29

"De kî: O, Rabbinizden bir hakdir. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun. Gerçekten biz, zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki, duvarı çepeçevre kendilerini kuşatmıştır. Eğer onlar feryâd eder, imdat dilerlerse kaim bir sıvıya benzeyen, yüzleri kavuran bir su ile imdâd olunacaklardır. O, ne fena içecektir, (o ateş), ne kötü bir dayanaktır!".

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetin, daha önceki kısımla münasebeti hususunda şu izahlar yapılmıştır:

1) Allahü teâlâ, peygamberine, "Fakirleri kovarsan seni tasdik ederiz" diyen o zenginlere iltifat etmemesini emredince, bundan sonra, "De ki: O, Rabbimizden bir haktır" buyurmuştur ki, yani "O kimselere," Hak Din, Allah tarafından gelen dindir. Binâenaleyh, onu kabul ederseniz, bunun faydası sizedir. Eğer kabul etmezseniz, zararı da sizedir. Bunun fakirlik zenginlik, güzellik çirkinlik, şöhret ya da tanınmama ile bir ilgisi yoktur de!" demektir.

2) "Hak, Allah katından gelendir. O'nun katından bana gelen hak, kendini o fakirlerle beraber tutmam, onlarla oturup kalkmam ve onları kovmamam; o reislere ve dünya ehline ise iltifat etmememdir."

3) "Allah katından gelen hak şudur: İsteyen iman etsin, isteyen de kâfir olsun. Allah bana, bir grup kâfirin imana girmesi için, iman edip salih amel işleyen kimseleri kovma husufunda müsaade etmemiştir."

Buna göre, şayet, "Akıl, ehemmi (daha mühim olanı) mühimme (mühim olana) tercih etmeyi gerektirmez mi? Binâenaleyh, o fakirleri kovmak, sadece onlara saygısızla, ot;niş olmayı gerektirir kis bu büyük bir zarar değildir. Onları kovmama ise, o kâfirlerin küfürlerinde kalmasını gerektirir ki, bu ise büyük bir zarardır!" denilirse biz deriz ki: Onları kovmamanın, kâfirlerin küfürlerini sürdürmesini iktizâ ettiğini kabul ediyoruz. Ancak ne var ki, fakirlerle oturup kalkma endişesinden dolayı iman etmeyen kimsenin imanı, gerçek bir iman olmayıp, aksine çirkin bir nifaktır. Binâenaleyh, insanın, hali ve durumu böyle olan kimsenin imanına iltifat etmemesi gerekir.

İman ve Küfrün Yaratılması

Mutezile şöyle der: Allahü teâlâ'nın "Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun" ifadesi, iman-küfür, itaat-masiyet vb. şeylerdeki işin, kula ve onun iradesine bırakıldığına, dair sarih bir ifâdedir. Binâenaleyh, kim bunu kabul etmezse, Kur'ân'ın açık nassına muhalefet etmiş olur." Andolsun ki, bazı kimseler bana bu ayeti sordular da, ben de, bu ayetin bizim görüşümüzün doğruluğuna delâlet eden delillerin en güçlüsü olduğunu söyledim. Bu böyledir, zira bu ayet, iman ve küfrün tahakkuk etmesinin, imanı ve küfrü dilemenin tahakkuk etmesine bağlı olduğu hususunda sarîh bir ifadedir. Akıl da, açıkça bunu gösterir. Çünkü, seçim yapabilen aklın, o şeye yönelmeksizin ve onu tercih etmeksizin tahakkuk etmesi imkânsızdır. Bunun iyice kavradığında şimdi biz diyoruz ki: O kasıt ve ihtiyarın, (seçmenin) gerçekleşmesi, eğer kendisinden önce bulunan bir kasıt ve ihtiyar ile olmuşsa, o zaman sonsuza kadar her kasıt ve ihtiyardan önce bir kasıt ve ihtiyarın bulunması gerekir. Halbuki bu, imkânsızdır. Binâenaleyh, o kasıt ve tercihlerin, o zorunlu kasıt bulunduğu zaman, Cenâb-ı Hakk'ın kulda zarurî olarak yarattığı kasıt ve tercihe varıp dayanması gerekir. Zarurî olan tercih ise, fiili gerektirir. O halde insan, ister dilesin, isterse dilemesin, eğer onun kalbinde, muarızı bulunmayan o kafi irade bulunmazsa, fiil meydana gelmez. Ama o kesin irâde bulunursa, kul ister dilesin, isterse dilemesin, fiil o irâdeye varıp dayanır, Meşîetin bulunması, fiilin bulunmasına; fiilin bulunması da, meşîetin bulunmasına dayanmaz.- Binâenaleyh insan, görünüşte muhtar, ama aslında muztar ve mecbur olan bir varlıktır.

Ebu Hamid el-Gazali bu hususu, İhya-u Ulûmi'd-dîn adlı eserinin Tevekkül bölümünde ele alarak şöyle der: "Eğer sen, "Ben kendimde, bir şeyi yapmak istediğimde onu yapabilme; yapmamak istediğimde de onu yapmamaya dair zarurî bir şey buluyorum. Binâenaleyh, yapıp yapmamak başkasında değil, benim elimdedir" dersen, ben buna şöyle cevâp verebilirim: Farzedelim ki sen kendinde böyle bir şey hissediyorsun. Ama sen kendinde, bir fiili dilediğinde, o meşîetin olduğunu; dilemediğinde de onun meydana gelmediğini hissedebiliyor musun? Tam aksine akıl, o kimse fiili istediğinde, o istekten önce bulunan bir meşîete göre bunu istediğine şehâdet eder. O, fiili istediğinde, o fiil, bu noktada hemencecik ve bir seçme olmaksızın meydana gelir. Binâenaleyh, kalbde istemenin bulunması, zorunlu birşeydir. Fiilin o meşîete (istemeye) dayanması da zorunlu birşeydir. Binâenaleyh bu her şeyin Allah'tan olduğuna delâlet eder."

(......) Ayetinden Çıkarılan Manalar

Cenâb-ı Hakk'ın, "Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun" ifâdesinde, önemli bir kaç fayda bulunmaktadır:

Birinci fayda: Ayet, kasıt (irade) ve sebep (dâî) olmaksızın, herhangi bir failden herhangi bir fiilin sadır olmasının imkânsız olduğuna delâlet eder.

İkinci fayda: Emir sığası kendisiyle istek ve talep manası kastedilmeksizin, i. iah'ın kitabında çokça kullanılmıştır. Hem sonra, Ali İbn Tâlib (radıyallahü anh) de, bu ayetteki sığanın, bir tehdit ve bir vaîd ifâde ettiğini, muhayyerlik ifâde etmediğini söylemiştir.

Üçüncü fayda: Ayet, Allahü teâlâ'nın, mü'minlerin imanından yararlanmadığına; kafirlerin küfürden de zarar görmediğine, tam aksine imanın faydasının, küfrün de zararının insanlara raci olduğuna delâlet eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz. Eğer kötülük ederseniz (yine) kendinize kötülük etmiş olursunuz" (isrâ, 7) buyurmuştur.

Bil ki, Allahü teâlâ, küfrü-İmanı, batılı-hakkı tavsif edince, bunun peşinden küfre ve batıl amellere mukabil vaid ve tehdidini iman ve salih amellere mukabil de va'dini, mükafaatını zikretmiştir. O'nun vaîdıne gelince, bu O'nun "Gerçekten biz, zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki" ifadesidir. Yani, Cenâb-ı Hakk "Biz, kendilerine zulmedenlere, ibadeti yerinde yapmayanlara, gereksiz yere burun kıvıranlara bir ateş hazırladık" buyurmuştur. Binâenaleyh, o kendi hevâsını zze görüp, fakir ve yoksulları kabul etmiş diye hakkın kabulden yüz çevirenlerin bütün bu halleri, bir hükümdür; birşeyi, olması gereken yerin dışında yapmadır. Böylece Allahü teâlâ, böyle olan kimselere ateşi, yani cahimi hazırladığını haber vermiş, sonra da, o ateşi şu iki sıfatla vasfetmiştir:

a) Cenâb-ı Hakk'ın, "duvarı çepeçevre kendilerini kuşatmıştır." ayetinin ifade ettiği husus, "surâdık", kıl çadırın etrafında bulunan engel ve mânia, anlamındadır. Buna göre Cenâb-ı Hak cehennemin, o cehennemlikleri bütün yönden. satan benzeri birşeyi bulunduğunu haber vermiştir ki, bundan maksat, onların o cehennemden kurtuluşlarının olmadığını ve cehennemin dışında kalan şeylere saxmak suretiyle ferahlayacakları bir alanın ve boşluğun bulunmadığını; tam aksine . riennemin onları her yönden kuşattığını açıklamaktır. Bazı kimseler de bu ifâdeyle, Cenâb-ı Hakk'ın, "Haydi, üç kola (ayrılmış duman) gölgesine gidin" (Mürselât, 30) ayetinde nitelediği o dumanın kastedildiğini; bu kuşatmanın, onlar cehenneme neden önce olacağını ve bu dumanın, onları tıpkı, çadırın etrafında engeller ve çitler gibi sarıp kuşatacağını söylemişlerdir.

b) Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer onlar feryâd ve istimdâd derlerse, kalın bir sıvıya benzeyen, bir su ile imdâd olunacaklardır" ayetinin ifade ettiği hususun Merfû bir hadiste, mühl kelimesinin, "zeytinyağının tortusu" olduğu söylenmiştir. İbn Mesûd'dan rivayet edildiğine o, beyt-i mâle girdi ve orada bulunan misvağın küçük bir parçasını çıkardı. Onu yaktı, o da parçalayarak yandı ve sonra da "işte mühl budur" der. Ebu Ubeyde ve Ahfeş ise, "Altın, bakır ve gümüş kabilinden eritmiş olduğun her şey, mühl'dür" demişlerdir. Bunun, cennemliklerden akan irin ve kan oduğu ileri sürülmüş olduğu gibi, bunu bir çeşit katran olduğu da ileri sürülmüştür. Bu yardım taleb etme işinin (istimdâd), cehennemliklerin içecek su isteyip de, bunun üzerine onlara bu "mühl" ün verilmiş olması şeklinde olması muhtemel olduğu gibi, ayrıca Cenâb-ı Hak da, "Kızgın bir ateşe girecek, son derece sıcak, bir kaynaktan içirilecektir" (Gaşiye, 4-5) buyurmuştur. Bu yardım isteme işinin cehennemin hararetinden dolayı olması da, böylece de serinlemeleri için kendilerine dökebilecekleri bir su istemiş olmaları, bunun üzerine de onlara bir mührün kesilmiş olması da muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak cehennemliklerden naklen, "sudan veya Allah'ın size verdiği rızıktan birazda bize akıtın" (Araf, 50) derken, başka bir ayette de, "Gömlekleri katrandandır. Yüzlerini de ateş bürüyecektir." (İbrahim, 50) buyurmuştur. Binâenaleyh onlar, cehennemin hararetinden dolayı yardım istediklerinde onların üzerlerine, bir gömlek gibi bedenlerini saran katran dökülecektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "kaim bir sıvıya benzeyen, bir su ile imdâd olunacaklardır" ifâdesi, şairin "onların aralarındaki selâmları, vuruşma ve döğüşmedir" sözünde de olduğu gibi, istihza üslûbunda gelmiş olan bir sözdür.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "O, ne fena içecektir, "buyurmuştur. Yani, "Tıpkı bir mühl" (tortu, eriyik) gibi olan o su ne kötüdür!" demektir. Çünkü, su içmeden maksat harareti gidermektir... Bu ise, bedenleri yakma hususunda, son derece kaynar olan bir şeydir.

Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "(o ateş), ne kötü bir dayanakhr" buyurmuştur. Bazı kimseler şöyle demiştir: "Ateş, arkadaşlık gayesiyle bir araya toplanmak ve konaklamak açısından ne kötü bir yerdir. Çünkü cehennemlikler de, tıpkı cennetliklerde olduğu gibi arkadaşlık etmek için bir araya toplanırlar. Nitekim, Allahü teâlâ cennetlikler hakkında, "Onlar ne iyi arkadaştır!" (Nisa. 69) buyurmuştur. Cehennemdeki arkadaşlar ise, kâfirler ve şeytanlardır. Buna göre ayetin manası, "O arkadaşlar ve arkadaşlığın yapıldığı o yer, ne kötüdür" şeklinde olur. Bu tıpkı, "Cennetteki arkadaşları ile o arkadaşlığın yapıldığı cennet, ne güzel yerdir" denilmesine benzer." Başkaları ise, murtefak kelimesine, mütteke (dayanak) manasını vermişlerdir. Çünkü, dirseğe de, kendisine dayanıldığı için mirfek ismi verilmiştir. "Dayanma" ancak dinlenmek için yapılır. O halde murtefek kelimesinin manası, "istirahat edilecek yer" şeklinde olur. Allah en iyisini bilendir.

Mü'minlerin Akıbeti

29 ﴿