28

"Sabah akşam Rablerine, O'nun cemâlini dileyerek dua edenlerle beraber, candan sabr-u sebat et. Dünya hayatının zinetini arzu ederek gözlerini onlardan ayırma. Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, heva-ü hevesine uyan ve işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme".

Bil ki Kureyş'in ileri gelenleri bir araya geldiler ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Sana iman etmemizi istiyorsan, şu fakirleri yanından kov. Biz geldiğimizde onlar bulunmasınlar. Onlar için, yanına gelecekleri ayrı bir vakit ayır" dediler. Allahü teâlâ bunun üzerine, "Sabah akşam Rablerine duâ edenleri, yanından kovma" ayetini indirdi, ve "onları kovmanın caiz olmayacağını belirterek, aksine onlarla otur, onlarla uyum içinde ol, onlara kıymet ver. Kâfirlerin sözlerine aldırma. Kâfirlere, yanına gelseler de gelmeseler de değer verme" buyurmuştur. Binâenaleyh bu hâdise, kendinden önceki ayetlerde anlatılanlardan ayrı, başiıbaşına bir şeydir. Bu ayetin bir benzeri de, En'am Sûresi'ndeki, "Sabah akşam Rablerine duâ edenleri yanından kovma" (En'am, 52) ayetidir. Cenâb-ı Hak o ayette, Hazret-i Peygamberin o kimseleri kovmasını yasaklamış, bu ayette ise onlarla beraber oturmayı, onlara karşı sabır göstermeyi emretmiş ve "Candan sabr-u sebat et" buyurmuştur. Sabır kelimesinin asıl manası, engellemek, alıkoymak, hapsetmektir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in insanları "masbûre"den nehyetmesi de bu manadadır. Masbûre ise, bir yere hapsedilip, geriden bir şey atılarak öldürülen hayvan demektir.

Ayeteki "Sabah akşam Rablerine duâ edenlerle beraber" ifâdesi ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Âmir, ğayn harfinin zammesi ile, ğudvet; diğer kıraat imamları, gedâti şeklinde okumuşlardır. İki şekil de kelimenin kullanılan lehçeleridir.

İkinci Mesele

"Sabah-akşam" ifadesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır: a) Bununla, onların duaya her zaman devam ettikleri manası kastedilmiştir. Bu bir kimsenin, "falancanın işi, sabah akşam insanları tenkid ve onlara hakaret etmektir" demesi gibidir.

b) Bununla, sabah ve ikindi namazı kastedilmiştir.

c) Buradaki "sabah" ile de, insanların uyumaya başladıkları zaman kastedilmiştir ki bu da, hayattan ölüme geçişe benzer. Aklı olan, bu iki vakitte Allah'ı çokça zikreder ve O'nun nimetlerine, lütûflarına alabildiğine şükreder.

Allahü teâlâ sonra, "Gözlerini onlardan ayırma" buyurmuştur Arapça'da bir kimse bir kimseyi geçtiğinde, to denilir Arapların sınırını aştı" "O topluluk, Zeyd'i geçerek (Zeyd hariç) geldi" sözleri de bu manadadır. Bu fiil ân harf-i cerri ile müteaddi olur. Çünkü bu harf-i cer, uzaklık manasın, taşır. Buna göre Cenâb-ı Hak ayetle sanki, Hazret-i Peygamberi böylesi bir uzaklaşmaktan nehyetmiştir. Bu ifade ve şekillerinde ifâl ve tef'il babından olmak üzere de okunmuştur. Şâirin şu şiirinde de böyledir:

"Gördüğünden yüz çevir, çünkü onun yeniden talep edilmesi söz konusu değildir."

Ayetin anlatmak istediği şey, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i fakir mü'minleri küçümsemekten ve gözlerini, zenginlerin meclisinde oturmaya ve onların güzel şekillerine (elbiselerine) dikmekten nehyetmektir.

Cenâb-ı Hak "Dünya hayatının zinetini arzu ederek" buyurmuştur. Bu, "hal" cümlesidir. Yani, "Eğer bunu yaparsan, ancak dünya hayatının süs-püsünü arzu duymadan ötürü yapmış olursun" demektir.

Allahü teâlâ müslüman fakirlerle oturup kalkmayı, te'kidli bir şekilde emredince, zenginlerin ve mütekebbirlerin sözlerine iltifat etmekten de tekidli bir şekilde nehyederek şöyle buyurmuştur: "Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, hevâ-ü hevesine uyan ve işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme-" Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Alimlerimiz, câhil kimselerin kalblerinde cehaleti ve gafleti Allah'ın yarattığına bu ayeti delil getirerek, "çünkü bu ayetteki "gaflet verdiğimiz" ifadesi buna delalet eder" demişlerdir. Mu'tezile ise, bu tabirin "Kalbini gafil bulduğumuz kimse" manasına geldiğini, yoksa Allah'ın bununla, o kalblerdeki gafleti kendisinin yarattığını anlatmak İstemediğini; bunun delilinin ise, Amr b. Ma'dikerb ez-Zebîdi'nin, Süleymoğullarına söylediği şu söz olduğunu söylemişlerdir:

"Sizinle vuruştuk, bize karşılık vermediniz; istedik, bize cimri davranmadınız; sizi hicvedip kınadık, ama bizi susturmaya kalkmadınız." Yani "Biz sizi korkak, cimri ve hemen susturan kimseler olarak bulmadık" demektir. Hem sonra biz (Mu'tezile) diyoruz ki: Ayeti bu manaya almak daha evlâdır. Bunun birçok delili vardır:

1) Eğer bu gafleti Cenâb-ı Hak yaratmış olsaydı, onlar zemmi haketmiş olmazlardı.

2) Allahü teâlâ, bu ayetten sonra, "isteyen iman etsin, isteye kâfir olsun"umm. 29) buyurmuştur. Eğer onların kalblerindeki yaratan, Allahü teâlâ olsaydı, böyle demesi uygun düşmezdi.

3) Eğer bu ifade ile, Allah'ın onların kalblerini gafil kıldığı manası murad edilmiş olsaydı, o zaman "Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, bundan dolayı da hevâ-ü hevesine uyan kimse" demesi gerekirdi. Çünkü böyle olması halinde, bu fiil "mutavaat" fiillerinden olmuş olur. "Mutavaat" fiileri ise, vâv ile değil fâ ile atfedilir. Nitekim Arapçada "Onu kırdım, o da kırıldı"; "Onu defettim, o da defoldu" denilir, ama bunlar vâv ile atfedilerek, denilmez.

4) Allahü teâlâ ayette, "hevâ-ü hevesine uyan" buyurmuştur. Binâenaleyh kalblerini gafil kılan Allahü teâlâ olmuş olsaydı, bu gafletin, onların hevâ-u heveslerine uymalarına nisbet edilmesi caiz olmazdı. Velhasıl cevap olarak diyoruz ki: Ayetteki, "Biz o kalbleri gafil bulduk" manasına olan tabirinden murad, "Kalblerde o gafleti yarattık" manası değildir.

Mu'tezile'nin bu görüşlerine şu iki açıdan cevap veririz:

1) Müşterek olmak asıl değildir. Binâenaleyh bu veznin (if'âl vezninin) bu iki manadan birinde,hakikat, diğerinde mecaz olduklarına inanmak gerekir. Halbuki bunu gafleti var etmede hakikat manasına, onda gafleti bulmak manasında da mecaz kabul etmek, bunun aksini yapmaktan daha evlâdır. Bunu birkaç yönden izah edebiliriz.

a) İf'âl vezninin, var etme, yapma manasına kullanılması, bulma (vicdan) manasına kullanılmasından daha çoktur. Çok kullanılma, tercih sebebidir.

b) Bu vezinden, var etme-yapma manasını anlamak, bulmak manasını anlamaktan daha fazladır. Zihnin bundan, ilk nazarda bu manayı anlaması da tercih sebebidir.

c) Biz bunu, var etme yapma manasında "hakikat" kabul ettiğimizde, "bulma" manasında mecaz sayabiliriz. Çünkü birşeyi bilmek, bilinenin varlığına bağlıdır. Binâenaleyh lafzı, bağlı olunan hakkında hakikat ve bağlı olan hakkında mecaz kılmak akla daha uygundur. Fakat biz bu vezni, vicdan (bulmak) manasında hakikat, icâd (var etme-yapma) manasında da mecaz kılarsak, o zaman bunu tabi olanda hakikat, asılda mecaz kılmış oluruz ki bu, akla uygun olanın tersidir. Böylece aslolanın bu kalıbı, "bulma" manasında değil, "yapma" manasında hakikat saymak olduğu anlaşılır.

2) Biz, bu lafzın, "var etme-yapma" ile "bulma" manasında müşterek olduğunu kabul etsek bile, bu fiilin, "Gafleti kalbte varetme, yaratma" manasına olduğunu söylüyoruz. Çünkü akli delil, kulun kendisinde mevcut olan gafletin yaratıcısı olmasının imkânsızlığını göstermektedir. Bunun delili de şudur: Bir kimse, gafleti yaratmak istediğinde, ya kendisinde mutlak bir gaflet meydana getirmek isteyecektir yahut da belli bir şeyle ilgili bir gaflet meydana getirmek isteyecektir. Birincisinin olması imkânsızdır. Aksi halde, o kimse için birseye dâir gafletin bulunması, başka bir şeye dâir gafletin bulunmasından daha evlâ değildir. Çünkü pek çok nevi arasında müşterek olan bir mahiyetin o nevilerden her bir neve olan nisbeti aynı durumdadır. İkinci ihtimalin olması da imkânsızdır. Çünkü şundan gaflet etmek, onun o belli şeye nisbet edilmesi durumu müstesna, diğer gafletlerden ayırdedilemeyen bir gafletten ibarettir. Binâenaleyh o gafletin, falf.n şeyden gaflet etmek olduğunu düşünmeksizin falanca şeyden gafleti içinde etmeye yönelmek mümkün değildir. Çünkü bir işin, diğer işlere göre olan durumunu bilmek, diğer işlerden herbirinin de düşünülmesine, bilinmesine bağlıdır. Binâenaleyh onun falan şeye dâir gafleti yaratmaya niyetlenmesi ancak onu bilmesi ile mümkün olduğu sabit olur. Fakat ne var ki herhangi bir şeyden gaflet, o şeyi bilmenin zıddıdır. Böylece kulun bu gafleti yaratmasının, ancak iki zıddın biraraya gelmesi halinde olacağı sabit olmuş olur. Bu ise imkânsızdır. İmkânsıza dayanan şey de imkansızdır. Böylece kulun, kendisinde gafleti yaratmaya kadir olmadığı; gafletleri kulda yaratan ve varedenin, Allah'ın olması aerektiği sabit olmuş olur. Bu, bu konuyu isbat hususunda, kafi bir nüktedir (delildir). İşte bu durum, ayetteki ifade ile, "gafleti bulma" manasının değil, "gafleti yaratma" manasının murad edilmiş olduğu ortaya çıkar.

Mutezile'nin medh ve zemle ilgili olarak öne sürdüğü meseleye gelince, biz buna, ilim ve dâi prensipleri ile defalarca karşı çıktık. Onların, daha sonra gelecek olan, "Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun "(Kehf, 29) ayetiyle yaptıkları istidlale cevap ise, inşaallah bu ayetin tefsirinde gelecektir. Yine Mutezile'nin, "Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz kimselere boyun eğme" ifadesiyle Cenâb-ı Hakk'ın, gafleti yaratmış olduğu manası murad edilmiş olsaydı, o zaman ifadesinin başında kâf değil, fâ gelirdi" şeklindeki görüşlerine gelince, biz diyoruz ki bu, ancak, kırma fiilinin neticesinde, mutlaka kırılma işinin bulunması gibi Cenâb-ı Hakk'ın kalblerde gafleti yaratmasının neticesinde de hevaya uymanın mutlaka bulunması halinde geçerli olurdu. Halbu ki durum böyle değildir. Çünkü gafletin Allah tarafından olmasından, hevâ ve hevese uymak gerekmez. Çünkü bir insan, Allah'ın zikrinden gafil olması halinde bile, hevâsına uymayabilir. Tam aksine, o mütevakkıf (duraksayan) da olabilir, dalıp gitmez. Böyfece bu soru, sakıt olmuş olur.

Kaffâl, bu ayetin, Mutezile'nin inancına uygun olarak tefsiri hususunda şu değişik izahları da yapmıştır:

1) Allahü teâlâ onlara, bol bol dünyalık verip, bu durum da onların kalblerinde gafletin kökleşmesi sonucunu verince, işte bu manada, Allahü teâlâ'nın onların kalblerinde gafleti yaratmış olması doğru olur. Bu tıpkı, "Fakat benim davetim, kaçmalarından başka bir şey arttırmadt" (Nuh. 6) ayetinde olduğu gibidir.

2) Cenâb-ı Hakk'ın, eğtelnâ ifadesinin manası, "Biz onları gatil olarak bıraktık. Biz onları, temizlik ve takva ehlinin alâmetleriyle alâmetlendirmedik" demek olup, bu Arabların, "üzerinde alâmet bulunmayan deve" deyimlerinden alınmıştır.

3) ifadesinden maksat, "O kalbi şeytanla başbaşa bıraktık; şeytanın o kalbe girmesine mani olmadık" manasıdır.

Kaffâl'in birinci izahı hususunda şöyle denebilir: Dünya lezzetlerinin kapılarının kimselere açılması, onların kalblerinde gafletin meydana gelmesine tesir eder mi, etmez mi? Eğer tesir ederse, lezzetlerin o kalbe vâsıl olmasının tesiri, o kalbde gafletin -eydana gelmesine sebep olur ki, bu tıpkı, "Allahü teâlâ, o kalbde, gafleti meydana getiren şeyi yarattı" demek gibi olur. Eğer onun orada bir tesiri bulunmuyorsa, onun ona isnâd edilmesi batıl olur.

Kaffâl'in ikinci izahı hususunda da şöyle denebilir. Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi, O'nun tıpkı, "kalbini kararttık, yüzünü ağarttık" demesi gibidir. Bu da, bizim söylediğimiz şeyi anlatır.

Üçüncü izahı hakkında da şu denebilir: Eğer, o başbaşa bırakmanın, kişinin kalbinde gafletin meydana gelmesinde bir tesiri varsa, o zaman bizim dediğimiz gibi olur. Aksi halde, o gafil bırakmanın Allah'a isnâd edilmesi yanlış olur.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, hevâ ve hevesine uyan kimselere boyun eğme" ifâdesi, insanın en kötü halinin, onun kalbinin, Hakk'ın zikrinden hâlî ve boş; mahlûkatla maşgul olmaya götüren hevâ ü hevesle dopdolu olması olduğuna delâlet eder. Bu husustaki sözün özü şudur: Allah'ı zikretmek, nurdur. Başkasını zikretmek ise, zulmettir. Çünkü var oluş, nûr tabiat ve karakteridir. yokluk ise, zulmet kaynağıdır. Hak teâlâ, zâtı gereği vâcibu'l-vücûddur. Binâenaleyh gerçek nûr, Allahü teâlâ olmuş olur. Allah'dan başkaları, Zâtları gereği mümkin'l-vücûddur. Mümkinı oluş ise, yokluğun karakteridir. Binâenaleyh bu da, zulmetin kaynağı olmuş olur. Bu sebeple kalbde Allah'ın zikri parladığında, orada nûr, ışık ve'aydınlık meydana gelir. Ama kalp, mahlûkata yöneldiğinde, orada zulüm, zulmet, hatta zulumâtlar meydana gelir. İşte bundan dolayı kalp, Hak'dan yüz çevirip mahlukâta yöneldiğinde, bu tam ve katıksız bir zulmet olur. Binâenaleyh, "Kalbini dizi anmaktan gaflet verdiğimiz" buyruğundan hak'dan yüz çevirmek, "neva ü "evesine uyanı" buyruğunda ise halka yönelmek kasdedilmiştir.

Mütevazi insanlarla Beraberlik

Ayette geçen furutâ, haddi aşan demektir. Bu, Arapların, bir at, atları en başında bulunduğunda, yarışta en önde olduğunda söylemiş oldukları (......) deyiminden gelmektedir. Leys: "Fart: Aşırı demektir. Nitekim Arapçada, "Falancanın her işi fart'dır, yani aşırılıktır" denilir demiş ve şu beyti nakletmiştir:

"Andolsun ki sen bana, haddi aşma ve boş çıkan ve aşırılık olan bir işle mükellef tuttun."

"Fart" kelimesinin buradaki manası iva (zayi edilmiş) şeklindedir.

Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesinin manası, "Riâyet edilip ihtimam gösterilmesi gereken iş" demektir. Taksir, yani ihmal edilen bu iş din işidir. Bu durum ise, "dinini gözetmeyen, işi gücü sadece dünyası olan kimselerin hali ve sıfatıdır" şeklindedir. Böylece Allahü teâlâ, Allah'ın zikrinden gafil olup hevâsına uyan kimselerin durumunun, görevlerini ihmal etme, Allah'ın ayetlerini düşünme ve, dünya ve ahiret işlerini birlikte mülahaza etme gibi, kendilerine vâcib olan şeylerden yüz çevirme olduğunu beyan buyurmuştur. Netice olarak, Cenâb-ı Allah o fakirleri, Kendisini zikredip kendisinden başkalarını anmaktan yüz çevirmekle vasfederek, "Sabah akşam Rablerine, O'nun cemalini dileyerek dua edenlerle beraber, candan sabr-ü sebat et" buyurmuştur. O zenginleri de, Allah'ı zikremekten yüz çevirmek ve Allah'dan başkasına yönelmekle tavsif etmiştir ki, bu da O'nun, "kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, hevâü hevesine uyan" ayetiyle anlatılan husustur, Daha sonra da Resulüne, O fakirlerle oturup kalkmayı; zenginlerden ise uzaklaşmayı emretmiştir.

Ebû Said el-Hudri (radıyallahü anh), şöyle demiştir: "Ben bir grup fakir ve zayıf muhacirle oturuyordum. Çıplaklıklarından dolayı, birbirlerine siper olmuşlardı. İçlerinden birisi Kur'an okuyordu. Derken, Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) çıka geldi ve "Ne yapıyorsunuz?" dedi. Biz de, "Ya Resûlellah, birisi Allah'ın kitabından okuyor, biz de onu dinliyoruz" dedik. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ümmetimden, kendileri ile oturup kalkmam ve beraberliklerine sabretmem emredilen kimseler nasib eden Allah'a hamdolsun Ebu Davud, İlim, 13 (3/323).buyurdu, sonrada ortamıza oturarak,

"Ey fakir muhacirler, kıyamet günü (sizin olacak) mükemmel nurdan dolayı sevinin. Sizler, cennete zenginlerden ellibin sene (Ebu Davud'daki rivayete göre yarım gün, yani beşyüz sene) önce gireceksiniz" buyurdu. Ebu Davud, İlim, 13 (37323).

Kâfirlerin Akıbeti

28 ﴿