49

"O gün biz dağlan yürütürüz ve sen, yeryüzünü bir çöl olarak görürsün. Onları mahşerde toplamışızdır da, içlerinden hiçbirini bırakmamışadır. Hepsi saf saf Rablerine arz olunmuşlardı. Andolsunki sizi ilk defa yarattığımız gibi bize geldiniz. Hayır, size olan va'dimizi yerine getirecek bir zaman belirlemediğimizi sandınız değil mi? Kitab (meydana) konmuştur. Görürsün ki günahkârlar, onun içinde olanlardan korkmaktadırlar: "Eyvah bize,bu kitaba ne oluyor da. büyük küçük hiçbirşeyi geride bırakmadan hepsini sayıyor!" derler. Onlar, işledikleri amelleri hazır (yazılmış) bulmuşlardır. Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez".

Bil ki Afteh Teâlâ, dünyanın değersizliğini ve antrelin değer ve üstünlüğünü beyân edip açıklayınca, bunun peşinden kıyamet hallerini zikretmeye başlayarak, "O gün Biz dağlan yürütürüz" buyurmuştur. Bundan maksad, fakir müslümanlara karşı, mal ve taraftarlarının çokluğu ile övünen müşriklere reddiyede bulunmaktır.

Âlimler, ayetteki "yevm" kelimesini nasbedenin ne olduğu hususunda değişik birkaç görüş belirtmişlerdir:

1) Bu ifadenin takdiri "Onlara dünya hayatının misâlini irad et" ifadesi irad et ifadesi üzerine atfedilmek üzere, "ve onlara dağları yürüteceğimiz o günü anlat" şeklindedir.

2) İfadenin takdirinin, ve dağları yürüteceğimiz gün, şunlar şunlar olur ve onlara, "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi bize geldiniz" denilir" şeklinde olması da muhtemeldir. Çünkü "Onlara denilir." ifâdesi, cümlede mahzûftur. Buna göre mana. "Bu yerde ve zamanda onlara böyle denilir" şeklindedir.

3) İfâdenin takdirinin, "Dağları yürüteceğimiz o günde, salih ameller (...) emelce daha hayırlıdır" şeklinde olması da muhtemeldir. Birinci görüş, daha açık ve doğruya daha yakındır.

Bunu iyice anladığında deriz ki: Allahü teâlâ bu ayette şu pek çok kıyamet ahvâlini

Birinci Hal:

1) "O gün dağlan yürütürüz" ifadesinin anlattığı husus. Bununla ilgili iki bahis vardır:

Farklı Kıraatlar

Birinci Bahis: İbn Kesir, Ebu Amr ve İbn Âmir fiili, meçhul siğa üzere, tüseyve- (yürütülür) şeklinde; "Cibal" dağlar kelimesini de, "Dağlar yürütüldüğü zaman "(Tekvin 3) ayetinde olduğu gibi, yürütülme fiilinin nâib-i fâili olarak, ref ile; diğer kıraat âlimleri ise, fiili, "yürütme" fiilini Allah'a isnâd etmek suretiyle, nüseyyirü (yürütürüz) şeklinde, "Cibal" kelimesini de, bu fiilin mef'ûlü olarak nasb ile okumuşlardır. Bu kıraata, göre mana, "Onlan mahşerde toplamışızdır da, içlerinden hiçbirini bırakmamışadır" ifadesi göz önünde bulundurularak, "Biz o dağlara bunu yaparız" şeklinde olmuş olur. Binâenaleyh buradaki "ahad" "hiçbiri" Kelimesi, "vâhrd" anlamındadır. Çünkü dağlar yürütüldüğünde, onları yürüten ancak Allah'dır. Keşşaf Sahibi, yürüme işi dağlara nisbet edilir şekilde, "klinde, üçüncü bir kıraat zikretmiştir.

Dağların Yürütülmesi

İkinci bahis: Hak teâlâ'nın "O gün Biz dağlan yürütürüz" ifadesinin içinde, dağların nereye yürütüldüğünü gösteren birşey yoktur. Binâenaleyh şöyle denilebilir: Allahü teâlâ o dağları, istediği bir yere yürütüp götürmüş, ama o yeri insanlara açıklamamıştır. Gerçekte bununla, Allahü teâlâ'nın onları, yokluğa yürüttüğü, yani yok ettiği kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sana dağlan sorarlar. De ki: Rabbim onlan ufalayıp savuracak ve yeryüzünü dümdüz bir toprak haline getirecek. Artık orada ne bir iniş, ne bir yokuş göremeyeceksin" (Taha. 105-107) ve "Dağlar didik didik parçalanmıştır. Derken (hepsi) dağılmış toz haline gelmiştir" (vakıa, 5-6) buyurmuştur.

Yeryüzünün Çöl Haline Gelmesi

İkinci Hal: Ayetteki, "Yeryüzünü bir çöl olarak görürsün" ifadesinin anlattığı husus. Bunun ne demek olduğu hususunda da şu izahlar yapılmıştır:

1) Yeryüzünde mamurluktan hiçbir eser kalmaz, ne bir dağ, ne de bir ağaç. Böylece yeryüzü, yüzeyini örten hiçbirşey kalmaksızın, cascavlak kalakalır. İşte, "Artık orada ne bir iniş, ne bir yokuş görmeyeceksin" (Tahâ, 107) ayetinde anlatılan da budur.

2) Yeryüzünün bir çöl gibi katmasından maksad, içinde olan herşeyi ve gömülü cesedleri ortaya çıkarıp atmasıdır. Binâenaleyh yeryüzü, içindekileri ve karnındakileri "barize" yani ortaya koyan olmuş olur. Buna göre ayette "karnındakiler" ifadesi hazfedilmiştir. Bunun delili, "(Yeryüzü) içinde ne varsa atıp, bomboş kaldığı zaman" (İnşikâk, 4) "ve yeryüzü ağırlıklarını çıkardığı zaman," (zilzal, 2) ve "Hepsi toplanıp Allah'ın huzuruna çıkarlar" (ibrahim, 21) ayetleridir.

3) Yeryüzü dağlar ve denizlerle kaplı idi. Allahü teâlâ, dağları ve denizleri yok edince, yeryüzü daha önce bunlarla örtülü iken, ortaya çıkmış olur.

Bütün İnsanların Toplanmaları

Üçüncü Hal: Ayetteki "Onlan mahşerde toplamışadır da, içlerinden hiçbirini bırakmamışızdır" ifâdesinin anlattığı husus. Bu, "Biz onları, hesab için topladık ve onların evvelki sonraki hiçbir ferdini geri bırakmaksızın, bu günde hepsini topladık" demektir. Bunun bir benzeri de, "De ki: "şüphesiz hem evvelkiler, hem sonrakiler malûm bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır" (Vakıa. 49-50) ayetidir. Ayetteki lem nüğadir ifâdesi, "Hiçbirini bırakmayız" demektir. Arapça'da "O'nu terketti" manasında denilir. Ahdi bozmaya "Gadr" denilmesi de bu köktendir. Sellerin geride bıraktığı şeylere de, "Gadîr" denilir. Yine kadının saç örüğüne de, arkaya atıldığı (adetâ terkedildiği) için, "Gadîrâ" denilmesi de bundan dolayıdır.

Saf Saf İlahi Huzura Çıkma

Cenâb-ı Allah, mahlükâtın haşrinden bahsedince, onların huzur-u ilâhiye nasıl arzedileceklerini de beyan buyurarak "Hepsi saf halinde Rablerine arzolunmuslardır" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

"Saff" kelimesinin tefsiri olarak şu izahlar yapılmıştır:

1) Bütün mahlukât Allah'a birbirlerini perdelemeyecekleri bir biçimde, hepsi görünür şekilde tek bir saf halinde arzolunurlar. Kaffâl şöyle der: Ayetteki "saff" kelimesi öyle anlaşılıyorki "görünmek, ortaya çıkmak" manasına racidir. "Çöl" manasında "saf saf" kelimesi de saf lafzından türemiştir.

2) Mahlükâtın, tıpkı Kâbe'nin etrafında tavaf ederlerken, arka arkaya saflar halinde oluşları gibi, mahşerde de birbiri ardında saf tutacak olmaları uzak bir ihtimal değildir. Böyle olması halinde, ayetteki saf ile "saflar" kastedilmiştir. Bu tıpkı, "Allah sizi çocuklar olarak çıkarır" manasında "çocuk olarak çıkarır" (Mümin, 67) buyurması gibidir.

3) "Saf", "ayakta olarak" manasınadır. Nitekim Allahü teâlâ, "O halde o (kurbanlık develer) "savâff" oldukları halde, üzerlerine (onlan keserken) besmele çekin"(Hacc, 36) buyurmuştur. Müfessirler, buradaki "savâtf'ın "onlar ayakta iken" manasına geldiğini söylemişlerdir.

İkinci Mesele

Müşebbihe "Hak teâlâ'nın, "Rabbin ve saf saf olarak melekler gelirler" (Fecr, 22) ayeti, Allahü teâlâ'nın o mekânda bulunduğunu ve kıyamettekilerin saf halinde O'na arzolunduklarını gösterir. Tıpkı bunun gibi "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi, Bize geldiniz" ifadesi de Hak teâlâ'nın o yerde bulunduğunu gösterir" demiştir.

Buna şu şekilde cevap verilir: Allahü teâlâ, mahşerdekilerin, Kendisinin bir mekanda bulunması ve daha evvel görmediği için onları görsün diye, Kendisine arzolunmalan manasında değil de, onların orada amellerini, dünyada iken yaptıklarından hesaba çekmesi ve amellerine göre, muamelede bulunması manasında, mahşerde toplamıştır.

Huzura Çıkan İnsanın Hali

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz" buyurmuştur. Bu ifade ile, bu iki durumun her bakımdan birbirinin aynısı olduğu manası kastedilmemiştir. Çünkü insanlar önce akılları olmaksızın ve mükellef durumda olmaksızın yaratılmışlardır. Cenâb-ı Hak, dünyada iken mü'min fakirlere karşı, malları ve taraftarları ile böbürlenen, öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden müşrikler hakkında, "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz" buyuracaktır. Bu "Sizi çıplak, yalınayak, malsız, mülksüz ve taraftarsız yarattığımız gibi, aynı şekilde bize geleceksiniz" demektir. Bunun bir benzeri de, "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza gelirsiniz" (Enam, 94) ve "Ayetlerimizi inkâr eden ve "bana elbette mal ve evlâd verilecektir" diyen adamt gördün mü?" O, gayba mı vâkıf, yoksa Rahman katından bir ahid mi edinmiş? Hayır, öyle değil. Biz, onun söylediği sözleri yazar, azabıni da uzattıkça uzatırız. Onun söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız ve o bize tek başına gelektir" (Meryem, 77-80) ayetleridir.

Cenâb-ı Allah sonra, "Hayır, size olan va'dimiz yerine getirecek bir zaman belirlemediğimizi sandınız değil mi?" yani "mallarınız ve taraftarlarınız ile, mü'minlere karşı büyüklük taslamanızın yanısıra, bir de öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr ediyordunuz. Şimdi ise mallarınızı ve taraftarlarınızı dünyada bıraktınız ve öldükten sonra dirilme ile kıyametin hak olduğunu gördünüz" buyurmuştur. Sonra da "Kitap meydana konmuştur" buyurmuştur. Bu ifade ile, mahşer günü, her insanın kitabının, sağ veya sol eline konulması kastedilmiştir. Kitap kelimesinin başındaki eliflâm ile, "cins" (kitap cinsi) manası kastedilmiştir. Buna göre, "kitap" lafzı ile, insanların "amel defterleri" murad edilmiştir.

Allahü teâlâ, "Görürsün ki günahkârlar, onun içinde olandan korkmaktadırlar" yani, "Günahkârlar, amel defterlerinde kötü amellerinin yazılmış olmasından ve onların mahşer ahâlisi tarafından bilinip, herkese rezil-rüsvây olacaklarından korkarlar" buyurmuştur. Velhasıl onlar için, hem Hakk'ın ikâbından ve halkın önünde perişan olmaktan dolayı bir korku meydana gelir. İşte o sırada, kendilerine mahsus helaklerini çağırarak, "Eyvah bize, bu kitaba ne oluyor da, büyük küçük hiçbir şeyi geride bırakmadan hepsini sayıyor" derler. Bu ehsâha küçük büyük demeden her iş ve amelin o kitapta kaydedilmiş, istisnasız bütün günahları tek tek yazmak manasında kuşatmak demektir. Bunun bir benzeri de, "Hiç şüphesiz sizin üstünüzde hakiki bekçi (melekler), çok şerefli yazıcılar vardır. Onlar, yaptıklarınızı hep bilir (yazarlar)" (infitar. 10-12) ve "Karşınızda hakkı söyleyip duran bu (kitab), bizim kitabımızdır. Şüphe yok ki neler yapıyor idiyseniz Biz (hepsini) yazdırıyorduk" (Câsiye. 29) ayetleridir. Ayetlerdeki sağire ve kebire kelimelerinin müennes oluşu takdirinde olmalarından ötürüdür, "mutlaka onu kaydeder ve zabteder" demektir. Bazı âlimler, şöyle derler: "Ey insanlar, büyük günahlardan önce, küçük günahlardan sakının. Çünkü insana büyük günahları işleme cesareti veren, işte o küçük günahlardır. Binâenaleyh küçük günahlardan da alabildiğine sakının."

Cenâb-ı Hak, "Onlar işledikleri amelleri hazır (yazılmış) bulmuşlardır" buyurmuştur. Yani, "onlar yaptıkları şeyleri yahut yaptıklarının cezasının ne olacağını amel defterlerinde yazılmış buldular. "Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez" yani, "Cenâb-ı Allah, hiç kimsenin defterine, yapmadığını yazmaz, hakettiğinden fazla ceza vermez ve hiç kimseye başkasının suçundan dolayı azab etmez." Geriye ayetle ilgili birkaç mesele kalmıştır:

Birinci Mesele

Cübbâi: "Bu ayet Cebriye'nin (ehl-i sünnetin) şu birkaç husustaki görüşlerinin yanlışlığına delâlet eder.

1) Eğer Cenâb-ı Hak kulları, onlardan sâdır olmayan fiilden ötürü azab etmiş olsaydı zalim olurdu.

2) Allah, günahsız çocuklara azab etmez.

3) Ehli-sünnetin, "Allah istediğini yapar ve günah söz konusu olmadığı halde de insana azab verebilir. Çünkü onları yaratan Allah'dır" şeklindeki görüşlerinin yanlış olduğuna da, bu ayet delâlet eder. Çünkü eğer böyle olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın, Kendisinin zalim olmadığnı söylemesinin bir manası kalmazdı. Zira "Onun, irade ettiği şeyi yapması, O'ndan sâdır olan bir zulüm olmaz" denilmesi halinde, Cenâb-ı Hakk'ın, ayette, "zulmetmez" ifâdesinin bir manası kalmaz" demiştir.

Cübbâî'ye Şöyle cevap verilir: "İlk iki izahına, "ilim ve dâî" meselesiyle karşı çıkarız. Üçüncü izahına ise şöyle cevap veririz: Allahü teâlâ, "Allah'ın bir çocuk edinmesi olacak şey değil" (Meryem, 35) buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın böyle demiş olması, çocuk edinmenin O'nun hakkında düşünülebileceğine delâlet etmez. İşte bu ayette de böyledir.

Hesapta Peygamberlere Kıyaslama

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Cenâb-ı Hak insanları kıyamette şu üç kişiye kıyasla hesaba çeker: Hazret-i Yusuf'a, Hazret-i Eyyûba ve Hazret-i Süleyman'a. Köleleri huzuruna çağırır ve onlara, "Sizleri Ben'den alıkoymuş olan nedir?" der. Onlar, "Sen beni insanoğluna kul (hizmetkâr) yaptın. Dolayısıyla bana, boş vakit bırakmadın" der. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Yûsuf (aleyhisselâm)'u çağırır ve "bu da senin gibi bir köle idi, ama köle oluşu, Bana kulluk etmesine mâni olmadı" der ve onların cehenneme atılmalarını emreder. Sonra çeşitli dertlere müptelâ olanları çağırır. Onlar da "Beni, basımdaki belam meşgul etti" dediğinde, Cenâb-ı Hak, Eyyûb (aleyhisselâm)'ı çağırır ve "buna, seninkinden daha ileri belâ verdim. Ama o bela bunu, bana kulluktan alıkoymadı" der. Bunların da cehenneme atılmasını emreder. Daha sonra kendilerine zenginlik ve varlık vermesi sayesinde, dünyada padişah olanlar getirilir. Hak teâlâ onlara, "Size verdiğim şeylerle ne yaptınız?" deyince, Onlar, "Mülküm beni kulluktan alıkoydu" der. Bunun üzerine de Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) getirilir ve Cenâb-ı Hak, "Bu kulum Süleyman'a, sana verdiğimden daha fazlasını verdim. Ama bu, onun Bana kulluk etmesine mâni olmadı. Defol, senin için mazeret yok" deyip, cehenneme atılmasını emreder."

Muaz (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini nakletmiştir:

,"Kul kıyamet günü şu dört şeyden hesaba çekilmedikçe gidemez: Bedenini, hangi şeylerde yıpratıp çürüttüğünden; ömrünü hangi işlerde tükettiğinden, malını nereden (nasıl) kazanıp neye harcadığından ve ilmi ile nasıl amel ettiğinden"

Küçük ve Büyük Günah

Ayet, günahların büyük ve küçük olabileceğine delâlet etmektedir. Bu, müslümanlar arasında ittifak edilen bir husustur. Fakat büyük ve küçüğün izahı hususunda ihtilaf edilmiştir. Bu cümleden olarak, Mu'tezile, "Büyük günah, cezası, onu işleyenin sevablarından daha fazla olan günahtır. Küçük günah ise, cezası onu işleyen kimsenin sevablarından daha az olan günahtır" der. Bil ki bu tarif, ancak yapılan işin, bir mükâfaat ve ikabı gerektirir olduğunun sabit olması halinde doğru olur. Bu ise biz ehl-i sünnete göre, Bakara Sûresi'nde (217. ayet) amellerin boşa gitmesi ve yok sayılması meselesinde anlattığımız, pek çok izahdan ötürü bâtıldır. Bize göre hak olan şudur: Taatlar, iki çeşittir:

a) Allah'ın emrine saygı ve

b) Mahlûkata şefkat. Binâenaleyh Allah'ı tanımama hususunda, cehaleti en ileri olan kimse, en büyük günahı işlemiş olur. Yine başkasına en fazla zarar veren kimse de, en büyük bir günahı işlemiş olur. İşte genel kaidemiz budur.

İnsanın Yeryüzünde Halifeliği

49 ﴿