44

"Onlara, iki adamı misal getir ki, biz onlardan birine iki üzüm bağı vermiş, ikisinin de etrafını hurmalıklarla donatmış, ortalarında da bir ekinlik yapmıştık. Bu iki bağ, mahsulünü vermiş, bundan hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. Onların arasından bir de ırmak fışkırtmıştık. Onun, başka geliride vardı. Derken o, arkadaşına böbürlenerek, onunla konuşurken dedi ki: "Ben, malca senden zenginim. Adamlarım da seninkinden daha (çoktur)." O, nefsine zulmeder olduğu halde, bağına girdi. Dedi ki: "Bunun, ebediyen helak olacağını zannetmiyorum. Kıyametin de kopacağını sanmıyorum. Eğer ben, Rabbime döndürülür götürülürsem, elbette, bundan daha hayırlı bir akıbet elde ederim." Arkadaşı ona cevap vererek dedi ki: "Seni, bir topraktan, sonra da bir damla sudan yaratıp, tekrar seni bir adam seviyesine getiren Allah'a nankörlük edip inkâr mı ediyorsun? Fakat bana gelince, o Allah benim Rabbimdir. Ben, Rabbime hiçbir şeyi ortak kılmam. Bağına girdiğin zaman, "Mâşâalteh! Allah'dan başka hiçbir kuvvet yoktur! demeli değil miydin? Malca ve evlâtça, beni kendinden az görüyorsan, Rabbimin bana, senin bağından daha hayırlısını vermesi, (seninkinin) üstüne ise gökten yıldırımlar göndererek onun kaypak bir toprak haline gelmesi muhtemeldir. Yahut olabilir ki, suyu yerin dibine çekilirde, bir daha onu aramaya güç yetiremezsin." Nihayet, onun bütün serveti, istilaya uğratıldı. Bağı uğrunda harcadıklarına karşı, avuçlarını ovuşturakaldı. Çardakları yere dökmüştü. Diyordu ki: "Nolaydım, Rabbime hiçbir şeyi ortak kılmayaydım" Ona, Allah'dan başka, yardım edecek bir cemaat yoktu. Kendisi de öç alabilecek değildi. İşte bu makamda, nusret ve hakimiyet, hak olan Allah'ındır. O, sevâbça da hayırlı, akıbetçe de hayırlıdır".

Bu Kıssadan Maksat

Bil ki, bu ayetlerin maksadı şudur: kâfirler, mallarıyla tarafdar ve yardımcılarıyla müslüman fakirlere karşı övünüyorlardı. Böylece Allahü teâlâ, fakirin zengin, zenginin de fakir olması ihtimalinden dolayı, bunun iftiharı gerektirmeyen şeyler nevinden olmadığını beyân buyurmuştur. Kendisiyle fahretmenin gerekli olduğu şeye gelince bu, Allah'a itaat ve O'na ibadettir ki bu da, fakir müminlerde bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak bunu, bu ayetle ele alınan darb-ı mesel ile beyan ederek, "Onlara, iki adamı misal getir" buyurmuştur. Yani, "Kafirlerin ve müminlerin durumları için, İsrailoğulları arasında bulunan iki kardeşin durumunu misal getir. Şöyle ki: onlardan birisi kafir olup ismi Berâtus; diğeri ise mümin olup ismi Yehûzâ idi. Bu ayette bahsedilen iki kişinin, Cenâb-ı Hakk'ın Saffât Sûresi'ndeki "İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Muhakkak ki, benim dünyada bir arkadaşım vardı" (Saffat, 51) ayetinde bahsedilen kimseler olduğu da ileri sürülmüştür. Bunlara, babalarından sekiz bin dinar, miras olarak kalmıştı. Her biri mirasın yarısını almıştı. Derken, kâfir olanı bir arazi satın aldı. Mümin ise Allah'ım, ben bin dinar mukabilinde, senden cennette bir arazi satın alıyorum" dedi ve, o bin dinarı tasadduk etti. Daha sonra, kâfir olan kardeşi, bin dinar mukabilinde bir ev yaptırdı. Mümin ise "Allah'ım, ben senden, bin dinar mukabilinde bir ev satın almak istiyorum" dedi ve onu tasadduk etti. Kâfir olan kardeşi, bin dinar mukabilinde bir kadınla evlendi. Bunun üzerine mümin olan "Allah'ım, ben bu bin dinarı, hûr-i îyn'in mihri kılıyorum" dedi ve onu tasadduk etti. Sonra kâfir olan kardeşi, bin dinar mukabilinde hizmetçi ve muhtelif eşya aldı. Mümin ise "Allah'ım, ben senden, bin dinar mukabilinde ebedi cennet çocukları satın aldım" dedi ve o bin dinarı da teberru etti. Daha sonra da muhtaç duruma düştü. Zengin olan kâfir kardeşinin yolu üzerine oturdu. Derken, o kâfir kardeşi, tebeasıyla beraber onun yanından geçti. Bu esnada, muhtaç olan o fakir kardeş, zengin olandan birşeyler istedi, ama zengin olan kardeş onu kovdu, malını tasadduk ettiği için de onu azarladı.

Bahçelerin Tavsifi

Cenâb-ı Hak, "ki, biz onlardan birine iki bağ vermiştik." buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ, o cenneti birtakım vasıflarla nitelendirmiştir:

1) Onun, bir "cennet" olması. Bağa ve bahçeye orada bulunan ağaçların, gölgeleriyle içindekileri gizleyip örttüğü için, "cennet" ismi verilir. Bu ketiminin aslı, "örtmek ve bürümek" manasındadır.

2) Cenâb-ı Hakk'ın, "İkisinin de etrafını hurmalarla donatmıştık" ayetinin ifade ettiği husustur. Yani, "Biz, o iki cenneti, hurmalıklarla çevreledik" demektir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Melekleri arşın etrafını kaplamış olarak görürsün"(Zümer, 75) ayetidir. Yani, "onları, Arşın etrafında durup onu kuşatmış oldukları bir vaziyette görürsün" demektir. Hafâf kelimesi, bir şeyin tarafı, yanı anlamına gelip, kelimenin çoğulu ehiffe'dir. Buna göre (Haffe bihil-kavmu) ifadesinin manasına, "onlar onun bir yanında, tarafında oldu" şeklindedir. Ehiffe, o şeyin tarafları demektir. Nitekim şair de, demiştir ki hifaf-i seririhi, "tahtın kenarları" manasına gelmektedir.

Keşşaf sahibi ise şöyle der: "Onlar birşeyi kuşatıp onu tavaf ettiklerinde, etrafını dolaştıklarında, Arapça'da bunu ifâde etmek için (Hafefhû); "onları onu etrafında dolaştırdım" anlamında da, (Hafeftuhû bihim) denilir. O halde bu fiil, (aslında) bir mef'ûl alır. Ba harf-i cerri ona, İkinci bir mefûl kazandırır. Bu, meselâ bir kimsenin, "Onu bürüdüm, örttüm; onu, onunla bürüdüm" demesi gibidir o, sözüne devamla şöyle der: "Bu özellik, zengin ve varlıklı kimselerin, bağları ve bahçeleri hakkında tercih ettikleri bir vasıf olup, bu da, onların o (üzüm) bağlarını, meyve veren ağaçlarla çepeçevre kuşatmalarıdır. Bunun aynı zamanda manzarası da çok güzeldir.

3) Ayetteki "Ortalarında da bir ekinlik yapmıştık" cümlesinden şunlar kastedilmiştir:

a) O arazinin, her türlü besin ve meyveyi ihtiva etmiş olmasıdır,

b) O arazinin, sınırlarının geniş ve sahasının da fazla olmasıdır. Bununla beraber, aynı zamanda o arazinin içinde, onu birbirinden bölüp ayıracak (tepeler ve vadiler, vb.) de bulunmamaktadır.

c) Böylesi bir arazinin, her zaman başka menfaatler de temin etmesidir ki, bu da başka mahsûl ve başka meyveler demektir. O halde, bu demektir ki, bu arazinin menfaat ve faydası kesintisiz olup, hepsi ardarda gelir.

4) Cenâb-ı Hakk'ın.ki "Bu iki bağ, mahsûlünü vermiş, bundan hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı" ayetinin ifade ettiği husustur (kilâ), kendisiyle, marife olan tesniye müzekker bir kelimenin tekid edildiği, mahfe olan müfret bir kelimedir. Kiltâ kelimesi de, kendisiyle marife olan tesniye müennes bir kelimenin tekid edildiği marife müfred bir kelimedir. Bu iki kelime zahir isme muzaf kılındıklarında, üç hallerinde de elif ile olurlar (irâbları takdiri olur). Bu, senin mesela kardeşini gördüm ve bana, senin iki kardeşin geldi senin iki kardeşini gördüm ve "senin iki kardeşine uğradım;"(Câeni kiltâ uhteyke), senin iki kız kardeşin bana geldi; senin iki kardeşini gördüm; senin iki kız kardeşine -ğradım, demen gibidir. Bu iki kelime, zamire muzaf olduklarında ise, ref halleri elif, nasb ve cer halleri ise yâ ile olur. Bazı kimseler, bu kelimelerin zamire muzaf olmaları halinde de, her üç halinde de elif ile olacaklarını söylemişlerdir. Ayetteki ifâdesi, kiltâ lafzından dolayı böyle gelmiştir. Çünkü kiltâ müfred lafzı, bir lafızdır. Şayet ayette, manadan dolayı âteta (o ikisi verdi) denilmiş olsaydı, yine caiz olurdu. Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesinin manası, "Hiçbir şeyi noksanlaştırmadı" şeklindedir. Çünkü zulüm, eksiltmek, noksanlaştırmak, anlamındadır. Nitekim bir kimse, "hakkımı noksan verdi" der.

5) Cenâb-ı Hakk'ın "Onların arasından bir de ırmak fışkırtmıştık" ayetinin ifade ettiği husustur. Yani, "Nehir ve ırmak, o iki bahçenin arasından geçer, akar" demektir. Yaküb, bu ifadeyi; şeddesiz olarak (fecerna) şeklinde okurken, diğer kıraat imamları şeddeli olarak feccernâ seklinde okumuşlardır. Bunu, şeddesiz okumak asılsızdır zira o, tek bir nehirdir. Şeddeli okumak ise, mübalağa içindir. Çünkü nehir uzar da, böylece birçok nehirler gibi olur. manası, "ortasında, arasında" demektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "aranıza muhakkak ki fitne sokmak isteyerek koşarlardı" (Tevbe, 47) ayeti de böyledir. Yine, "Aralarına girdim" anlamında ifâdesi de böyledir.

6) Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun, başka geliri vardı" ayetini ifâde ettiği husustur. Asım, bu ifâdeyi her iki yerde de, sâ'nın ve mim'in fethasıyla (......) şeklinde okumuştur ki, bu ya simaru veya (semere) kelimesinin çoğuludur. Ebû Amr, her iki yerde sâ'nın dammesi, mim'in de sükûnuyla (......) şeklinde okurken, diğer kıraat imamları, her iki yerde de sâ'nın ve mim'in dammesiyle sumur şeklinde okumuşlardır. Dilciler, bu ifadenin, damme ile okunması halinde, altın, gümüş, vs. şeyler gibi çeşitli mallar anlamına geldiğini, fetha ile olanının İse, ağaçların taşıdığı (meyveler) anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kutrub şöyle der: "Ebû Amr İbn el-Alâ, sümr'un kelimesi, mal ve çocukları ifâde eder der ve, Haris İbn Kelde'nin şu beytini okurdu:

"Andolsun ki ben, Muâşir'i, mal ve oğullar elde etmiş olduğu halde gördüm" Nâbiğa da şöyle demiştir:

"Hele biraz dur, kalabalıkların tamamı, ister maldan isterse oğuldan yana olsun, elde etmiş oldukları şeyi senin için hazırlayıp toparladılar."

O halde ayetteki cümlesinin anlamı "çeşitli mallar" demektir. Bu, Arapların, mal çoğaldığı zaman söyledikleri, ifadesinden iştikak etmiştir. Mücahid'in bu ifadeye, altın ve gümüş manası verdiğide rivayet edilmiştir. Buna göre ayetin manası, "O iki bahçenin yanısıra, pekçok nakit para da bulunuyordu" şeklinde olur.

Cenâb-ı Hak bu sıfatları bu şekilde anlatınca, bundan sonra, "Derken o, arkadaşına böbürlenerek, onunla konuşurken dedi ki: "Ben, malca senden zenginim. Toplumca da, senden kuvvetliyim" buyurmuştur. Bu, "Müslüman olan kardeş, kâfir olan kardeşe va'zu nasihatta bulunup, onu Allah'a ve öldükten sonra dirilmeye iman etmeye davet ediyordu" demektir. "Muhavere" söze, yeniden başlamak demektir. Bu, Arapların bir şeyi geri döndüğünde söyledikleri (Hâre) ifadesinden gelmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Çünkü o, hakikaten ve katiyyen dönmeyeceğini sanmıştı" (inşikak, 14) buyurmuştur. Böylece Allahü teâlâ, bu konuşma esnasında, kâfir olan kardeşin, "Ben, malca senden zenginim. Toplumca da senden kuvvetliyim" dediğini belirtmiştir. bir kimsenin akrabaları ve kendisini müdafaa edip onunla gezen arkadaşları anlamına gelir. Netice olarak diyebiliriz ki: Kâfir olan kardeş, mümin olana, makamı ve malı sebebiyle üstünlük taslamıştı.

Sonra kâfir olan, müslüman olan kardeşine malının çok olduğunu göstermek istedi. İşte Cenâb-ı Hak bu durumu haber vererek, Saç ve bağına girdi" buyurdu. Yani, "O ona, o bağının ve bahçesini, onlar huzur ve sükun verecek bir durumda oldukları halde gösterdi; ona, sahib olduğu bütün mal ve mülklerini de sayıp döktü" demektir. Buna göre şayet "Cenâb-ı Hak, bu lafın önce tesniye getirdiği halde, burada niçin müfret (bağına) getirmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bununla, onun mümin müttakilere va'dedilen cennetlerden yana bir nasibi ve cenneti olmadığı; onun cennetinin bu dünyada sahip olduğu o şey olduğu; bu iki ifade ile, ne iki cennet, ne de onlardan birinin murad edilmediği kastedilmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "o nefsine zulmeden olduğu halde" buyurmuştur. Bu, iki cümle arasına girmiş olan bir itiraziyye cümledir. Bununla, Cenâb-ı Hak şu hususa dikkat çekmek istemiştir: "O kafir olan taraf, o nimetlerle kendisini üstün hissederek gururlanıp, o nimetleri Cenâb-ı Hakk'ın, öldükten sonra diriltmeye muktedir olduğunu inkâr etmeye ve küfrân-ı nimette bulunmaya bir vesile edinince, o nimetleri, yerinde kullanmamış olur. (Böylece de zalim olmuş olur)."

Daha sonra Cenâb-ı Hak kâfir olan o kardeşin, "Dedi ki: "Bunun, ebediyen helak olacağını zannetmiyorum. Kıyametin de kopacağını sanmıyorum" dediğini ve bu iki şeyi birlikte söylediğini nakletmiştir. Bunlardan birincisi onun bu sahip olduğu şeylerin helak olmayacağına ve değişmelerine rağmen asla yok olmayacağına kesinkes hüküm vermesidir. Buna göre şayet, "Farzet ki bu, kıyamet hakkında bir şüphe olsun. Binâenaleyh akıl ve zekâ, dünyanın bütün hallerinin yok olduğuna, baki ve devamlı olmadığına delâlet ettiği halde, o kâfir daha nasıl, "Ben onların yok olacaklarını sanmıyorum" diyebilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: O bununla, onların kendi hayatı ve mevcudiyeti süresinde yok olmayacaklarını kastetmiştir.

Kâfirin Tutmayan Hesabı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer ben, Rabbime döndürülüp götürülürsem, mutlaka bundan daha hayırlı bir akibet elde ederim" buyurmuştur. Munkalebâ kelimesi, "merci ve akibet bakımından" anlamında olup, temyiz olduğu için mansüb olmuştur. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun ki Rabbime döndürülsem bile, hiç şüphesiz, O'nun nezdinde benim için daha güzel (bir akibet) vardır" (Fussilet, 50) "Bana elbette mal ve evlâd verilecektir" (Meryem, 77) ayetleridir.

Onun bu şüpheye düşmesinin sebebi şudur: Allahü teâlâ ona bu dünyada mal verince o, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine, o malı, müstehak olduğu için verdiğini, hak edilen şeyin ölümden sonra da devam edeceğini, binâenaleyh, bu bağışın mutlaka orada da olacağını sanmıştır. Birinci varsayım, yalandır. Çünkü, insana dünya kapılarını açmak, çoğu kez istidrâç ve mühlet vermek için olur. Nafi ve İbn Kesîr, hayren şeklinde okumuşlardır ki, maksatları zamirini, "iki bahçeye" râci kılmaktır. Diğer kıraat imamları ise bu zamiri minha şeklinde müfret okumuşlardır ki, bunların gayeleri de bu zamiri, kendisi ve girmiş olduğu "o cennete, bahçeye" râci kılmaktır.

Mümin Kardeşin, Ağabeyini Uyarması

Daha sonra Cenâb-ı Hak, mümin olan, kardeşinin cevabına yer vererek "Arkadaşı ona cevap vererek dedi ki: "Seni bir topraktan, sonra da bir damla sudan yaratıp, tekrar seni bir adam seviyesine getiren Allah 'ı küfür ile inkâr mı ettin?" buyurmuştur. Bununla ilgili iki bahis vardır:

Birinci bahis: Birincisi, yani kafir olan, "kıyametin de kopacağını sanmıyorum" demiş, her ikisi, yani mümin olan da onu küfre nisbet ederek, "Seni, bir topraktan yaratanı inkâr mı ettin?" demiştir ki bu, o öldükten sonra dirilmenin olacağına dair şüphe eden kimsenin kâfir olduğuna delâlet eder.

İkinci bahis: : Bu istidlal, şu iki izaha muhtemeldir, a) Bu, Kur'anda daima ele alınan metoda uygundur.Bu metod şudur: Allahü teâlâ, doğrudan doğruya yaşatmaya kadir olunca, onu yeniden yaratmaya haydi haydi kadir olması gerekir. Binâenaleyh onun, "Seni bir topraktan, sonra da bir damla sudan yaratıp, tekrar seni bir adam seviyesine getiren" sözü, Allah'ın insanı, doğrudan, direkt olarak yaratmasına bir işarettir, b) "O seni bu şekilde yarattığına göre, bu demektir ki, o seni, boşuna yaratmamış, ancak ve ancak kulluk için yaratmıştır. O seni, kulluk için yaratınca, itâât edenler için bir mükâfaatın günahkârlar için ise bir cezanın tahakkuk etmesi gerekir." Biz bu ikinci kısmın izahını Yasin Sûresi'nde yaptık. Bunun böyle olduğuna, Cenâb-ı Hakk'ın, "tekrar seni bir adam seviyesine getiren" ifâdesi de delâlet etmektedir. Yani, "Allah seni, düşünebilen ve mükellef kılınmaya ehliyetli olarak yaratmıştır. Binâenaleyh buna rağmen, O'nun seni ihmâl etmesi aklen düşünülebilir mi?" demektir. Daha sonra mümin kardeş, "Fakat bana gelince, o Allah benim Rabbimdir" demiştir. Bu ifadeyle ilgili iki bahis vardır.

Lâkin Kelimesi Hakkında

Birinci bahis: Dilciler şöyle demişlerdir: Lâkinnâ'nın aslı, lâkin ene şeklindedir.

Bu demektir ki, (......)deki hemze hazfedilmiş, harekesi (......)nin nûnûna verilmiş ve İki nün biraraya geldiği için de, nûnu, lakin'in kendisinden sonra gelen nûna idğâm edilmiştir. Bunun bir benzeri de şairin

"Sen beni gücendirip üzüyorsun, ama seni ben hiç üzmem, gücendirmem" ifadesidir. demektir ifâdesindeki hüve şan zamiridir; ifâdesi, mübtedâ ve haberden meydana gelmiş bir cümle olup hüve zamirinin haberi mevkiindedir. Buna göre şayet ifâdesi ne için yapılmış bir istidrâktir? denilirse, biz deriz ki: "O'nun, "inkâr mı ettin?" ifadesinden yapılmış bir istidrâktir. Buna göre sanki, mümin olan kâfir olan kardeşine, "Allah'ı inkâr ettin ha? ama ben, mümin ve muvahhidim" demek istemiştir. Bu, senin tıpkı, "Zeyd yoktur, lâkin Amr buradadır" demen gibidir.

İkinci Bahis: İbn Amr, Yakûb el-Hadramf ve, bir kıraat göre de Nâfi, vasıl halinde elif ile lâkinnâ şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları ise elifsiz olarak, lâkinne şeklinde okumuşlardır ki, her iki okuyuşa göre de mana doğrudur.

Daha sonra iki kardeşten mümin olanı "Ben, Rabbime hiçbir şeyi ortak kılmam" demiştir. Kaffal bu konuda şu izahları yapmıştır: a) "Ben, fakirliğin ve zenginliğin Allah'dan olduğunu görüyorum. Binâenaleyh, verdiğinde O'na hamdeder, imtihan ettiğinde de sabrederim. O bana nimet verip mâmda bulunduğunda kibirlenmem, mal ve taraftarlarımın çokluğunu kendimden bilmem." Bu böyledir; zira kâfir, malının çokluğu ve makamı sebebiyle kendisini izzet sahibi zannedince, böylece sanki o, o izzet ve zenginliğin verilmesi hususunda Allah'a eş koşmuş olur. b) Belki de o kâfir, öldükten sonra dirilmeyi kabul etmemesinin yanısıra, putperestti de. Böylece, mümin olan kardeşi, onun Allah'a ortak koşmasının yanlışlığını açıklamış oluyordu, c) O kâfir olan kardeş, Allahü teâlâ'yı, öldükten sonra diriltmeye kadir olma ve haşr hususunda acziyete nisbet edince, böylece Cenâb-ı Hakk'ı, acziyyet hususunda mahlûkata eş ve denk kılmış oldu. O böyle bir denklik olduğuna inanınca da, müşrik olmuş olur.

Mâşaallah Demenin Anlam ve Önemi

Daha sonra, mümin olan kardeş, kâfir olana "Bağına girdiğin zaman "mâşaallah! Allah'dan başka hiçbir kuvvet yoktur" demeli değil miydin?" demiş, böylece kâfir kardeşine bu iki sözü söylemesini tavsiye etmiştir:

Birincisi, "mâşaallah" ifadesidir. Bu ifâde ile ilgili iki açıklama yapılmıştır:

a) Bunun başındaki mâ, şartiyyedir, cevabı ise mahzuftur. Buna göre manası, "Allah ne dilerse, o olur" şeklinde olur.

b) Bu mâ, mevsûledir ve mahzûf bir mübtedânın haberi olmak üzere mahallen merfûdur. Buna göre manası, "iş, Allah'ın dilediğidir" şeklinde olur. Alimlerimiz, Allah'ın dilediği herşeyin vuku bulacağının, irâde etmediği şeyin ise meydana gelemeyeceğine bu ifadeyi delil getirerek'Bu, kâfirin iman etmeyişinin, Allahü teâlâ tarafından irade edildiğine delâlet eder" demişlerdir. Bu Mutezilenin görüşünün yanlış olduğunu ortaya koyan açık bir istidlaldir.

Ka'bî buna şu şekilde cevap verir: Bu, şu demektir: Bu "Allah'ın yapmayı üzerine aldığı her şey olur" manasına olup, yoksa kulun yaptığı işler buna dahil değildir.

Nitekim insanlar, "Allah'ın emri geri çevrilemez" derlerken, bununla kulun emrolunduğu şeyleri kastetmemişlerclir. " Ka'bî sözüne devamla şöyle der:

Allah'ın mülkünde, O'nun dilemediği şeylerin vukua gelmesi imkânsız olmadığı gibi O'nun nehyettiği şeylerin meydana gelmesi de imkansız değildir." Bil ki Ka'bi'nin bu cevabı, ehl-i sünnetin istidlaline bir cevab teşkil etmez. Aksine bu, ayetin zahirine muhalif bir görüşü üstlenmedir. "irâde"yi "emre" kıyas etmek batıldır. Çünkü nass (ayet), ancak Allah'ın irâde ettiği şeylerin meydana geldiğine delâlet etmektedir. Halbuki naslarda, varlık alemine sadece Cenâb-ı Hakk'ın emrettiği şeylerin girdiğine (olduğuna) delâlet eden yoktur.

Kaffâl da, (ehl-i sünnet'e karşı) şu şekilde cevap vermiştir: "Bağına girdiğin zaman, "mâşaallah" demeli değil miydin" ifâdesi, tıpkı "Bu bostanda mevcut olan şu şeyler, Allah'ın dilediği şeylerdir" demek gibidir. Bunun bir benzeri de, "onlar, üç derler." (Kehf, 22) ifadesidir. Bu, "Onlar üçtür" takdirindedir. Yine, "Hıtta" deyiniz" (Bakara, 58) yani, "Bu, hırtadır." deyiniz." ifâdesi de böyledir. Durum böyle olunca, ayetteki "mâşaallah" (Allah'ın dilediği) ifâdesi ile, "Bu bostanda mevcut olan şeyler, Allah'ın dilediği şeylerdir." manası kastedilmiş olur. Bu durumda da, "Allahü teâlâ'nın dilediği herşey meydana gelir." denilmesi gerekmez. Çünkü ayetteki bu ifade, herşey hakkında genel bir hüküm olmayıp, aksine o bostanda bulunan şeylere mahsustur." Kaffal'ın bu izahı, Cübbâl ve Ka'bi'nin izahlarından daha güzel. Fakat ben derim ki: Onun bu cevabı da, Mu'tezile'nin aleyhine olarak ortaya çıkan bu problemi savuşturamaz. Çünkü bostanının böylesine mamur oluşu, bazan gasb ve zulüm yoluyla da olur. Binâenaleyh Mu'tezile'nin görüşüne göre bile, "Bu Allah'ın meşieti ile meydana gelmiştir" denilemez. Öyle ise geriye şöyle demek kalır: Bu ürünler Allah'ın meşieti ile meydana gelmişlerdir. Fakat bu da, delilsiz olarak, ayetin zahirî manasını tahsis etme (sınırlama)dır.

La Kuvvete İlla Billah Demenin Manası

Mü'min kardeşin, kâfire söylemesini tavsiye ettiği ikinci söz ise, "Allah'dan başka hiçbir kuvvet yoktur." ifadesidir. Yani. "Hiç kimse, Allah'ın yardımı ve muktedir kılması olmadan bir işe güç-kuvvet yetiremez" demektir. Bütün bu iki sözden kastedilen şudur. Mü'min olan, kâfir kardeşine, "Keşke bahçene girdiğinde "İş, Allah'ın dilediği şeylerdir. Meydana gelen, Allah'ın takdir ettiği şeylerdir." deseydin. Böylece bu bahçenin ve bahçede bulunan her türlü güzel şeylerin, Allah'ın meşieti ve fazlı ile olduğunu itiraf etmiş olurdun. Çünkü bahçenin durumu, Cenâb-ı Hakk'ın kudret elindedir. O, isterse bunu böyle bırakır; isterse harab eder. Onu mamur etmeye güç yetirmenin ve onun işini yapmanın, ancak Allah'ın yardımı ve desteği ile olacağını, hiç kimsenin ne kendi bedeni ne de malı hususunda, Allah olmaksızın tasarruf güç ve kuvveti olamayacağını anlayarak, "Allah'dan başka hiçbir güç-kuvvet yoktur" demeti

Mü'min kardeş, kâfire iman etmesini bildirince, malı ve adamları ile övünmesi hususundaki yanlışlığını göstererek "Malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan" demiştir. Buradaki ekall kelimesini mansub okuyan kıraat, ene lafzını, zamir-i fasi sayıp; ekalle'yi "kinci mef ul kılmıştır. Bu kelimeyi, ekallü şeklinde merfü okuyan kıraat ene lafzını mübteda, ekallü kelimesini haber kabul etmiş ve mübteda haber cümlesini, fiilin mef'ulü saymışlardır. Bil ki burada veleden (evladca) ifadesinin getirilmesi, daha önce geçen (Toplumca da senden kuvvetliyim) ifâdesindeki "nefer" kelimesi ile, taraftarları ve çoluk-çocuğunun kastedildiğine delâlet eder. Buna göre sanki mü'min kardeş, "Eğer sen beni bu fâni dünyada, mal, evlâd ve taraftar bakımından daha güçsüz görüyorsan, (Bil ki) Rabbimin bana senin bağından daha hayırlısını (ya bu dünya da, ya da âhirette) vermesi, (seninkinin) üstüne ise gökten yıldırımlar göndererek, (onu harab etmesi) muhtemeldir" demiştir. "Husbân", tıpkı "hesâb" manasına, butlan ve gufran vezninde bir masdardır. Yani, "Allah'ın takdir ettiği ve hesabettiği miktarda bir azab göndermesi" demektir. Bu ise, o bahçenin harab edilmesine hükmedilmesi manasınadır. Zeccâc husban'ın azab manasına kullanıldığını söylemiştir. Mesela sözü "Bu azab, irtikâb ettiğin şeyin neticesidir" demektir. Bunun, "Atılan şeyler (oklar) "manasına olduğu" müfredinin ise "husbânetün" şeklinde olduğu ve bunun "yıldırım" manasına geldiği de söylemiştir.

Daha sonra o kardeş, "Böylece o, kaypak bir toprak haline gelir" yani "bağın bahçen, üzerinde ot bitmeyen, dümdüz bir toprak haline gelir" demiştir. "Sa'id", yeryüzü (toprak) demektir. "Zelak" da yerin, insanın ayağının kayacağı bir hale gelmesidir Sonra da. 'Yahut olabilir ki, onun suyu yerin dibine çekilir de, bir daha onu bulmaya güç yetiremezsin" yani "su, tekrar bulup yerine getiremeyeceğin bir hale gelmiş olur" demiştir. Dilciler, ayetteki ğavr kelimesi tle ilgili şu açıklamayı yapmışlardır: Bu, gâir (kaybolan) manasına olup, masdar şekli le ifâde edilmiştir. Bu tıpkı, müfred, cemi, müzekker ve müennes için, aynı şekilde, Falanca yalandır, ve oruçtur, yani yalancıdır, oruçludur" denilmesi gibidir. Nitekim Arapça'da yani "Nevaih (bağırıp-çağıran) ağıt yakan Kadınlar" denilir.

Daha sonra Allah, mü'min kardeşin düşündüğünü gerçekleştirdiğini haber vererek, "Nihayet onun bütün serveti ve ürünü, istilaya uğratıldı" buyurmuştur. Bu, o bahçenin tamamen yok edilmesi demek olup, bu fiilin asıl manası, düşmanın bir yeri kuşatması" şeklindedir. Çünkü düşman bir yeri kuşattığında, orayı elde eder ve oraya hükümran olur. Bu fiil, sonradan her türlü yok etme anlamında kullanılmıştır. Mesela, "sizin ihata olunmanız müstesna" (Yusuf, 66) ayetinde de böyledir. Arapların, birisi birşeyi yok ettiğinde, helak ettiğinde, (Onun üzerine geldi) demeleri de bu manadadır. Bu, düşman gelip, birilerini istila ettiklerinde kullandıkları "Düşman onların üzerine geldi" ifâdesindendir.

Mağrurun Başına Gelen Felâket

Cenâb-ı Hak sonra, "Avuçlarını ovuşturakaldı" buyurmuştur. Bu, onun pişman olup, hayıflandığını gösteren kinâi bir ifâdedir. Çünkü pişmanlığı büyük olan, ellerini birbirine vurur, yahut ovuşturur. Bu, mü'min kardeşin, hakkında kâfir kardeşine va'z-u nasihatta bulunup, kâfirin de onu terslediği o bahçe hususunda, yapılan bütün harcama ve emeklerin boşa gitmesinden dolayı duyulan pişmanlığı ifade etmek için kullanılan bir tabirdir.

Allahü teâlâ sonra "Çardakları yere çökmüştü." yani, "Bitkileri, tepe takla dönmüştü" demiştir. Buradaki "Urüş" ile, üzümün çardakları (asma üzümlerin üzerine yayıldıkları çıtalar v.s) kastedilmiş olabilir. Buna göre, "O çardaklar yıkıldı, ve bahçe duvarları da, onların üzerine göçtü. Yine buradaki "urûş" ile, evlerin tavanlarının kastedilmiş olması da mümkündür. Buna göre, tavanlar, evin yıkılan duvarları üstüne çökmüş olur. Netice olarak diyebiliriz ki: Bu ifade, o bahçenin işe yaramaz bir hale geldiğini ve yok olup gittiğini anlatan mecazi bir ifadedir.

Allahü teâlâ sonra "O diyordu ki: Nolaydım, Rabbime hiçbir şeyi ortak kılmayaydim " buyurmuştur. Bu, "Mü'min kardeş, "Fakat bana gelince, benim Rabbim Allah'dir. Ben Rabbine hiçbir şeyi ortak kılmam" demiş olduğu için, kâfir onun bu sözünü hatırlayınca, "Keşke ben de Rabbime hiçbir şeyi ortak kılmasaydım" dedi" demektir.

Küfür ile Musibet Arasındaki İlgi

Eğer, "Bu söz, bahçesinin ancak, kendi şirkinin uğursuzluğu yüzünden helak olduğu vehmini verir. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü pek çok çeşit belânın ekserisi, mü'minlerin başına gelmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Eğer insanlar tek bir (küfür) ümmeti olmayacak olsaydı, Rahmanı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve üstünden çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık "(Zuhruf. 33) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Belâ öncelikle peygamberlere, sonra velilere, sonra derece derece diğer insanlara verildi" Benzeri, Buhari, mevda, 3: Tirmizl, zühd, S 6 (4/602). buyurmuştur.

Hem sonra kâfir, "Nolaydım, Rabbime hiçbir şeyi ortak kılmayaydım " deyince, müşrik oluşundan pişmanlık duymuş, mümin olmayı arzulamıştır. Binâenaleyh böylece onun da mümin olmuş olması gerekirdi. Ama Cenâb-ı Hak daha niçin, "Ona Allah 'dan başka yardım edecek bir cemaat yoktu. Kendisi de öç alabilecek değildi" buyurmuştur?" denilirse, bu sorunun birinci şıkkına şöyle cevap verebiliriz: Ömrünü dünyayı elde etmek için harcadığı ve ömrü boyunca, dini (imanı) elde etmekten yüz çevirmiş olduğu için, o kâfirin pişmanlığı çok büyük olup, dünyalığı da tamamen yok olunca, hem dünyadan hem dinden mahrum kalmış oldu. İşte pişmanlığı bundan ötürü büyük oldu. Sorunun ikinci şıkkına da şöyle cevap verilir: Onun şirkinden pişmanlık duymasının sebebi sadece şu idi: Tevhid ehlinden olması halinde çiftliğinin güzelce devam edeceğine inanmıştı. İşte dini, sırf dünyalık için arzu etmesi yüzünden onun imanı Allah katında makbul olmamıştır.

Hak teâlâ sonra, Ona, Allah'dan başka yardım edecek bir cemaat yoktu" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki bahis vardır:

Birinci Bahis: Hamza ve Kisâi, fiili, yâ ile yekûn şeklinde okumuşlardır. Çünkü "fietün" (cemaat) kelimesi, manası itibarı ile çoğuldur. Binâenaleyh zamirinden önce yer aldığı için, fiilin müzekker olarak gelmesi caizdir. Bunda, aynı zamanda manayı gözetme vardır (çünkü (......) kelimesi mana itibariyle çoğuldur). Diğer kıraat imamları ise fiili tâ ile, tekün şeklinde okumuşlardır. Çünkü bu durumda fail zamiri fie kelimesinin lafzına râci olmuş olur.

İkinci Bahis: Ayetteki "Ona, Allah'dan başka yardım edecek bir cemaat" ifâdesi "Onun, Allah'ın dışında kendisine yardım edebilecek bir cemaatı da yoktur. Ona ancak Allah yardım edebilir. Allah'dan başka kimse ona yardım edemez" demektir.

Allahü teâlâ sonra. "İşte bu makamda, nusret ve hakimiyet (velayet), hak olan Allah'ındır. O, sevabca'da hayırlı, akıbetçe de hayırlıdır" buyurmuştur. (Bu hususta birkaç mesele vardır.)

Ayetteki Farklı Kraatler

Kıraat imamları, bu ayette üç yerde ihtilaf etmişlerdir:

a) "Velayet" lafzında Hamza ve Kisâî, bunun vâv'ın kesresi ile, vilâyet" şeklinde okurlarken: diğer kıraat imamları, vâv'ın fethasıyfa okumuşlardır. Eku Amr İbn el-Alâ'nın, bu Kelimeyi vâv'ın kesrasi ile okumanın, yanlış bir kıraat olduğunu söylediği nakledilmiştir. Keşşaf Sahibi ise, kelimenin vâv'ının meftuh olması halinde, "nusret yardım etme ve işi üzerine alma, idare etme." manasına geldiğini; kesreli olnası halinde ise, "hükümran ve melik olma" manasına olduğunu söylemiştir.

b) Ebu Amr ve Kisâî, "hak" kelimesini merfû olarak el-hakku şeklinde okumuşlardır. Bu, "Gerçek velayet Allah'ındır" manasına gelir. Diğer kıraat imamları ise bunu, "Allah" lafzının sıfatı olarak, kesre ile el-hakkı şeklinde okumuşlardır.

c) İbn Kesir, Ebu Amr, Nâfi, Kisâi ve İbn Âmir, kâfin zammesi ile, ukuberı şeklinde okurlarken; Âsim ve Hamza kâfin sükûnu ile ukben şeklinde okumuşlardır.

Velayet Allah'a Aittir

"İşte bu makamda velayet Allah'ındır" ifâdesi hususunda şu açıklamalar yapılmıştır.

1) Allahü teâlâ, bu iki kardeşin hadisesini anlatınca, biz ilahi yardımın ve iyi neticenin mü'minin lehine, kâfirin aleyhine gerçekleştiğini anladık. Böylece durumun her mü'min ve kâfir için de aynı olacağını anladık. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hak, "Bu makamda velayet Allah'ındır." Yani, "Bu gibi vakitte ve yerde velayet Allah'ındır. O, dostlarına yardım eder ve onları düşmanlarına gâlib getirir. Kâfirlerin işini müminlere havale eder" buyurmuştur. O halele ayetteki, "Bu makamda" ifâdesi, Allah'ın dostlarına ikram ettiği ve düşmanlarını zelil bırakmak istediği vakit ve yerde" demek olur.

2) Mana şöyle olabilir: Böyle şiddetli (zor) durumlarda, (insanlar) Allah'ı veli (dost) edinir ve her muhtaç ve muzdar (darda kalmış), Allah'a iltica eder. Yani o kâfir kardeşin, "Nolaydı Rabbime hiçbirşeyi ortak kılmayaydım!" şeklindeki sözü, kâfirin kendisine sığındığı ve küfrünün uğursuzluğunun onu sevkettiği şeyden yakınarak söylediği bir sözdür. Eğer o bu durumda olmasaydı bunu söylemezdi.

3)Bu, "orada velayet Allah'ındır. O velayetle mümin dostlarına, kâfirlere karşı yardım eder. Müminlerin intikamını ve hakkını onlardan alır. Müminlerin kalblerine, düşmanlarına karşı su serper, cesaret verir" demektir. Yani Allahü teâlâ, kâfir kardeşe yaptığı ile, mümine yardım etmiş ve onun, "Rabbimin bana senin bağından daha hayırlısını vermesi, (seninkinin) üstüne ise gökten yıldırım göndererek, onun kaypak bir toprak haline gelmesi muhtemeldir" şeklindeki isteğini doğru çıkarmıştır. Bu izahı, ayetteki, "O, sevapça da hayırlı, akıbetçe de hayırlıdır" yani, "Allah'ın dostları için olan böyledir" ifâdesi de destekler.

4) Ayetteki, "Bu makamda" ifâdesi, "Ahiret yurduna" işarettir, yani "Ahiret yurdunda velayet, Allah'a aittir" demektir. Bu tıpkı, "Bugün mülk kimindir. Allah'ındır"(Mümin, 16) ayetinde ifade edildiği gibidir.

Cenâb-ı Hak sonra, "O, sevabca da hayırlı akıbetçe de hayırlıdır." Yani, "Ahirette, Allah'ı tasdik eden ve O'na iltica edenler için, bu, mükâfaatça daha hayırlıdır; kendisini uman ve O'nun rızası için amel edenler için de, en hayırlı bir neticedir" buyurmuştur. Ukuben kelimesinin, kâfin zammesi veya sükûnu ile bir de fu'lâ vezninden ukbâ şeklinde okuduğunu söylemiştik. Her ikisi de "akıbet, netice" manasınadır.

Dünya Hayatı Hakkında Mesel

44 ﴿