26"Hiçbir şey hakkında, "Inşâallah" (Allah dilerse) demedikçe, "Ben bunu mutlaka yarın yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki Rabbim beni doğruya, bundan daha yakın olan bir yola erdirir." Onlar, mağaralarında üçyüz sene eğleştiler. Buna dokuz yıl daha kattılar. De ki: "Allah ne kadar eğleştiklerini daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybını, ancak o bilir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir! Bunların, O'ndan başka hiçbir yardımcısı yoktur. O, hiçbir kimseyi hükmüne ortak yapmaz". Bil ki ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Nüzul Sebebinin Değerlendirilmesi Müfessirler şöyle demişlerdir: Kureyşliler, Hazret-i Peygamber'e üç soru sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "İnşaallah" demeden, "Ben yarın bunları cevaplarım" dedi. Bunun üzerine vahiy onbeş gün süre ile kesildi. Bir başka rivayette bu sürenin kırk gün olduğu ileri sürülmüştür. Daha sonra bu ayet nazil oldu. Kâdi, bu görüşe şu iki açıdan itiraz eder: 1) Hazreti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yarın falanca işi yapacağını haber verdiğinde, yarından önce ölebileceğim veya o fiili yapmasına bir engel çıkabileceğini biliyordu. Bütün bunlar ihtimal dâhilinde olduğu halde, Hazret-i Peygamber "İnşaallah" (Eğer Allah dilerse) dememiş olursa, söyleyeceği söz, çoğu Kez meydana gelecek şeyin aksine olmuş olurdu. Bu ise, hem peygamberden, hem de onun sözünden insanların soğumasına sebebiyet verirdi. Ama o, "eğer Allah dilerse" (inşaallah) diyerek, bunları söylerse, böyle bir sakıncadan korunmuş olur. Bu böyle olunca da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "İnşaallah" demeksizin, herhangi birşeyi vaadetmesi (yapacağını) söylemiş olması uzak bir ihtimaldir. 2) Bu ayet, pek çok faydayı (manayı) ve hükmü ihtiva etmektedir. Binâenaleyh ayeti sırf bu manaya hamletmek uzak birşey olur, Kâdi'nin birinci görüşüne şöyle cevap verilir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "İnşaallah" demiş olmasının daha evlâ olduğunda münakaşa yoktur. Fakat o, herhangi bir sebepten ötürü bunu söylemeyi bazan unutabilir. Binâenaleyh bu konu, efdal ve evlâ olanın terkedilmesi kabilinden olur. Kâdi'nin ikinci görüşüne de şöyle cevap verilir: Ayetin pek çok manayı ve hükmü ihtiva etmesi, sebeb-i nüzulün bu mana ve hükümlerden birisi olmasına manî değildir. Cenâb-ı Hakk'in, "inşaallah (Allah dilerse) demedikçe" ifadesinde, Allahü teâlâ'nın neyi dilediğinin beyanı yoktur. Binâenaleyh bu hususta şu iki görüş bulunmaktadır: 1) Ayetin takdiri, "hiçbir şey hakkında "inşaallah" demedikçe, yani Allah'ın bu söz hususunda sana müsaade etmeyi dilemesi müstesna, "ben bunu mutlaka yapacağım" deme "şeklindedir. Bu, "Allah'ın sana o haber hususunda sana müsaade etmesi hali müstesna; senin, falanca işi yapacağını kendiliğinden söylemen ve haber verme yetkin yoktur" manasındadır. 2) Ayetin takdiri, "Senin inşaallah demen müstesna hiçbirşey hakkında, "ben onu mutlaka yarın yapacağım" deme " şeklindedir. Bu sözün mutlaka söylenilmesinin sebebi şudur: İnsan "yarın falanca işi yapacağım" dediğinde hem yarın gelmeden önce ölmesi, hem de diri kalması halinde, o işi yapmaya mani bir engelin çıkması uzak bir ihtimal değildir. Binâenaleyh o, "inşaallah" demezse, o durumda o vaadinde yalancı olmuş olur. Halbuki yalan, nefret ettirici bir husustur. Bu ise, peygamberlere yakışmaz. Bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak ona, "inşaallah" demesini vâcib kılmıştır, öyle ki onun bu vaadini yerine getirmemesi halinde yalancı olmaz, o zaman da bir nefret meydana gelmez. İşleri Allah'ın Dilemesine Bağlamak Bil ki Mutezile'ye göre, Allahü teâlâ kulunun iman ve itaatta bulunmasını istemiş, kulu ise kendisi için küfrü ve isyanı istemiştir. Böylece, bu demektir ki Allah'ın değil, kulun muradı yerine gelmiştir. Bu durumda da, kulun iradesi galib, Allah'ın irâdesi ise, (hâşâ) mağlûb konumunda bulunmuş olur! Ama göre, Allahü teâlâ'nın irade ettiği her şey, tahakkuk eder ve meydana gelir. O bu demektir ki Allah, kâfirin küfrünü, mü'minin de imanını irâde etmiş, istemiş Böyle olması halinde ise Allah'ın irâdesi galib, kulun irâdesi de mağlub olmuş olur. Bunu iyice anladığında biz diyoruz ki kul, "Allah'ın dilemesi müstesna, yarın yapacağım" dediğinde, Allah, kendisinin iradesi kulunun iradesine galib olduğu o kulundan yalanı savuşturmuş olur. Çünkü kulun böyle (inşaallah) demesi halinde, ifadenin takdiri şöyle olur: Kul, "Ben falanca işi yapacağım. Ancak ne var ki Allah'ın iradesi, bunun aksine olursa, ben bu durumda onu yapamam. Çünkü Allah'ın iradesi, benim irademe galiptir. Galip olan bir mania bulunduğunda ise, ben onu yapamam" demiş olur. Ama, Allahü teâlâ'nın irâdesinin mağlup olması halinde, bu irâde bu konuda özür sayılamaz. Çünkü mağlub olanı, galib olan engelleyemez. Bunun da böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Ümmet-i Muhammed, bir kimse, "Allah'a yemin olsun ki, şunu yapacağım" der de, daha sonra da, yeminini bozmaktan dolayı endişelenerek, "İnşâallah" derse, Allah'ın iradesinin galib olması durumu hariç, onun bu sözünün, yemini bozmadan dolayı kendisine terettüb eden keffareti savuşturamayacağı hususunda ittifak etmiştir. Binâenaleyh, (Allah'ın iradesinin galib olması halinde) yemin keffâretini savuşturacağı icmâ ile sabit olunca, Allah'ın iradesinin gâlib olduğuna ve varlık âlemine, ancak Allah'ın irâde ettiği şeyler dahil olduğuna kesinkes hükmetmemiz gerekir. Âlimlerimiz bu sözü, şu muayyen misalle tekidli bir biçimde açıklamışlardır: Bir kimsenin, bir başkasından alacağı olsa, borçlu kimse de,borcunu ödeyebilecek durumda olursa,bu şartların akabinde (borçlu kimse), "Allah'a yemin olsun ki, ben bu borcu yarın ödeyeceğim" dese, daha sonra da "İnşâallah" diye ilave ederse; yarın geldiğinde de bu borcu ödeyemese, ona keffâret gerekmez. Mu'tezile'nin görüşüne göre ise Allahü teâlâ o kimsenin borcunu ödemesini dilemiştir. Böyle olması halinde, onun "İnşâallah" demesi, bu hükmü olmuş bitmiş bir şarta bağlamak olmuş olur. Binâenaleyh, keffâret gerekir. Utemâ, onun yeminini bozmuş olduğu hususunda icmâ edince, biz bunun Allahü teâlâ'nın, o fiili emredip, ona teşvikte bulunup da onu bozmaktan men etmesinin yanısıra, bunu dilemediği için böyle olduğunu anlamış oluruz ve böylece de Allahü teâlâ'nın bazan yapılmasını dilediği halde herhangi bir şeyi nehyettiği, bazan da dilemediği halde bir şeyi emrettiği sabit olmuş olur ki, elde edilmek istenen netice de budur. Buna göre şayet, "farzedelim ki durum sizin ileri sürdüğünüz gibi olsun. Ancak ne var ki, fukahânın ekserisi, "bir kimse, hanımına, "İnşâallah sen boşsun" dediğinde, talâkın vaki olmayacağını söylemişlerdir. Şu halde bunun sebebi nedir? Biz deriz, ki: Bunun sebebi şudur: O talâkın meydana gelmesi, Allah'ın meşietine bağlı olunca, bu talâk ancak, bizim o talâkın meydana geldiğini bildiğimizde vaki olmuş olur. Halbuki biz, ilk önce bu meşietin meydana geldiğini bildiğimiz o zaman talâkın meydana geldiğini biliriz. Ancak ne var ki, Allah'ın meşieti gaybtır. Onu bilmek, bizim Cenâb-ı Hakk'ın meşietine bağlı olan şeyin ancak meydana geldiğini ve vukûbulduğunu bilmemiz halinde mümkündür. Bu meydana gelecek şey de talâktır. Binâenaleyh bu metoda göre, biz, Cenâb-ı Hakk'ın meşietinin tahakkuk ettiğini ancak talâkın vuku bulduğunu bildiğimizde; talâkın vukûunun da, meşietin meydana geldiğini bildiğimizde bilebiliriz. Bu demektir ki, bunlardan birini bilmek, diğerini bilmeye bağlıdır. Binâenaleyh bu bir "devr"dir. Devr ise batıldır, işte bundan dolayı onlar, "talâk meydana gelmez" demişlerdir. "Madümât (mevcut olmayanlara şey denilmez" diyenler, Cenâb-ı Hakk'ın "Hiçbirşey hakkında. "İnşallah" (Allah dilerse) demedikçe, "ben bunu mutlaka yapacağım" deme" ifadesiyle istidâl ederek şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hak, bir kimsenin yarın yapacağı o şeyi şu anda "şey" diye adlandırmıştır. Çünkü O, "Hiçbir şey hakkında (...) deme!" buyurmuştur. Halbuki, bir kimsenin yarın yapacağı o şeyin, şu anda ma'dum olduğu (mevcut olmadığı) malumdur. Binâenaleyh, ma'duma da şey denilmesi gerekir." Buna şu şekilde cevap verilebilir: Bu istidlal ancak, madûmun "şey" diye adlandırılmış olduğunu ifade eder. Bize göre bunun sebebi, "şey" olabilecek şeyin, şu anda "şey" diye adlandırılmasının caiz olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, "Allah'ın emri geldi" (Nahl, 1) buyurmuştur. Halbuki bununla, Allah'ın emrinin geleceği kastedilmiştir. Sonradan İnşaallah Demenin hükmü Cenâb-ı Hakk'ın, "Unuttuğun zaman Rabbini an "buyruğuna gelince, bununla ilgili olarak şu iki izah yapılabilir: a) Bu, daha önceki ifadede ilgili bir söz olup, kelamın takdiri, "o, inşaallah demeyi unuttuğunda, hatırlasa onu söylesin, desin" şeklindedir. İşte bu noktada ulemâ ihtilâf etmiştir. Bu cümleden olarak İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bu kimse uzun bir müddet sonra inşaallah demeyi hatırlar da bunu söylerse, keffareti savuşturmuş olma hususunda bu yeterlidir" demiştir. Said İbn Cübeyr'den de: "Bir sene veya bir ay veya bir hafta veyahutda bir gün sonra dahi inşaallah dese" şeklinde rivayetler gelmiştir. Tavus İbn Keysan da: "Bulunduğu meclisten ayrılmadan inşaallah diyebilir" derken, Atâ: "Sütlü bir devenin sağılma süresi kadar bir süre sonra diyebilir" demiştir. Bütün fukahaya göreyse, inşaallah ifadesi, cümleye bitişik olarak (aynı anda) söylenmediği müddetçe hükümlerde tesiri bulunmamaktadır. İbn Abbas (radıyallahü anh), Cenâb-ı Hakk'ın "Unuttuğun zaman Rabbini an" buyruğuna tutunarak şöyle demiştir: "Görünen odur ki, bu ifâdeden kastedilen, "İnşaallah" ifadesidir. Ayetteki "Rabbini an" emri, belli bir vakte tahsis edilmeyip, tam aksine bütün vakitten içine alır. Binâenaleyh, ne zaman olursa olsun, hatırladığında "inşâallah" demesi ona vacib olur. İnşaallah demek vacib olur diyen herkes, "yemin keffâretini savuşturmak için vacib olur" demişlerdir ki, işte bu da, elde etmek istediğimiz şeyi elde eder." Bil ki İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın istidlali, "İnşaallah" demenin, söze bitişik olmasının gerekmeyeceği" hususunda sarih bir ifadedir. Ama fukahaya gelince, onlar şöyle demişlerdir: Şayet biz bunu caiz görürsek, o zaman akitlere ve yeminlere dair hiçbir şeyin yerine oturtulamamasî, karar kılmaması gerekir. Anlatıldığına göre, Ebu Hanife (r.h.)'nin, İbn Abbas'ın, inşâallahın belirli bir zaman sonra denilebileceği şeklindeki görüşüne muhalefet ettiği haberi Halife Mansur'a ulaşmış; o da bunun üzerine, bu görüşü reddetmesi için, onu huzuruna çağırmış. Bunun üzerine Ebu Hanife (r.h) de: "Bu senin aleyhine olur. Çünkü sen, yemin ettirerek biat aldığında, onların senin yanından çıkıp da "İnşâallah" diyerek senin aleyhine başkaldıracaklarını düşünmez misin?" der. Mansur, Ebu Hanife'nin sözünü beğenir ve ondan memnun kalır. Bil ki bu sözün neticesi de, nassı kıyas ile tahsis etmeye varıp dayanır. Halbu ki, bu su götürür bir meseledir. Hem o, hiç kimsenin duyamayacağı bir biçimde ağzıyla gizlice, "inşâallah" dediğinde, bu geçerli olur ve icmâen de, keffâretten kurtulmuş olur. Halbuki bahsettiğiniz mahzur, bunda da bulunmaktadır. Binâenaleyh, onların dayandıkları delilin kuvvetli olmadığı sabit olmuş olur. Evlâ olanı, onların, "inşaallah"ı aynı anda söylememesi vâcib olduğu hususunda, akde ve ahde vefa etmenin vâcib olduğuna delâlet eden pekçok ayet ile istidlal etmeleriydi. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Akidleri hakkıyla yerine getirin " (Maide, 1) ve "Ahdinizi hakkıyla yerine getirin "(Isrâ, 34) buyurmuştur. Binâenaleyh, ahidde bulunan kimsenin, bu ayetlerden ötürü, o ahdin gereğini tastamam yerine getirmesi gerekir. "İnşaallah"ın aynı anda denilmesi durumunda, biz bu delile uymadık. Çünkü, "müstesna" "müstesna minh" ile beraber, (sadece müstesnanın hiçbir şeyi ifâde edemiyeceği delili ile) tek ve müstakil bir cümle gibidir. Binâenaleyh müstesna, bir cümlenin yarısı mesabesindedir. O halde, müstesna ve müstesna minh'den meydana gelen cümle, bir manâ ifade eden tek bir kelime gibidir. Böyle olması durumunda o, sadece istisnayı (başka bir zamanda) söylediğinde, bundan ötürü herhangi bir şeyin gerekmeyeceğini anlamış olduk. Ama istisna, aynı anda yapıldığında ise, o cümleden dolayı tam bir sorumluluk gerekir. Bu sebeple de o sorumluluğu yerine getirmesi vacib olur. b) Cenâb-ı Hakk'ın, "Unuttuğun zaman Rabbinî an" emri daha önceki cümlelerle alâkası bulunmayan, bilakis müste'nef bir sözdür. Bu görüşe göre, bu konuda şu izahlar yapılabilir: 1) "İnşâallah demeyi unuttuğunda, tesbih ve istiğfar ile Rabbini zikret!" demektir ki bundan murad, inşâallah demeye ihtimam ve itinâ göstermeye teşvikte bulunmaktır. 2) Bu, "Unuttuğun şeyi sana hatırlatması için, bu durum sana arzolunduğunda Rabbini an" demektir. 3) Bazıları da bu emri, unutulması halinde, unutulmuş olan namazları edâ etme manasına hamletmişlerdir. Bu görüş, hakkında yapılan bu üç izahla beraber uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu ifadeyi, kendinden önceki ifadelerle alâkalı kılmak, aynı hüküm hususunda sözü tamamlamayı ifade eder. Ama bunu "müste'nef" bir kelâm kabul etmek ise, sözün kendinden öncekilerle irtibatı olmayan bir ibtidâ (başlangıç cümlesi) olmasını gerektirir ki, bu caiz değildir. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, 'Ve öyle de: "Umulur ki Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola erdirir" buyurmuştur. Bu hususta şu izahlar yapılabilir: a) "İnşaallah" dememek güzel değildir. Bunu söylemek, söylememekten daha güzeldir. Hak teâlâ'nın, "bundan daha yakın bir rüşde" ifadesiyle bu cümlenin söylenilmesi kasdedilmiştir. b) O, onlara herhangi bir şeyi vaadedip ve o vaadiyle beraber "inşaallah" da dediğinde, O, "Umulur ki benim Rabbim beni, size vaadettiğim şeyden daha güzel ve daha mükemmeline iletir ve götürür" demiş olur. c) Ayetteki "doğruya bundan daha yakın olan bir yola" ifâdesi, Ashâb-ı Kehf'in tıssasına işaret olup, manası, "Belki de Allahü teâlâ bana, benim Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğumun doğruluğu ve peygamberlik iddiamdaki doğruluğum hususunda, delâlet ve doğruya en yakın olma bakımından, Ashâb-ı Kehf'in haberinden daha büyük olan beyyine ve deliller verir" şeklindedir. Allah, nitekim böyle de yapmıştır. Çünkü Hazret-i Peygamber'e, peygamberlerin kıssalarını anlatmıştır. Halbuki gaybdan haber vermek, Ashâb-ı Kehf'in haberinden daha önemlidir. Ayetteki "Onlar mağaralarında üçyüz sene eğleştiler. Buna dokuz yıl daha kattılar. De ki: Allah, ne kadar eğleştiklerini daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybını, ancak O bilir. O, ne güzel görür ve güzel işitir! Bunların, O'ndan başka hiçbir yardımcısı yoktur. O, hiçbir kimseyi hükmüne ortak yapmaz" ifadesine gelince, bil ki bu ifade, Ashâb-ı Kehf kıssası hakkında zikredilen ayetlerin sonudur. Hak teâlâ'nın, "Üç yüz sene eğleştiler" resiyle ilgili ki görüş ileri sürülmüştür. 1) Bu, Ashâb-ı Kehf'in zamanındaki kimselerin sözlerinin bir anlatımıdır. Bunun aetili, Cenâb-ı Hakk'ın, (......) (Kehf,22) ayetleridir. "Onlar mağaralarda eğleştiler" ifadesi, "O kimseler böyle dediler" manasındadır. Yapılan bu izahı, Cenâb-ı Hakk'ın bundan sonra belirttiği, "De ki: Allah, ne kadar eğleştiklerini daha iyi bilendir." buyruğu da destekler. Binâenaleyh bu söz daha önce söylenenleri -reddedercesine gelmiş olan bir ifâdedir. Bu izahı, Abdullah İbn Mesûd'un mushafında bulunduğu rivayet edilen, "Dediler ki: "Mağaralarında (......) eğleştiler" şeklindeki rivayet de teyid eder. 2) Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğu O'nun kendi sözü cümlesindendir. Çünkü O, bu müddetin ne kadar olduğunu haber vermiştir. Ayetteki "Üçtür, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler" (Kehf, 22) ifadesi, daha önce geçmiş ve bu ifadeyle o ifâde arasına, onları birbirinden ayıran bir mu'tanza cümlesinin girmiş olduğu bir cümledir ki, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "O halde bunlar hakkında delilin kuvvetli olması dışında bir münakaşaya girişme" (Kehf, 22) ifadesidir. Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: Allah, ne kadar eğleştiklerini daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybını, ancak O bilir" buyruğu, kendisinden öncekinin nakledilmesini gerektirmez. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak, "De ki: Allah, ne kadar eğleştiklerini daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybını, ancak o bilir. O halde, ehl-i kitabın dediğine değil, Allah'ın verdiği habere müracaat edin" manasını murad etmiştir. Hamza ve Kisâî tenvinsiz olarak, (......) şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları tenvin ile (......) şeklinde okumuşlardır. Zira, ayetteki (......) kelimesi (......) kelimesinin atf-ı beyânıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "onlar mağaralarında üçyüz (...) eğleştiler" buyurduğunda, bunun gün mü, ay mı, yoksa yıl mı olduğu anlaşılmaz. Ama o, sinine deyince, bu ifade, onun ifâdesinin bir beyanı olmuş olur. Binâenaleyh (sinin) -yıllar- kelimesi, onun atf-ı beyânıdır. Bu ifâde de, takdiri şeklinde olan bir takdim tehirin bulunduğu da ileri sürülmüştür. Hamza'nın okuyuşunun izahına gelince, izafet durumunda gerekli olanın denilmesidir. Ancak ne var ki, temyizlerde çoğulların müfred yerinde kullanılması caizdir. Bu, mesele Cenâb-ı Hakk'ın "işler bakımından en çok ziyana uğrayanlar"(Kehf. 103) ayetinde de böyledir. Ayet-i kerimedeki, "Ona dokuz yıl daha kattılar" ifâdesi (......) takdirindedir. Buna göre onlar şayet, "Cenâb-ı Hak, niçin doğrudan doğruya "üçyüzdokuzyıl" dememiştir? O'nun, "Buna dokuz yıl daha kattılar" demesinin hikmeti nedir?" derlerse biz deriz ki: Bazı kimseler şöyle demiştir: "Bu müddet, güneş yılıyla üçyüz, ay yılıyla ise üçyüzdokuz sene idi." Bu müşkit bir meseledir. Çünkü, hesap yönünden bu söz doğru değildir. Şöyle denebilir: Onlar belki de, üçyüz seneyi tamamladıklarında, uyanmaları yaklaştı. Daha sonra da, dokuz yıl daha uykuda kalmalarını gerektiren bir husus ortaya çıktı. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "De ki: "Allah ne kadar eğleştiklerini daha iyi bilendir" buyurmuştur. Bu, "Allahü teâlâ, bu müddeti bu hususta ihtilâf eden insanlardan daha iyi bilendir. O, daha iyi bilir: çünkü, O göklerin ve yerin yaratıcısı ve âlemin idarecisidir. Durum böyle olunca, O göklerin ve yerin gaybını da hakkıyla bilen olur. Bu sebeple de O, hiç şüphesiz o hadiseyi de en iyi bilen olur" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, ne güzel görür, ne güzel işitir" buyurmuştur. Bu sığalar, laaccüb için kullanılan ifâdeler olup, mana bakımından ise, "O, ne güzel görür, ne güzel işitir!" anlamındadır. Biz, taaccübün ne demek olduğu hususunda, Cenâb-ı Hakk'ın Bakara Sûresi'ndeki (Bakara. 175) ayetinin tefsirinde mufassal açıklamalarda bulunmuştuk. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "Bunların, O'ndan başka hiçbir yardımcısı yoktur" buyurmuştur. Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır: 1) Ashâb-ı Kehf'in Allah'dan başka dostu yoktur. Çünkü o uzun uykularında onları korumayı tekeffül eden O'dur. 2) Ashâb-ı Kehf'in orada ne kadar kaldıkları hususunda ihtilaf eden o kimselerin, Allah'dan başka işlerini deruhte eden ve onların kendilerini idare eden başka dostları yoktur. Binâenaleyh, onlar Allah'ın tedbir ve korumasına muhtaç iken, daha nasıl "erhangi bir ipucu olmaksızın bu hadiseyi bilebilirler? 3) Bazı kimseler bu konuda, Allah'ın bildirdiğinin aksine olan görüşler ileri sürünce, azabı hak etmiş oldular. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onların, kendilerine azâb indirme hususunda Allah'a mani olacak bir dostlarının bulunmadığını beyân buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, "O, hiçbir kimseyi hükmüne ortak yapmaz" buyurmuştur. Bu, 'Allahü teâlâ, onların şu kadar yıl uyuduklarını beyan edince, hiç kimsenin, O'nun sildirdiğinin aksine olan bir görüş ileri sürme hakkı kalmamıştır!" demektir. Bu hususta esas olan şudur: İki ortak müşterek bir iş yaptığında, tarafların birbirlerine karşı azları eksilmez. Bu da, herbirinin, o işi istediği biçimde yapmasını engeller. Bu açıklamada, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer gökte ve yerde Allah'dan başka tanrılar olsaydı, onların ikincisi de muhakkak ki harap olup gitmişti" (Enbiya, 22) ayetine dayanmaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak bu hususu, kendisinden "O hiçbir kimseyi hükmüne ortak yapmaz" hükmüyle nefyetmiştir. İbn Amir, bu kelimeyi Cenâb-ı Hakk'ın (Kehf. 23) ve (Kehf. 23) ifadelerine atfederek, tâ ile nehiy sîğasında olmak üzere "la tüşrik" şeklinde okumuştur ki bu, "Allah'ın, Ashâb-ı Kehf'in sayısına dair sana haber vermiş olduğu şeyi, hiç kimseye sorma; O'nun hükmü ve beyanıyla yetin ve bu hadiseyi bilmeyi arzulama hususunda, hiç kimseyi ortak kılma" manasındadır. Diğer kıraat imamları ise, yâ ile merfû olarak, zari sığasında "lâ yüşrikü" şeklinde okumuşlardır ki bu, "Allahü teâlâ bunu yapmaz" anlamındadır. Ashab-ı Kehf'in Yeri ve Zamanı Âlimler, Ashâb-ı Kehf'in, hem ne zaman yaşadıkları, hem de nerede bulundukları hususunda ihtilâf etmişlerdir. Yaşadıkları zamana gelince, onların, Hazret-i Musa'dan önce yaşamış oldukları; Hazret-i Musa'nın Tevrat'ta onlardan işte bundan dolayı da yahudilerin onların durumunu sordukları ileri sürüldüğü gibi, onların, Hazret-i İsa'dan önce mağaraya girdikleri, Hazret-i İsa'nın onlardan bahsettiği, Hazret-i İsa ile Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki zaman içinde uyandırıldıktan da ileri sürülmüştür. Onların, Hazret-i İsa'dan sonra mağaraya girdikleri de iddia edilmiştir. Kaffâl bu görüşü Muhammed İbn İshâk'dan nakletmiştir. Bazı kimseler de, onların ölmediklerini ve Kıyamete kadar da ölmeyeceklerini ileri sürmüşlerdir. Onların, mağaralarının yerine gelince: Kaffâl, müneccim Muhammed İbn Musa el-Harezmî'den şunu nakletmiştir: el-Vâsık Ashâb-ı Kehf'in yerini tesbit etmesi için onu Rum diyarında inceleme yapmaya göndermişti. Muhammed İbn Musa, hadiseyi şöyle anlatıyor: O "Rum kralı beni bazı kimselerle beraber, Ashâb-ı Kehf'in yaşadığı iddia edilen o mahalle gönderdi. Oranın görevlisi, içeri girme konusunda beni korkuttu. Ama, buna rağmen ben içeri girdim ve onların saçlarını göğüslerinin üzerine kadar uzamış olarak gördüm ve ben bunun bir aldatmaca olduğunu anladım. Anladım ki bazıları, birtakım otlar ve ilaçlar sürmek gibi, ölülerin bedenlerini çürümekten korumak için kurutulmuş olan ilaçlarla, Ashâb-ı Kehf'in bedenlerini ilaçlamışlardır." Daha sonra Kaffâl sözüne devamla şöyle der. Bize göre, orasının, Ashâb-ı Kehf'in bulunduğu bir yer mi, yoksa başka bir yer mi olduğu hususu meçhuldür, bilinemiyor. Allah'ın haber verdiği şeyin doğruluğuna kesinkes hükmetmek gerekir. Rumların, Ashâb-ı Kehf'in yeri olduğunu söyledikleri o yere itibar etmemek gerekir. Keşsâf da, Hazret-i Muaviye'den şunu nakleder: Muâviye, Bizanslılarla savaşır, derken, (sözü edilen) o mağaraya uğrar. Bunun üzerine, "Keşke burası bize açılsa da, onlara bakabilsek" der. Bunun üzerine İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bu, sana mümkün değildir. Çünkü Allahü teâlâ, senden daha hayırlısını bundan men ederek, "Üzerlerine tırmanıp da (hallerini bir) görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirir, kaçardın ve her halde için onlardan korku ile dolardı"(Kehf. 18) demiştir. Bunun üzerine o, İbn Abbas'a, "Ben onların durumlarını öğrenmeden bu işten vazgeçmem" der ve birtakım kimseler göndererek, "Gidiniz ve bakınız" der. Onlar da o mağaraya girince, Allahü teâlâ onların üzerine bir rüzgâr gönderir ve onları yakar. Ben derim ki: Onların zamanını da bulundukları yeri de akıl yoluyla bilmek imkânsızdır. Bu ancak, edilse edilse, nass'dan elde edilebilir. Böyle bir nâss (ayet, hadis) ise yoktur. Böylece, bunun bilinemiyeceği sabit olmuş olur. Bil ki öldükten sonra dirilmenin ve Kıyametin isbat edilmesi, şu üç asla dayanır: 1) Allahü teâlâ'nın bütün mümkinata kâdır olmasına; 2) O'nun bütün malûmatı (her şeyi), küllîsini cüz'îsini bilmesine; 3) Bir zaman meydana gelen birşeyin, diğer vakitlerde de meydana gelmesinin mümkün oluşuna. Binâenaleyh bu üç temel esas sabit olunca öldükten sonra dirilmenin ve Kıyametin mümkün olduğu da anlaşılır. İşte burada da böyledir: Allahü teâlâ'nın herşeye kadir olduğu ve herşeyi bildiği sabittir. İnsanın da bir gün müddetle uykusunda iken diri kaldığı sabittir. O halde onun, âlemin ilahının muhafaza etmesi ve çeşitli belâ ve zararlardan koruması ile, üçyüz yıl onları uykularında durdurmasının da mümkün olması gerekir. Felsefeciler ise şöyle demişlerdir: "Kevn-ü fesad (yapılıp yıkılma) âlemi olan dünyanın heyulasında, nâdir ve garib birtakım halleri gerektiren, bazı feleki enteresan şekillerin (irtibatların) meydana gelmesi olmayacak birşey değildir." Ben derim ki: Birbirini takib eden bu üç sûreden herbiri, bu alemde nâdir görülen enteresan hallerin tahakkuk ettiğini anlatmaktadır. Mesela İsrâ (Benî İsrail) Sûresi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bedenen, Mekke'den Şam diyarına (Kudüs'e) götürüldüğünü anlatmaktadır. Bu, enteresan bir hadisedir. Kehf Sûresi de Ashâb-ı Kehf'in üçyüz küsur sene müddetle uyuduklarını anlatmaktadır. Bu da enteresan bir durumdur. (Bundan sonraki) Meryem Sûresi de, bir çocuğun babasız olarak meydana geldiğini anlatmaktadır ki bu da ilginç bir vakıadır. Binâenaleyh bütün bu harika hallerin ve ard arda gelen bu üç sûrede bahsedilen bu hadiselerin mümkün olduğunu ortaya koyma hususunda, dayanılacak esas, biraz önce bahsettiğimiz yoldur. Bunların mümkün olduğuna, Ebu Ali İbni Sina'nın, "Kitâbu'ş-Şifâ'sının "zaman" bahsinde anlattığı şu şey de gösterir: Filozof Aristo, kendisini dine vermiş bazı kimselerin, Ashâb-ı Kehf'in durumuna benzer bir duruma mazhar olduklarını zikretmiştir. İbn Sina sonra şöyle der: "Tarih, bunların Ashâb-ı Kehf'den önce yaşadıklarını göstermektedir." |
﴾ 26 ﴿