömürlerinin alışılmıştan çok uzun olduğuna delâlet eden acayip izler ve alametler bulunuyordu.

2) "Bu adam, yiyecek almak için çarşıya gidip de, yiyeceğin parasını kesmek üzere dirhemleri çıkarınca, yiyeceği satan adam, "Bu paralar bu gün kullanılmamaktadır; bunlar, bundan çok uzun zaman önce, asırlarca evvel kullanılıyordu. "Sen belki de bir hazine buldun" dedi. Bunun üzerine insanlar, o şahsın hakkında ihtilâfa düştüler ve onu, beldelerinin kralının yanına götürdüler. Kral ona, "Bu paraları nereden buldun?" dedi. O da, "Dün bununla bir miktar hurma aldım. Sonra ben ve arkadaşlarım, krai Dikyanus tan firar edip kaçtık" diye cevap verdi. Böylece o kral, o adamın bir hazine bulmadığını ve Allah'ın onu ölümünden sonra dirilttiğini anladı."

Haşrin Vukuuna Örnek

Sonra Cenâb-ı Hak buyurmuştur. Yani, "Biz, bu kimseleri, onların hallerine ancak Allah'ın, ba's, haşr ve neşr ile ilgili vaadinin hak ve gerçek olduğunu anlasınlar diye muttaki kıldık." Rivayet olunduğuna göre o zamanın kralı, ba'sf inkar eden kimselerden idi. Fakat, kâfir olmakla beraber, insaflı bir kimse idi. Bundan dolayı Allahü teâlâ, bu gençlerin durumunu, o kral için bir delil yapmıştı. Yine denildiğine göre, belki, o zamandaki görüşler çeşitli idi. Bazıları: "Ceset ve ruh beraberce diriltilecektir" derken, diğer bazıları, "Ruh diriltilecektir. Cesede gelince, toprak onu yiyip bitirecektir' diyordu. Sonra bu kral, bu meselede, hak ve doğru olanın ne olduğuna kendisiyle istidlalde bulunacağı bir mucizeyi kendisine göstermesi için Allah'a duâ ve niyazda bulundu. Allahü teâlâ'da onu, Ashab-ı Kehf'in durumuna muttali kıldı. Böylece o kral onların hadisesini, cesetlerin de dirileceğine dair bir delil olarak kabul etti. Çünkü onların bu uzun uykudan sonra uyanmaları, ölüp de, sonra da diriltilen kimsenin haline benziyordu.

Ayetteki, "O sırada insanlar, onların durumunu aralarında tartışıyorlardı" ifadesi, e'sernâ fiiline bağlıdır. Yani, "Onlar aralarında niza ettikleri zaman, biz halkı onlara muttaki kaldık" demektir.

Ahalinin Tartıştığı Konu

Alimler, buradaki tartışma ile kasdedilen şey hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olmak üzere denilmiştir ki:

1) Onlar, yeniden dirilmenin doğru olup olmadığı hususunda münakaşa ediyorlardı. Bunun gerçek olduğunu söyleyenler, bunun doğruluğuna bu hadiseyi delil getiriyorlardı ve: "Allahü teâlâ onların bedenlerini üçyüz dokuz sene muhafaza etmeye muktedir olduğu gibi, ölümlerinden sonra cesedleri diriltmeye da kadirdir" diyorlardı.

2) Denildiğine göre, o kral ve kavmi, Ashâb-ı Kehf'i görüp, hallerine vâkıf olunca, Ashâb-ı Kehf, mağaralarına geri döndüler ve Allah o zaman, onların canını aldı. İşte bu noktada o insanlar ihtilaf etmişler, bazıları, onların yine önceki gibi uyuduklarını; bazıları ise aksine artık öldüklerini söylemişlerdir.

3) Bazıları "evlâ olan, onların yanına hiç kimsenin girmemesi ve hallerini görmemesi için, mağaranın kapısını kapatmaktır" derken, bazıları da "evlâ olan, mağaranın kapısına bir mescid yapılmasıdır" demişlerdir. "Bu görüş, o zamanki bu insanların Allah'a inandıklarına, İbadet ve namazı kabul ettiklerine delâlet eder.

4) Kâfirler, "Onlar bizim dinimiz üzerinde idiler. Dolayısıyla onların üzerine bir bina yapalım" derken; onlardan mü'min olanlar, "onlar bizim dinimiz üzere idiler, binâenaleyh biz de bir mescid yapalım" dediler.

5) Onlar, Ashâb-ı Kehf'in ne kadar uyudukları hususunda münakaşa ettiler.

6) Ahali onların sayılan ve isimleri hususunda münakaşa etmişlerdi.

Cenâb-ı Hak sonra, "Rableri onları daha iyi bilendir" buyurmuştur. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:

1) Bu cümle, o çekişenlerin sözler indendir. Buna göre sanki onlar, Ashâb-ı Kehf'in durumunu müzakere edip, isimleri, halleri ve ne kadar uyudukları hususunda Karşılıklı fikirler ileri sürüp, işin hakikatine ulaşamayınca, bunu elde edemeyince 'Rableri onlan daha iyi bilendir" demişlerdir.

2) Bu cümle, Cenâb-ı Hakk'a âit olup, bunu, münakaşa eden o kimseleri Ashâb-ı Kehf hususunda bilgisizce ileri geri konuşmaktan alıkoymak için söylemiştir.

Allahü teâlâ sonra, "Onların işlerine gâlib olanlar ise şöyle demişlerdir..." buyurmuştur. Bununla o müslüman kralın kastedildiği söylendiği gibi, bunu söyleyenlerin Ashab-ı Kehf'in sahipleri (akrabaları) olduğu da söylenmiştir, vine bu sözü, o beldenin ileri gelenlenn söylediği de ileri sürülmüştür. (Bunlar demişlerdir ki:) "Mutlaka yanlarında bir mescid edineceğiz" yani, "Orada ibadet edeceğiz ve bu mescid sayesinde Ashab-ı Kehf'in eserlerini yaşatacağız.

Ashab-ı Kehf'in Sayısı

Cenâb-ı Hak sonra, "Diyecekler ki: "(Sayılan) üçtür, dördüncüleri köpekleridir" buyurmuştur. Buradaki "diyecekler" fiilinin faili, o çekişenlerdir. Rivayet olunduğuna göre Necrânlı olan hristiyan heyetin seyyidi (veziri), âkibi (emiri) ve diğer adamları, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında iken, söz dönüp dolaşıp Ashab-ı Kehf meselesine geldi. Bunun üzerine Seyyid, "Onlar Ya'kûbi (mezhebinden) olup, üç kişi idiler, dördüncüleri köpekleri idi" dedi. Âkib (reis) olan ise, "Onlar Nastûrî (mezhebinde) olup, beş kişi idiler ve altıncıları köpekleri idi" dedi. Müslümanlar da, "Onlar yedi kişi olup, sekizincisi köpekleri idi" dediler. Müfessirlerin ekserisi, doğru sayının, bu sonuncusu olduğunu söylemişlerdir. Bunun böyle olduğunun delilleri şunlardır:

Yedi Kişi Olduklarının Delilleri

1) Ayetteki ifâdesinin vâv'ı,mârife kelimenin hali olarak gelen cümlenin başına dâhil olduğu gibi, nekirenin sıfatı olarak gelen cümlenin de başına dâhil olan vavdır. Bu, Mesele senin, "Bana, beraberinde bir başkası olan bir adam geldi" ve "Zeyd'e, elinde kılıç olduğu halde uğradım" demen gibidir. Hak teâlâ'nın, (hicr, 4) ayeti de bu şekildedir. Bunun faydası ise, bu sıfatın o mevsûfa âit olduğunu iyice belirtmek ve onun bu sıfatla muttasıf oluşunun sabit ve kesin birşey olduğunu anlatmaktatır. Binâenaleyh bu "Vâv" Ashab-ı Kehf'in yedi kişi olduklarını, sekizincisinin de köpekleri olduğunu söyleyenlerin sözlerinin doğruluğuna ve bu sözü bilerek, itminan ile söylediklerine delâlet eder.

2) Bu görüşte olanlar şöyle dediler: Allahü teâlâ bu ifadede, fazladan bir harf zikretmiştir ki bu da "vâv"dır. Binâenaleyh bu lafzı, manasız saymaktan korumak için, bunun ifâde ettiği fazladan bir mana bulunmuş olması gerekir. Bu ilave manayı kabul eden herkes, bununla bu görüşün doğru ve gerçek oluşunun kastedildiğini söylemişlerdir.

3) Allahü teâlâ, ilk iki görüşün peşinden, "Bunlar gayba taş atmaktır" (Yani rastgele konuşmaktır) buyurmuştur. Bir vasfı, bir şeye vermek, (bu sıfat bakımından) durumun, diğer şeylerde bunun aksine olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh bâtıl bir zan ile söylenmiş olma özelliğinin ilk iki görüşte olması, üçüncü görüşün ise bu özellikte, onların aksi olması gerekir.

4) Allahü teâlâ onların, "Yedidir, sekizincileri de köpekleridir" dediklerini naklettikten sonra, "De ki: Rabbim onların sayısını daha iyi bilendir. Onları ancak insanların pek azı bilebilir" buyurmuştur. Binâenaleyh ilk iki görüşün peşinden, "Bunlar gayba taş atmaktır" ifadesi getirilirken, üçüncüsünün peşinden, "De ki: Rabbim onların sayısını daha iyi bilendir. Onları ancak insanların pek azı bilebilir" ifadesinin getirilmesi, bu üçüncü görüşün, kuvvetli ve doğru olma açısından ilk ikisinden ayrı olduğuna delâlet eder.

5) Allahü teâlâ, "Onları ancak insanların pek azı bilebilir" buyurmuştur. Bu ifade, Ashab-ı Kehf'in sayısını ancak bu az kimsenin bilebileceğini göstermektedir. Müslümanlardan bu konuda söz söyleyen herkes onların yedi kişi olduklarını, sekizincilerinin de köpekleri olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh ayette bahsedilen "pek az" ifadesi ile, bunu söyleyen müslümanların kastedilmiş olması gerekir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh): "Onlar yedi kişiydiler. İsimleri şöyle idi: Yemlihâ, Mekselinâ, Meslesînâ-ki bu üçü kralın sağ tarafında olanlardı. Kralın solunda olanlar ise, Mernos, Debernos ve Sadenos idi. Kral mühim işlerde bu altı kişi ile istişare ederdi. Yedincileri ise, bunlar krallarından kaçtıklarında kendilerine katılan o çobandı. Köpeklerinin ismi ise Kıtmîr idi" demiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh): "Ben bu pek az kimselerdenim. Onların sayıları yedidir, sekizincileri de köpekleridir" demiştir.

6) Allahü teâlâ, "Yedidir, sekizincileri de köpekleridir" diyecekler. De ki: "Rabbim onların sayısını daha iyi bilendir. Onları ancak insanların pek azı bilebilir" buyurmuştur. (Kur'an üslûbunda) genel olarak görülen şekil şudur: Cenâb-ı Hak görüşleri nakledince, mesele ile ilgili hak ve bâtıl ne varsa bütün görüşleri nakleder. Çünkü Allahü teâlâ'nın bâtıl görüşleri anlatıp, hak olanı anlatmaması uzak bir ihtimaldir. Binâenaleyh bu hususta hak ve bâtıl görüşlerin hepsinin, bu üç görüşten ibaret olduğu sabit olmuş olur. Ama Cenâb-ı Hak, ilk ikisini zikrettikten sonra, onları "Gayba taş atmak" diye tavsif etmiştir. Binâenaleyh hak olanın, üçüncü görüş olması gerekir.

7) Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hitaben "O halde bunlar hakkında delilin açık olması dışında münakaşaya girişme. Bunlara dâir onların hiçbirinden bilgi isteme" buyurmuş ve böylece onu, onlarla (ehl-i kitab ile) münazara etmekten ve onlardan fetva sormaktan nehyetmiştir. Bu, ancak Allah'ın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hâdisenin hükmünü (aslını) bildirmesi halinde mümkün olur. Hem sonra Allahü teâlâ, "Onları ancak insanların pekazı bilebilir" buyurmuştur. Binâenaleyh bunu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in değilde, başka bir insanın bilebilmesi uzak bir ihtimaldir. Bu sebeble, Ashab-ı Kehf'in gerçek bilgisinin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e verildiğini anlıyoruz. Açık olan odur ki bu bilgi ancak vahiy ile gerçekleşmiştir. Çünkü vahiy dışında kalan şeyde asıl olan yokluktur ve işin de böyle olmasıdır. Binâenaleyh doğrusu, "(Onlar) yedidir, sekizincileri de köpekleridir" şeklindeki görüştür. Bil ki bu izahların bir kısmı bir kısmına nazaran daha zayıf ise de, hepsi birbirini destekleyince, bu konudaki delil tam ve mükemmel olmuş olur. Allah en iyi bilendir.

Ayetle İlgili Diğer Bazı Hususlar

Ayetle ilgili birkaç bahis daha bulunmaktadır:

Birinci Bahis: Ayetin takdiri, "Diyecekler ki: "Onlar üçtür" şeklindedir. "Onlar" kelimesi mahfuztur. Sözden anlaşıldığı için mübtedâ olan hüm (onlar) kelimesi hazf edilmiştir.

İkinci Bahis: İlk fiil, istikbal siğasıyla (diyecekler) şeklinde gelmiştir. Bunun sebebi atıf harfinin, son iki görüşün, birincisine dahil olmasını gerektirmiş olmasıdır.

Üçüncü Bahis: "Recm", atmak demektir. "Gayb" ise, insanın göremediği bilemediği şeydir. Binâenaleyh ayetteki "Recmen bi-l'gayb" deyimi, "bilemediği, göremediği şeyi (bilir gibi) ortaya atmaktır." Nitekim Arapça'da "Düşünmeden konuşuyor manasında, "Falanca atıyor" denilir.

Dördüncü Bahis: Âlimler, ve sâminühüm'deki vâv'ın, ifade ettiği mana hususunda şu değişik izahları yapmışlardır:

1) Daha evvel de bahsettiğimiz gibi, bu vâv, bu üçüncü sözün, diğerlerinden daha evlâ olduğunu gösterir.

2) Araplara göre "yedi", sayının çok olduğunu ifade etmede kullanılan temel rakamdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer onlar için 70 defa istiğfar etsen bile, Cenâb-ı Hak (o münafıkları) kesinlikle bağışlamayacak." (Tevbe. 80) buyurmuştur. Durum böyle olup Araplar sekize varınca, daha sonra söyleyecekleri cümlenin müste'nef bir cümle olduğuna delâlet eden bir lafzı getirerek, mesela ve semâniye (ve sekiz) derler. İşte ayetteki bu ifade, o tarz üzere gelmiştir. Şu benzer üç ayet de buna delâlet etmektedir (Tevbe, 112) Çünkü ayet ortasındaki bu ifade, kendisinden önce sayılan sıfatların sekizincisidir. (Bundan dolayı başına vâv gelmiştir.) Yine Cenâb-ı Hak, (Zümer, 73) buyurmuş, çünkü cennetin kapıları sekiz, cehenneminkiler ise yedidir. Yine (Tahrim, 5) buyurulmuştur. Buradaki "ebkâr", kendinden önce sayılan şeylerin sekizincisidir. Âlimler bu vâv'a, vâvu's- semânîye adını vermişlerdir. Buna niçin bu adın verildiğini anlattık. Kaffal şöyle der: Bu, tutarlı bir izah değildir. Hak Teâla'nin, (Haşr 23) ayeti, bunun aksine. bir delildir. Cenâb-ı Hak bu ayette, sekizinci olarak zikrettiği sıfatın başında vâv getirmemiştir.

Allahü teâlâ sonra, "De ki: "Rabbim onların sayısını daha iyi bilendir. Onları ancak insanların pek azı bilebilir" buyurmuştur. Doğru olan da budur. Çünkü kâinatta meydana gelen, meydana gelmiş, gelecek bütün hadiselerin detaylı bilgisi ancak Allah katında ve ancak Allah'ın haber verdiği kimselerde bulunur. İbn Abbas: "Ben, o "pek az" kimselerdenim" demiştir. Kâdi, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın bu sözü hususunda şöyle demiştir: "Eğer o, bunu Hazret-i Peygamber'in açıklaması ile öğrenmiş ise doğrudur.

Ama yok bu hususta "vâv" harfine tutunuyorsa, bu zayıftır. Ama şöyle denebilir: "Delil getirilen o yedi izah, her ne kadar kesinlik ifade etmezsede yine de zann-ı gâlib ifade eder."

Bil ki Allahü teâlâ bu hadisevi zikrettikten sonra, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, bu hususta çekismemekten ve fetva sormaktan nehyeden iki ifadeye yer vermiştir. Onu, çekişmekten "O halde bunlar hakkında delilin açık olması dışında münakaşaya girişme" buyurarak nehyetmiştir. "Mirften Zahiren" ifadesi ile, Hazret-i Peygamberin, bu sayının ne kadar olduğu hususunda onları yalanlamaması, aksine bunu belirlemek için delil yoktur. Binâenaleyh bu hususta konuşmamak ve kesin hüküm vermemek gerekir demesi kastedilmiştir. Bunun bir benzeri de, "Ehl-i kitab ile en güzel bir şekilde mücâdele et" (Ankebût, 46) ayetidir. Hazret-i Peygamber, onlara fetva sormaktan da, Bunlara dair, onların hiçbirinden bilgi isteme" ifadesi ile nehyetmiştir. Çünkü (ehl-i kitabın) bu konuda kesin bir bilgilerinin bulunmadığı sabit olunca, onlara görüş sormaktan menetmek gerekir.

Bil ki "Kıyas"ı kabul etmeyenler, bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Çünkü Cenâb-ı Hak, "Gayba taş atmaktır" buyurup, bu ifadeyi "zan" yerine kullanarak, sanki "zannen bi'l-gayb" (gayb hakkında zan yürüterek) demek istemiştir. Çünkü Araplar "zan" yerine (Zannına göre atıyor) deyimini genellikle kullanırlar. Hatta "recm" ile "zan" arasında onlara göre bir fark yoktur. Şâirin şu sözüne baksana! "Ondan, ne idiği belirsiz, vehme göre söylenmiş söz çıkmaz." Burada müreccem, maznun (zanna göre söylenen) manasınadır. Kelime ile ilgili bu izahı Keşşaf sahibi de yapmıştır. Binâenaleyh bu, zanna göre söz söylemenin, Allah katında kınanan bir şey olduğuna delâlet eder. Hem sonra Allahü teâlâ bu yolu kınayınca, zannına göre konuşan kimselerden fetva sorma hususunu da bu kınamaya dahil etmiştir. Binâenaleyh bu, zanna göre verilen fetvanın Allah katında caiz olmayacağına delâlet etmektedir."

Kıyası (delil olarak) kabul edenlerin, buna karşı cevabını daha önce defalarca zikrettik.

Allah Dilemedikçe İşler Olmaz

22 ﴿